GENEL CİHAD KONULARI

Cihad nedir?

Cihad, Allah yolunda mücadele etmektir.

Cihad ve savaş aynı şeyler midir?

Pek çok insan bunların aynı şeyler olduğunu zanneder, ama gerçekte aynı şeyler değillerdir. Allah yolunda savaş da cihad olmakla beraber, cihadın alanı çok daha geniştir. Allah’ın dininin ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde “kötülüklere engel olma, insanları günahlardan alıkoyma, onların bilgi ve kültürel seviyelerini yükseltme…” gibi faaliyetlerin her biri cihad çerçevesinde değerlendirilir.

Herkesin cihad etmesi gerekir mi?

Evet, gerekir.

Ama avamdan biri nasıl cihad edebilir ki?

Herkesin kendi durumuna ve sahip olduğu imkânlara göre yapacağı bir cihadı vardır. Bir devlet başkanının cihadıyla bir âlimin cihadı aynı olmadığı gibi, avamdan olanın birinden beklenen cihad da kendi şartlarına göredir.

Mesela bir berber veya bir çiftçi nasıl cihad edebilir?

Berberler günde yirmi otuz müşteriye muhatap olurlar. Genelde de sohbeti seven kimselerdir. Muhatabının saçını tıraş ederken, iyi öğrendiği bir kısım dini meseleleri paylaşması ve kanaatlerini ifade etmesi hiç de garip kaçmaz. Öte yandan bir çiftçi en azından dini sohbetlere katılarak ve arkadaşlarını da davet ederek cihadda bulunabilir. Maddi imkânları iyi ise, zekât ve sadakalarıyla cihad yapan kimselere ve müesseselere destek olabilir.

İ’lay-ı kelimetullah nedir?

İ’lay-ı kelimetullah, Allah’ın kelimesini (dinini) yüceltme çalışmasıdır. Tabir yerindeyse cihadın başka bir adıdır. Kur’anda şöyle geçer:

(Allah) inkâr edenlerin kelimesini (davasını) en aşağıda kıldı. Kelimetullah/ Allah’ın kelimesi (davası) ise, en yücedir.”1

Hz. Peygambere “Ya Rasulullah, adam var kahramanlık için savaşıyor. Adam var bir hamiyet için savaşıyor. Adam var riya için savaşıyor. Bunların hangisi Allah yolundadır?” diye sorarlar. Şöyle cevap verir: Kim i’lay-ı kelimetullah için savaşıyorsa, o Allah yolundadır.”2

Kişi, daha iyi imkânlara kavuşmak için çalışır, bu -meşru dairede olmak şartıyla- elbette güzel bir durumdur. Ama bundan daha güzeli, sırf kendi yararına işler peşinde koşması değil, başkalarına da faydalı olmak için gayret göstermesidir. Bunun da en güzeli “İ’lay-ı kelimetullah” için olanıdır. Kişi, ene’yi (benliğini) aşabilmeli, topluma fayda verecek katkılar sunabilmelidir. Bu, sosyal bir varlık olmasının zorunlu bir sonucudur. Başka insanların katkılarıyla şahsi hayatı devam ettiği ve onların ürettikleriyle ihtiyaçlarını karşılayabildiği için, “ben ne yapabilirim, nasıl katkı sunabilirim?” diye düşünmeli ve gereğini yapmalıdır.

Emr-i bi’l maruf cihad mıdır?

İslam’ın en önemli esaslarından biri, “Emr-i bi’l maruf ve nehy-i ani’l- münker” yani iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmaktır.3 Herkesin kendi menfaatini takip ettiği bir toplum, sıkıntılarla dopdolu olur. Menfaat çakışması, yer yer çatışmalara yol açar. Toplum içinde seçkin ve itibarlı bir zümrenin iyi ve faydalı olanları teşvik etmesi, kötü ve zararlı şeylerden ise sakındırması o toplumu sıkıntılardan kurtarır, bir “huzur toplumu” haline getirir. Dolayısıyla, bu tür faaliyetlerin bir cihad olduğunda asla şüphe yoktur. Bu mukaddes görevi yapanlar toplumun manevi sağlık elemanlarıdır. Sağlık personeli, insanımızın maddi sağlık problemlerini çözmeye çalıştıkları gibi, bunlar da manevi sağlık problemlerini çözerler.

Cihad, “holy war” mıdır?

Batı dillerinde cihad kelimesi daha çok “holy war” yani “kutsal savaş” olarak tercüme edilir. Cihad, kutsal bir mücadele olmakla beraber, bunun karşılığı “kutsal savaş” değildir. Çünkü cihad ayrı, savaş ayrıdır. Cihada Batı dillerinde yüklenen bu mana, İslam’ı kılıç zoruyla yayılan bir din olarak göstermek telaşından kaynaklanır.

İslam kılıçla mı yayıldı?

İslam kılıçla değil, davetle yayıldı, ama yer yer savaşlar da yapıldı, bu savaşlarda kılıç kullanıldı. Fakat kılıç, gayr-i Müslim olanları zorla dine sokmak için bir baskı unsuru yapılmadı. Yapılan savaşlarda iki alternatif sunuldu:

-Ya İslam’a girmek.

-Ya da İslam Devleti bünyesinde vergisini ödeyen bir vatandaş olmak.

İkinci şıkkı seçenler, Müslüman toplumda kendi dinlerine, örf ve âdetlerine göre yaşadılar, kendi hukuklarına göre muhakeme oldular.

Hz. İsa “…Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin…”4 der. İslam’da ise tokat atanı bağışlamak olduğu gibi, misillemede bulunmak da vardır. Savaşı gerektiren durumlar olduğunda savaş da yapılmıştır. “İslam kılıçla yayıldı” demek İslam’a bir iftira olduğu gibi, “İslam’da kılıç yoktur” demek de onu tanımamak olur.

Dinde zorlama var mıdır?

Kur’an, “Dinde zorlama yoktur.”5 âyetiyle çok açık bir şekilde dinde zorlamanın olmadığını bildirir. Bu hüküm, Müslüman olmayanlar içindir. Yani bir gayr-i Müslim zorla Müslüman yapılamaz. Ama Müslüman olan biri, dinen bir kısım mükellefiyetle yükümlüdür, bunları yerine getirmesi kendisinden istenir. Mesela Hz. Peygamber zamanında zekât -günümüzde vergi toplanması misali- devlet eliyle toplanıyordu. Kendisine zekât memurları gelen birinin “benden zekât alamazsınız. “Dinde zorlama yoktur” demeye hakkı olamaz.

Cihad ruhu nasıl kazanılır?

İslam Dini, müntesiplerini birer mücahid olarak görmek ister ve buna göre de onları yetiştirir. Kur’anı dikkatle okuyan, Hz. Peygamberin hadislerine kulak veren, İslam tarihinde malıyla ve canıyla cihad eden mücahidlerin örnek hayatlarını öğrenen biri sadece kendi çıkarlarının peşinden koşan sıradan bir kimse olmaktan kurtulur, etrafına faydalı olmak için koşuşturan bir mücahid olmaya çalışır.

Cihadla alakalı veciz cümleler, kişiyi dinamik tutar, başkalarına faydalı olma ideali verir. Kişi, bu vecizeleri tekrar ettikçe, orada çizilen çerçevede biri olmaya çalışır. Mesela şu ifadelere bakalım:

Zulme karşı nefretim yaşadıkça sürecek.

İstersen zindana sok, istersen sehpaya çek!”

“Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki,

-güneşten daha parlak

-ve cennet gibi güzel

-ve saadet-i ebediye gibi şirindir.”6

Heyecan veren ve insanı coşturan şiirler de kişiye cihad ruhu kazandırmakta sihirli bir etkiye sahiptir. Mesela Mehmet Akif şöyle der:

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem.

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.”7

Takiyye var mıdır, sınırları nelerdir?

Takıyye, hayatî tehlike olan yerde inancını gizlemektir. Şu âyet, takiyye bağlamında da değerlendirilmiştir:

“Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa Allah’tan ilişiği kesilmiş olur. Ancak onlardan sakınmak amacıyla yapılanlar bunun dışındadır. Allah size kendisinden korkmanızı emrediyor. Nihayet dönüş Allah’adır.”8

Anne babası Mekke müşrikleri tarafından şehid edilen Ammar Bin Yasir’in, ölüm tehdidi karşısında müşriklerin inancına dönmüş gibi yapması, bir takiyyedir. Bu şartlarda bir takıyyenin dinde yeri vardır. Ama “omurgasızlık ve ilkesizlik” anlamında her maslahat gördüğü durumda takıyye yapmak, şahsiyetsizliğini ve karaktersizliğini ilan etmek olur. Bu, siyasette zaman zaman kullanılan “dün dündür, bugün bugündür” sözüne benzer. Gerçekten de “dün dündür, bugün bugündür.” Her günün kendine göre şartları vardır ve ona göre hareket etmek lazımdır. Ama bu cümle, dün verdiği sözü bugün tutmamak, dün “şöyle yapacağım” diye vadettiğini bugün göz ardı etmek gibi kaypaklıklara bir dayanak olarak da kullanılabilmektedir.

Bir Müslüman, takıyyenin sınırlarını bilmeden “dinde takıyye var” diyerek bulunduğu her ortamda bunu uygulamaya kalkarsa güvenilirliğini kaybeder. Muhataplar tarafından artık ciddiye alınmaz, onların zihinlerinde ilkesiz bir kimse olarak yer eder.

Takıyye, olsa olsa istihbarat elemanlarının mecburen uygulamak zorunda oldukları bir esas olabilir. Çünkü bulundukları konum, kendi inançlarını açıktan söylemeye ve uygulamaya asla müsait değildir.

-Kur’an, “Bir kötülüğün karşılığı, ona denk bir kötülüktür (ona denk bir cezadır).” diyor.9 Buna göre gayr-i Müslimler bize taşkınlık yapmışsa onlara aynıyla mukabele edebilir miyiz?

Taşkınlık yapanlara mukabelede bulunma hakkı elbette vardır. Buna “mukabele-i bil misil” denir. Ayetin bildirdiği ölçüye göre, bize vurana vurabiliriz, kötü söz söyleyene benzeri sözler söyleyebiliriz. Ama bunu yaparken, şu ayeti de nazara almak gerekir:

Kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür. Ama her kim affetse ve durumu düzeltse, onun mükâfatı Allah’a aittir.”10

Öyle görülüyor ki, misliyle mukabele şer’an meşru olmakla beraber, daha güzeli affetmek ve durumu düzeltmeye çalışmaktır. Bunlardan birinci fetva ve ruhsat, ikincisi takva ve azimettir. Kur’an, bazılarını medih sadedinde şöyle bildirir:

Mukabele-i bil misil, her zaman için aynıyla mukabelede bulunmak tarzında olmayabilir. Şöyle ki: Mesela gayr-i Müslimler aldıkları esirleri salmamışlarsa, onlardan alınan savaş esirlerini salıvermek elbette uygun değildir, orada mukabele-i bil misilde bulunulur. Ama onlar sözgelimi savaşta “müsle” denilen göz çıkarmak, kulak kesmek gibi taşkınlıklar yapmışlarsa bir Müslümanın böyle şeyler yapması asla caiz değildir.

Keza, Ermeniler ve Sırplar çoluk-çocuk demeden katliam yaptıklarında “biz de aynıyla mukabelede bulunalım” diyemeyiz. Eğer yaparsak, onlar gibi zalim oluruz. Kur’an şöyle bildirir:

“Sizinle savaşanlarla, siz de Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.”11

İslâm Hukukunda şu kurallar da konumuzla ilgilidir:

“Ne zarar vermek vardır, ne de zarara zararla karşılık vermek.”12

“Zarar izâle olunur.”13

“Bir zarar kendi misliyle giderilemez.”14

Meselâ; birisi komşusunun camını kırsa, ceza olarak onun camını kırmak uygun değildir. Kırılan camın tazmin ettirilmesi gerekir.

-Cihadın Mekke dönemi ve Medine dönemi niçin farklıdır?

Hz. Peygamber hem Mekke hem de Medine’de cihad yapmıştır, ama yaptığı cihad şartlara bağlı olarak farklı farklı olmuştur. Şöyle ki:

Mekke’de Müslümanlar sayıca az idi. Bundan dolayı Hz. Peygamberin buradaki cihadı dini tebliğ etmek, Müslümanları kemiyeten ve keyfiyeten daha donanımlı hale getirmek, ezaya maruz kaldıklarında sabretmek ve sabrı tavsiye etmek tarzında idi. Bu dönemde “sizin dininiz size, benim dinim bana”15 gibi âyetler nazil oldu. Zira müşrik Mekke toplumu Müslümanlara hakk-ı hayat tanımamakta idi. O şartlarda Müslümanların yapacakları misliyle mukabele gibi durumlar aleyhlerine olacağından kendilerine Kur’an diliyle şöyle denildi:

“Ellerinizi savaştan çekin. Namazınızı kılın, zekâtınızı verin…”

“Güzel bir şekilde sabret!”

“Sabah akşam rızasını dileyerek Rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut.”16

Medine döneminde ise Müslümanlar toplum içinde azınlık değil çoğunluk oldu, yönetilen değil yöneten konuma geldi, böyle olunca da değişen şartlara göre cihadın da şekli değişti. Önce Müslümanlara savaş konusunda izin verildi, sonra da Allah’ın dinini her yere götürmek, her türlü fitnenin kökünü kesmek gibi görevler yüklendi. Bunlar Mekke dönemi şartlarında kendilerinden istense, hem yapamazlardı, hem de yapmaya çalıştıklarında iç savaş gibi bir durumla karşı karşıya kalırlardı. Bu ise, hem pek çok masum kanı akmasına yol açar, hem de Müslümanların daha işin başında mağlubiyetlerine sebep olurdu…

-Cihadın Mekke ve Medine dönemlerinin farklılığından günümüze nasıl bir bakış kazanabiliriz?

Cihad konularının en önemli kırılma noktalarından biri burada gizlidir. Mekke şartlarını taşıyan bir toplumda Medine şartlarına göre hareket etmek, beraberinde pek çok sıkıntıları getirebilir. Mesela Almanya gibi Müslümanların azınlıkta oldukları yerlerde Mekke şartlarına göre hareket edilirse sağlıklı bir cihad yapılabilir. Yani oralarda yapılacak cihad, İslam’ın tebliğ yönüdür, “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münkerdir.” İyiliği emir ve kötülükten sakındırma yolunda müesseseler kurmak, nesilleri İslam şuuruyla yetiştirmektir. “Sizin dininiz size, benim dinim bana”17 esasıyla hareket etmektir. Hatta pek çok İslam diyarında yapılacak sağlıklı bir cihad, Mekke şartlarına göre hareket etmekten geçmektedir. Mesela İran, 1979 da gerçekleşen Humeyni liderliğindeki mollalar devrimiyle kılık kıyafette de devrim yaptı, kadınları mecburi olarak belli bir kalıba soktu, bu çerçevede başörtüsünü zorunlu kıldı. 2012 yılında üniversitelerden bir grupla yaptığımız İran seyahatimizde Tahranda kadınların çoğunun başının yarım örtülü olması dikkatimi çekmiş ve bize rehberlik eden zata “Şia’da başörtüsü böyle mi?” diye sormuştum. Rehberimiz şöyle cevap verdi: “Kanun kuvvetiyle ancak bu kadar oluyor!”

Kendisine dedim: “Başörtüler başlarda iğreti duruyor. Bana öyle geliyor ki, hafiften bir hürriyet rüzgârı esse çoğunun başında örtü kalmayacak!”

Ülkemizde uzun yıllar İran’da yapılanın tersi devlet eliyle uygulanmak istedi, ama sonuç itibarıyla 2013 yılında iş kadınların tercihine bırakıldı. Kanaatimizce, bu hürriyet ortamı iyi değerlendirilmeli, tesettürü tercih eden de, serbest kıyafeti tercih eden de rencide edilmemelidir.

-Maddi cihad ve manevi cihad kavramlarını açar mısınız?

Maddi cihad, savaş tarzında yapılan, manevi cihad ise Allah yolunda insanların hayrına ve yararına olan her türlü cihadı ifade eder. Mesela ordumuzun şer odaklarına karşı içte ve dışta yaptığı operasyonlar ve savaşlar maddi bir cihaddır. Öte yandan ülke dâhilinde vatanını milletini seven, dinine bağlı fazilet timsali insanlar yetiştirmek manevi bir cihaddır. Bunu kendisine gaye edinmiş fedakâr bir öğretmen, Allah nezdinde bir mücahiddir.

-Maddi cihad ve manevi cihadı bilmek bize ne kazandırır?

Cihad, her Müslümana yönelik ilahi bir emirdir. Bunun sadece savaş yoluyla yapılacağını zannetmek, nice insanımızı böyle sevaplı bir amelden mahrum eder. Ama bunun hayatın hemen her alanında yapılacağını bilmek her Müslümanı bir mücahid yapar. Hz. Peygamberin şu hadisine bu zaviyeden bakabiliriz:

“Kim, gaza etmeden veya ‘keşke gaza olsaydı da, ben de katılsaydım’ demeden ölürse, nifaktan bir alametle ölmüş olur.”18

-Malla cihad nedir?

Cihadı emreden ayetlerde malla cihad da emredilir. Mesela:

“Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”19

Cihadın elbette malî bir külfeti de vardır. Allah yolunda savaşa katılan biri cihad ettiği gibi, geleceğin nesillerini kaliteli olarak yetiştiren bir öğretmen de cihad etmektedir. Her ikisini de yapamayan ticaret ehli, cihadın malî yönünü üstlenerek cihadlarını yapmış olur. Hz. Peygamber şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah, bir tek okla, üç kişiyi cennete alır:

1- Oku yapan

2- Onu atan

3- Atan kişiye uzatan.”20

Cephede böyle olduğu gibi, cephe gerisinde o okun yapılmasında pay sahibi olan kimseler de yapılan cihaddan nasiplerini alırlar.

Malla cihadın bir yönü, “ekonomik savaş”tır. Paranın bir güç olduğu, günümüz dünyasında gayet net olarak bilinen durumlardandır. Ülkemizin dışa bağımlı olması, başka ülkelerden borç almak zorunda kalması, kendi uçağımızı yapamayışımız… gibi durumlar zengin insanlarımızı rahatsız etmeli ve gayrete getirmelidir. Bisküvi üreterek holding haline gelmek de mümkündür. Ama dinden gelen bir hamiyetle silah sanayiinde çığır açmak çok büyük bir cihaddır.

-Canla cihad nedir?

Üstteki ayette malla cihad emredildiği gibi, canla cihad dahi emredilmiştir. Canla cihad, Allahın dinini yüceltmek gayesiyle bilfiil bir mücadele içinde olmak, ömrünü buna adamak, yeri gelirse de bu uğurda can vermektir. İslam ordusunun bir askeri böyle bir cihadı yaptığı gibi, eğitim ordumuzun fedakâr bir öğretmeni de canla cihad yapmaktadır.

-İslam’da sadece savunma savaşı mı var?

Böyle diyenler de olmakla beraber, şartlara göre durumun farklı olduğunu söyleyebiliriz. Şöyle ki: İslam Dini barışı esas alır, mümkün olduğunca savaşın olmamasına çalışılır. Ama şartlar doğrudan bir savaş ilanını da gerektirebilir. “Onlar saldırırsa biz de savunuruz” demek düşmanı saldırıya kışkırtabilir. Ama İslam düşmanlarının “Müslümanlar doğrudan üzerimize gelebilir” diye düşünmeleri, onları yerinde durduracak, saldırmaya cesaret ettirmeyecek bir durumdur.

-Bu durumda bir İslam devleti, doğrudan bir başka devlete savaş açabilir mi?

Durup dururken savaş yapılmaz, haklı gerekçelerden sonra savaş gerçekleşir. Mesela Bedir Savaşında Mekke müşriklerinin Şam kervanından elde edecekleri gelirle Medine’ye saldırmaları beklenmemiş, tabir yerindeyse “baskın basanındır” esasıyla hareket edilmiştir. Ama bu, kendileriyle barış halinde yaşayan bir topluluğa sebepsiz bir saldırı değildir.

-Allah, pek çok ayette müminlerle beraber olduğunu bildiriyor. Buna rağmen bazı savaşlarda müminlerin mağlup olması nedendir?

Bunun sebebi, sebepler dünyasında yaşıyor olmamızdır. Şöyle ki:

İslam tarihinde Bedir Savaşı gibi galibiyetler de vardır, Uhud Savaşı gibi mağlubiyetler de yaşanmıştır. Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

“İnsan için ancak çalıştığı vardır!”21 Dikkat edilirse, ayette mü’min- kâfir ayırımı yoktur. Kim çalışırsa, karşılığını görecektir. Dolayısıyla savaşlarda galip gelmenin ve mağlup olmanın şartları vardır. Şartlar galibiyete uygunsa galip gelinir, mağlubiyete uygunsa mağlup olunur. Hz. Peygamber, Allah’a tevekkül etmekle beraber sebeplere yapışmaktan geri kalmamıştır. Mesela, Uhud Savaşında iki zırh giymiş,22 Hendek Savaşında hendek kazmış, sipere girmiştir… Yoksa “ben peygamberim, Allah beni korur, bana bir şey olmaz” dememiştir. Benzeri bir hassasiyet Müslümanlarda olmalıdır. “Biz Müslümanız, öyleyse galip geliriz” şeklinde bir bakış açısı, nebevi metoda aykırıdır.

Bununla beraber, gerekli bütün şartlara ve sebeplere riayet ettikten sonra Allah’ın lütuf ve inayetini beklemek, Müslüman olmanın bir lazımıdır. Nitekim -başta Bedir olmak üzere- galip gelinen savaşların çoğunda Onun lütuf ve inayeti açıkça görülmüştür.

Demek ki Allahtan yardım beklenmelidir, ama bu sebeplere sonuna kadar müracaattan sonra olmalıdır!

Öte yandan, Uhud Savaşında olduğu gibi, mağlubiyetin yaşandığı durumlarda da Müslümanlar “acaba nerde hata ettik” diye düşünmeli, kendilerini ciddi bir muhasebeye tabi tutmalıdır. Sözgelimi, karşı tarafın modern silahlarına devri geçmiş silahlarla mukabele etmeye çalışanların mağlup olması kaçınılmaz bir durumdur. “İman kuvveti” gerçekten çok önemlidir. Ama Köroğlu’nun “tüfek icat oldu, mertlik bozuldu” dediği gibi, modern silahlar bulunduktan sonra tek başına yiğitlik yetmemektedir.

1 Tevbe, 40

2 İbn Mâce, Cihad, 13; Tirmizi, Fedailü’l-Cihad, 16

3 Âl-i İmran, 104

4 İncil, Matta, 5: 38-40

5 Bakara, 256

6 Nursi, Şualar, s. 311

7 Ersoy, Safahat, s. 384

8 Âl-i İmrân, 28

9 Şûra, 40

10 Şûra, 40

11 Bakara, 190

12 İbn Mâce, Ahkâm, 17

13 Mecelle, 19. Madde

14 Mecelle, 24. Madde

15 Kafirun, 6

16 Nisa, 77; Mearic, 5; Kehf, 28

17 Kafirun, 6

18 Ebu Davud, Cihad, 17

19 Tevbe, 41

20 Ebu Davud, Cihad, 23; Tirmizi, Fedâilu’-Cihad, 11

21 Necm, 39

22 Tirmizi, Cihad, 17; Ebu Davud, Cihad, 68; İbn Mâce, Cihad, 18

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir