DİNDE RADİKALİZM

-Fundamentalizm nedir?

Fundamentalizm, özü “temellere dönüş” hareketi olan, ama daha çok “kökten dincilik, dinde radikallik” anlamında kullanılan bir kelimedir. Aslında kapsam alanı itibarıyla aşırı akımların ortak bir ismi gibidir. Gerek laiklik, Kemalizm, solculuk gibi ideolojik gruplarda, gerekse Yahudi, Hristiyan ve Müslüman gibi dinî gruplarda hayatın merkezine “doğru” olarak kendi görüşünü alan, başka görüşleri “öteki” olarak görüp toptan inkâr eden her akım fundamentalisttir.

-Dinde aşırılık var mıdır?

Eğer din ile İslam’ı kastedersek, dinin kendisinde bir aşırılık yoktur. İslam Dini itidal ve istikamet dinidir. Ama Müslümanlarda yer yer aşırılık olabilir. Kur’an-ı Kerim, “…Dininizde aşırı gitmeyin.”1 diyerek Kitaba muhatap olanları taşkınlıktan men eder.

-Aşırılığın ölçüsü nedir?

Aşırılığın ölçüsü, Kitap ve Sünnetin ölçülerinin dışına çıkmaktır. Yoksa bazı insanların kendi değerlendirmelerine göre “falanca dinde aşırı gidiyor” demeleri değildir.

Kur’an-ı Kerîm, ümmet-i merhume olan ümmet-i Muhammed (asm) hakkında şöyle der:

Böylece, sizi vasat (aşırılıklardan uzak dengeli) bir ümmet yaptık.”2

Âyeti “ümmet-i Muhammed denge ümmetidir, hiçbir aşırılıkları yoktur, hep istikamet ve itidal üzeredirler” şeklinde anlamak, tarihî realiteye ve günümüzde gördüğümüz manzaraya ters düşmektedir. Çünkü 73 Fırka hadisinde de nazara verildiği üzere, İslâm ümmeti içinde pek çok fırkalar çıkmış3 ve bunların çoğu istikametten uzak kaldığından kendilerine “fırak-ı dâlle: sapmış gruplar” denilmiştir. Bu durumda âyet, ümmet-i Muhammedin (asm) esas ve prensipler itibariyle diğer ümmetlerden daha seçkin kılındığını ifade etmektedir. Bu esas ve prensipleri uygulamak veya uygulamamak ise, Müslümanların tercihine bırakılmıştır. Âyetten şu mesajı alabiliriz:

Size bildirilen esas ve prensipler, sizi en seçkin ümmet yapacak bir kuvvete sahiptir. Öyle ise, dinin esaslarını iyi bilin, size anlatılan prensiplere göre hareket edin, böylece istikametli yolda gidin. Hayatınız boyunca, her iki yanı birer uçurum hükmünde olan dosdoğru yolda dosdoğru bir şekilde ilerleyin, sırat-ı müstakim üzere yaşayıp sizi cennete ulaştıracak sırattan selâmetle geçin.”

Arapların “İslam bir vâdide, biz başka vâdideyiz” şeklinde veciz bir ifadeleri var. Bu ifade, teorik olarak istikametli yolun ifadesi olan İslam’ı uygulamada Müslümanların problem yaşadıklarını ortaya koymaktadır. Nitekim derdimizin dermanı olduğunu bildiğimiz ilaçları kullanmadığımızda, bu bilgi bize bir yarar sağlamamaktadır.

Dinde aşırılığa en bariz bir örneklerden biri Haricilerdir.

-Haricilik nedir?

Haricilik, din adına taşkınlık yapmanın, nassları fanatik bir bakışla problemli bir şekilde yorumlamanın adıdır. Hz. Ali zamanındaki dâhili olaylarda ortaya çıkan bu grubun, Onun gibi bir İslam kahramanını din adına şehit etmeleri, taşkınlıklarının en büyük bir delilidir.

-Haricilik, günümüzde de var mıdır?

Hariciliğin nisbeten mutedil kısımlarından biri olan İbâzıye kolu günümüzde Uman, Hadramut, Zengibar, Libya, Tunus, Cezayir ve Batı Sahrâ’nın çeşitli yerlerinde bulunmaktadır.

Ancak zihniyet olarak Haricilik çok daha yaygın bir şekilde İslam coğrafyasında bulunmaktadır. Onların taşkın zihniyeti, tarih boyu -aynı isimle olmasa bile-, aynı bakış açısıyla pek çok fırkaya yansımıştır. 1988-1992 yılları arasında görev yaptığım İmam-Hatip Liselerinin birinde yaşadığım şu olay, bunu yakinen anlamama vesile oldu. Şöyle ki:

Derslerimden birinde “bir Müslüman bir Müslüman kardeşini nasıl öldürebilir ki?” dediğimde, radikal dinî akımlardan birine mensup öğrencim şu ibretlik ifadeleri kullandı: Hocam, öldürürken “bunlar Müslüman” diye öldürmüyorlar ki! “Bunlar müşrik veya münafık” diye öldürüyorlar! Zaten Türkiye’de 6000 Müslüman var!

O günün şartlarında 60 küsur milyon olan ve %90 dan fazlası Müslüman olan nüfusumuzu 6000 Müslümana indirgemek, Haricilik zihniyetinin günümüze yansımasından başka bir şey değildi!

-Her doğru her yerde söylenir mi?

Elimizdeki tohumları araziye rastgele saçmadığımız gibi, her doğruyu hemen her yerde söylememiz uygun düşmez. Bazıları “cihadın en efdali, zalim sultanın karşısında gerçeği söylemektir”4 hadisinden hareketle hamasi bir yorumla “her doğru her yerde söylenir ve söylenmelidir” diyebilirler. Ama esas olan, doğruları doğru yerde söylemektir. Nitekim Cenab-ı Hak peygamberimize şöyle bildirir:

Öyleyse öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse.”5

Fayda beklenmeyen bir durumda öğüt vermeye kalkmak, o öğüdün asaletine de zarar verir. Mesela sarhoş birine o haliyle vereceğimiz öğüt boşa gidecektir. Ayılmasını beklemek ve nasihati kabule müsait olduğu bir zamanı kollamak lazımdır. Zira insanların çoğu doğrudan tenkidi kaldırmaya müsait değildir. “Tıraş etmeden önce müşterisinin sakalını sabunlayan berber gibi hareket etmek” hikmete daha uygundur.6

Öte yandan -mesela- bir istihbarat elemanı, görevi ve konumu gereği doğruları doğrudan söyleyemez. Bilse de bilmez gibi hareket eder. Keza, bir devlet başkanı nice sırlı bilgiye ulaşır, ama bunları ulu orta kullanmaz, kullanmaması da gerekir.

Said Nursi, gayet veciz bir şekilde şöyle der:

“Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.”7

Ülkemiz dâhilinde açıktan oruç yiyenlere el ile müdahale cihad sayılır mı?

Bir rivayette “bir kötülük görüldüğünde sırasıyla el ve dil ile müdahale yapılması nazara verilir. Bunlar yapılamadığında en azından kalben buğzetmek gereği bildirilir.8 Osmanlı zamanında gayr-i müslimler Ramazan ayında oruç tutmamakla beraber evlatlarına şöyle derlermiş: “Bu ay Müslümanların oruç ayıdır, sakın dışarda bir şey yemeyin, onlara karşı ayıp olur.” Böyle bir nezaket, gerçekten de takdire şayan bir durumdur, çok ileri bir medeniyet göstergesidir.

Ama zaman içerisinde kendi nesillerimizden bazı kimselerin böyle bir nezaketten mahrum hareketleri gerçekten de ehl-i imanı rencide etmektedir. Kişi, oruç tutup tutmamakta serbesttir. “Ben oruç tutmuyorum” diyen birisine elbette karışılmaz. Ama bu kimselerin de en azından bir zamanlar ülkemizde azınlık olarak yaşayan Rumların ve Ermenilerin gösterdiği inceliği göstermelerini beklemek, ehl-i imanın hakkıdır diye düşünüyoruz.

Sorunun doğrudan cevabına gelecek olursak: Anne babaların kendi evlatlarına bu terbiyeyi vermeleri beklenir, onlar kendi evlatlarına doğrudan müdahale hakkına da sahiptirler.

Öte yandan, eğitimciler muhatap oldukları kimselere, başka inançlara saygı çerçevesinde oruç ayında açıktan yemenin oruç tutanlara saygısızlık olacağını da anlatmaları uygun düşer. Hele hele inadına böyle bir hareketin edeble ve nezaketle asla bağdaşmayacağını telkin etmeleri beklenir.

Bunun dışında bazı kişilerin açıktan oruç yiyene el ile müdahale etmeleri veya sert ifadeler kullanmaları toplumda gerginliğe yol açar, faydadan çok zarar getirir, kutuplaşmaları artırır.

Elhasıl: Bu gibi durumlar günün şartlarına göre değerlendirilmesi gerekir. Her ne kadar halkının en az % 90 ı Müslüman olan bir ülkede yaşasak da, soruda sorulduğu tarz bir hareket fitneye de yol açabileceğinden yapılmaması daha uygundur diyebiliriz. “Kem söz sahibine aittir” denilir. Benzeri bir şekilde “kem hareket de sahibine aittir.” Birisinin çiğ hareketi karşıya zarar vermekten ziyade, o hareketi yapana menfi puan olarak döner. Böyle hallerde Mekke dönemine hitap eden “…ellerinizi çekin…”9 hükmünü uygulamak daha isabetli görülmektedir.

-Seyyid Kutub, “İslam’ı bir bütün olarak alın, yoksa bırakın” diyor. Bunu nasıl anlamak gerekir?

Seyyid Kutubun bu sözünü amelî değil, itikadî konularda anlamak ve uygulamak gerekir. Şöyle ki: İslam Dini itikat olarak bir bütündür, asla parçalanmayı kabul etmez. Mesela bir Müslüman “ben Allaha inanıyorum, ama peygamberlere inanmıyorum” deme lüksüne sahip değildir. Hatta “Kitaplara iman” içinde yer alan Kur’anın bir hükmünü inkâr etse, mesela “Kur’an faize haram diyor, ben bunu kabul etmiyorum” dese Müslümanlıktan çıkmış olur.

Ama Seyyid Kutubun bu sözünü amelî sahada kullandığımızda ciddi problemlerle karşılaşırız. Bir Müslümanın her yönüyle mükemmel olması elbette bir idealdir, ama realite böyle değildir. Hemen her Müslümanın dini uygulamada eksileri ve eksikleri vardır. Mesela sosyeteye mensup pek çok kimse Ramazan ayı geldiğinde oruç tutar. Dinle bağları çok çok zayıf olan bu kimselere “İslam’ı bir bütün olarak alın, yoksa bırakın” demek, âdeta “dini terkedin” demek gibi bir durumdur. Bu ise, onlara faydalı olmak değil, zarar vermek hükmüne geçer. İnsan, dinin hükümlerini kendi nefsine uygulamada tavizsiz olmalı, ama başkalarını daha esnek değerlendirilebilmelidir. Kamil bir mürşit, dine pamuk ipliğiyle bağlı olanların iplerini koparmaya değil, kuvvetlendirmeye çalışır.

-DEAŞ / IŞİD’in baş kesme operasyonları ne derece İslam’a uyar?

DEAŞ, komşumuz Irak ve Suriye’deki kargaşadan istifadeyle ortaya çıkarılmış Harici zihniyetli bir gruptur. Bunların ilk çıktıkları günlerde Hollywood filmlerini aratmayacak bir profesyonellikte çekilen kendi muhaliflerini öldürme seanslarını yayınlamaları sağduyu sahibi her Müslümanı rahatsız etmiştir.

Cenab-ı Hak “Kâfirlerle (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun” buyurur.10 Onlar, yaptıklarını bu ayete dayandırabilirler. Ama şu unutulmamalıdır: Âyet savaş ortamıyla ilgilidir. Savaş ortamı, ölmek veya öldürülmek ortamıdır. O günün şartlarında “boyunlarını vurun” ifadesi öldürmeyi ifade eder. Ama bunu günümüze “naklen yayınla savunmasız insanları öldürme operasyonlarına” çevirmek dine hıyanettir. Bu yaptıkları, cihad görünümünde İslam’a zarar vermekten başka bir şey değildir.

Öyle görülüyor ki, her ne kadar bu grubun pek çok elemanı Müslüman camiadan olsa bile, bunların kuruluşu ve yönlendirilmesi dışardandır. Bir kısım küresel güçler, bunlar gibi örgütleri kurup işletmektedir. Nitekim Trump, 2016 seçim konuşmalarında Amerika’daki mevcut hükümeti bu cihetten tenkit etmiş, “DEAŞ’ı çıkaranlar sizlersiniz!” demişti.

-DEAŞ gibi uç gruplara bağlı kimselerin imanı nasıldır?

Böyle uç örgütlerde pek çok ajan da bulunur. Bunların Müslümanlıkla alakası olmadığı zaten ortadadır. Ama bunların içindeki elemanların çoğunun İslam ülkelerinden devşirildiği de bir vakıadır. Bunların bir kısmı bunu bir iş ve ganimet olarak görmüş katılmış, pek çoğu da “İslam devleti kuracağız” sevdasıyla cihad adıyla bunlara iltihak etmiştir. Böyle olanlar inanç itibarıyla Müslüman olmakla beraber aldanmış ve aldatılmış kimselerdir. Bunları futboldaki fanatik taraftarlara benzetebiliriz. Futbol aslında centilmenliktir, rakip takıma ve taraftarlarına saygıdır. Ama fanatiklerde durum değişir, takımları mağlubiyet yaşadığında hırçınlaşırlar, kavga çıkarırlar, hatta işi öldürmeye kadar götürürler. Aynı takımın mutedil taraftarlarını da bu fanatikler gibi sanmak fevkalade yanlıştır.

Bu fanatiklere “hayır, siz bu takımın taraftarı değilsiniz” desek herhalde şöyle diyeceklerdir: “Ne demek değiliz, biz ölümüne buradayız! Asıl siz kendi taraftarlığınızı kontrol edin!”

Benzeri bir durum, aynen DEAŞ gibi uç gruplara bağlı kimseler için geçerlidir. Bunlara verilecek cevap şudur: “Siz kendinizi Müslüman görebilirsiniz, ama Müslümanlık bu değildir!”

Öte yandan bu tür fanatiklik sadece Müslümanlarda görülen bir durum değildir. Mesela 15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda’nın Christchurch şehrindeki Nur Camiine ve Linwood İslam Merkezine saldırarak elli bir Müslümanın katili olan kimse, Hristiyan fanatikliğinin tipik bir timsali olmuştur.

Futbol ve başka din fanatiklerini nazara vermemiz, İslam fanatiklerini meşru göstermek için değildir ve olamaz. Başkaları fanatiklik yapsa bile bir Müslüman asla böyle bir şey yapmamalıdır. Ama ideal olanla realite çoğu kere birbiriyle örtüşmemektedir. Müslümanlara düşen görev, dini doğru algılamak ve doğru uygulamaktır. Bu, ciddi boyutlarda yapıldığında bünye sağlam olacak, böyle problemli gruplar çıkmayacaktır.

-Kur’an-ı Kerimde müşriklerle ilgili “Onları nerede yakalarsanız öldürün”11 hükmü var. Bunun sınırları nelerdir?

Âyet, savaş şartlarında geçerlidir, barış ortamında insanların tam bir din ve vicdan hürriyetleri vardır.

Bir metni, bulunduğu bağlam çerçevesinde anlamak gerekir. Bağlamından koparılan bir ifade, tam zıddı bir manada da kullanılabilir. Mesela üstteki mananın geçtiği yerlerden birinde şöyle bildirilir:

“Haram aylar çıktığında, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları hapsedin. Onları her gözetleme yerinde bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse, onları serbest bırakın. Çünkü Allah, Gafur’dur, Rahîmdir (çokça affeder, merhamet eder.)12

Müşriklere dört ay süre verilmiş, bu süre zarfında yola gelmediklerinde öldürülecekleri bildirilmiştir. Bunu, devletin bir terör örgütüne verdiği süre gibi görebiliriz. Devlet şöyle bir duyuruda bulunabilir: Falan terör örgütü mensuplarına dört ay süre veriyorum. Bu zaman zarfında gelip teslim olanlar hakkında hafifletici hükümler uygulanacak, suça bulaşmamış olanlar ise tümüyle affedilecektir. Dört ay sonrasında ise üzerlerine gidilecek, en şiddetli bir şekilde cezaları verilecektir.

Zaten ayette sadece öldürmek yoktur, hapis de söz konusudur. Ayrıca tevbe kapısı açık tutulmuştur.

Dinde esirleri öldürmenin hükmü nedir?

Savaş istenilen bir şey olmamakla beraber, tarih boyu hep olagelmiştir. Günümüzde de, bilhassa içinde bulunduğumuz coğrafyada çeşitli şekilleriyle devam etmektedir. Savaşın olduğu yerde esirler de olur. Bunlarla ilgili Kur’anda mesela şöyle bildirilir:

Kâfirlerle (savaşta) karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onlara tam galip geldiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin…”13

Gerek bu ayetten, gerekse başka ayetler ve hadislerden hareketle esirlerle alakalı başlıca üç uygulama karşımıza çıkar. Devlet, günün şartlarına göre bunlardan uygun olanı tercih eder:

1. Öldürme.

2. Serbest bırakma.

3. Mübâdele (karşılıklı olarak değiştirme).

Bir de -Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde yer almamakla beraber- köleleştirme uygulaması vardır. Bu, o devirlerde milletlerarası bir teamüle dayanır. İslam Dini, uygulamada var olan köleliği birden kaldırmamış, onu tedrici olarak kaldırmaya yönelik uygulamalar istemiştir. Bu cümleden olarak

-kölelerin âzat edilmesi teşvik edilmiştir.

– Devlet gelirlerinden bir kısmı köle azadına ayrılmıştır.

– Yeminini bozma ve adam öldürme gibi bazı suçlardan dolayı kefaret ödeme durumunda köle azadı mecburi tutulmuştur.

1 Maide, 77

2 Bakara, 143

3 Tirmizi, İman,18; İbn Mâce, Fiten, 17; Ebu Davud, Sünne, 1

4 Ebu Davud, Melahim, 17; Tirmizi, Fiten, 13; İbn Mâce, Fiten, 20

5 Âlâ, 9

6 Carnegie, Dost Kazanmak Sanatı, Timaş Yay. İst. 1994, s. 130

7 Nursî, Mektubat, s. 265

8 Tirmizi, Fiten, 11; İbn Mâce, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242

9 Nisa, 77

10 Muhammed, 4

11 Bkz. Bakara 191, Nisa 89-91, Tevbe 5.

12 Tevbe, 5

13 Muhammed, 4

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir