Hz. PEYGAMBER DÖNEMİNDE CİHAD, MEKKE DÖNEMİ

Rasulullahın hayatında başlıca iki dönem vardır: Mekke ve Medine…

Mekke dönemi, kendisine peygamberlik görevinin verilmesinden itibaren on üç yılı içine alır. Medine dönemi ise, m. 622 den vefatına kadar on yıl sürer. Her iki dönemin kendine göre şartları vardır. Mekke’de, çile ve meşakkat hâkimdir. Medine’de ise, İslâm’ın daha rahat bir ortamda yaşanması ve geniş kitlelere ilanı söz konusudur.

Mekke dönemi, Müslümanların büyük zorluklarla, çetin engellerle karşılaştıkları bir dönemdir. Hz. Peygamber, “en yakınlarını uyar!”1 emrine uygun olarak, önce en yakınlarına İslâm’ı tebliğ eder. Sonra diğer insanlara açılmaya çalışır. Fakat şiddetli bir muhalefetle karşılaşır. Müşrik Mekke toplumu, “atalarının yolundan” dönmek istemez; Hz. Peygamber ve O’nun yanında yer alan bir avuç Müslümanla mücadeleye başlarlar. Müslümanların çoğalmasını önlemek, mevcut Müslümanları vazgeçirmek için kuvvete müracaat ederler. Bu zorlu dönemde, Yasir ailesi misali, hayatını kaybedenler olur. Başta Rasulullah olmak üzere bütün ehl-i iman, şiddetli eza ve cefaya maruz kalırlar.

Bu çetin dönemde, bazı mü’minler Rasulullah’a gelip, “Ya Rasulallah derler, Allah’a dua etsen de bize zafer verse.” Rasulullah, onlara şöyle cevap verir: “Sizden önceki ümmetlerde öyle durumlar olmuştu ki, kimi çukura konulup başı testereyle kesiliyor, vücudu ikiye biçiliyordu. Kimi, demir taraklarla taranıp eti kemiğinden ayrılıyordu. Fakat bu haller, onları dinlerinden döndürmüyordu. Allah’a yemin ederim ki, Allah bu işi tamamlayacaktır. Öyle ki, San’a’dan Hadramevt’e giden bir atlı, Allah’tan ve koyunları hakkında kurttan başkasından korkmayacaktır. Fakat siz, acele ediyorsunuz.”2

Bu zorlu dönemde, Rasulullah’ın en büyük dayanaklarından biri, amcası Ebu Talib’tir. Ebu Talib, atalarının dininden dönmediği halde, yeğeninin hak yolda olduğuna inanmaktadır. Mekkeliler, Ebu Talib’e gelip yeğeninin bu davadan vazgeçmesini söylerler. “Servet istiyorsa servet toplayalım. Reis olmak istiyorsa, başa geçirelim. Hastalığı varsa tedavi ettirelim” derler. Ebu Talib, onların bu tekliflerini Rasulullah’a iletince, Hz. Peygamber şu tarihi cevabı verir: “Vallahi, bu işten, vazgeçmem için, sağ elime güneşi, sol elime ay’ı koysalar, ben yine bu davayı terketmem. Ya ölür giderim veya Allah beni galip kılar!”3

Mekke müşriklerinin din ve vicdan hürriyeti tanımaması neticesi, Mekke döneminde tebliğ, önceleri gizliden gizliye yapılır. Hz. Peygamber, Erkam isimli sahabinin evini tebliğ yeri olarak seçer. (Daru’l- Erkam). Müslümanlar burada bir araya gelip meselelerini konuşurlar, dinlerini öğrenirler. Bu manzara, Firavun’un istibdad rejimi altında, ancak evlerde bir araya gelebilen, Hz. Musa ve O’na inananların haline benzemektedir.

Bu dönemde inen Kur’an ayetleri, tarihten ibretli olayları zikrederek, son İlâhî dinin bu ilk mensuplarını hem teselli eder, hem de yönlendirir. Müşriklerin bunaltıcı baskıları karşısında daralan ruhlar, İlâhî vahyin müjdeli haberleriyle nefes alırlar, istikbale ümitle bakarlar. Ayrıca nice âyet, onları psikolojik olarak kuvvetlendirmekte, zorluklara sabretmeyi öğretmektedir. Misal olarak şu üç âyete bakabiliriz:

Sabret. Allah’ın vaadi gerçekten haktır…”4

Allah şöyle yazdı: Elbette Ben ve elçilerim galip geleceğiz.”5

Andolsun, elçi olarak gönderdiğimiz kullarımız için (ezelde) söz verdik: Onlar mutlaka yardıma mazhar olacaklar ve askerlerimiz elbette galip gelecekler. O hâlde, bir süreliğine onlardan (müşriklerden) yüz çevir.”6

Mekke dönemine genel bir bakıştan sonra, şimdi bu dönemi daha yakından görmeye çalışalım:

Peygamber Şefkati

Hz. Peygamber, bütün gücüyle Allah’ın dinini insanlara ulaştırmaya çalışır. Zira O, Allah’ın bütün insanlığa gönderdiği bir elçidir. “Peygamber’e düşen ancak tebliğdir”7 ayetinin hükmünce, O’nun görevi kabul ettirmek değil, Allah’ın dinini anlatmaktan ibarettir. Hz. Peygamber, bu mukaddes görevi ifa ederken, onların imanları için son derece haristir. Öyle ki, Cenab-ı Hak şu hatırlatmayı yapar: “Onlar inanmıyorlar diye, neredeyse canına kıyacaksın!”8

Rasulullah’ın kendine kıyacak şekilde onların imanları için çırpınması, şüphesiz engin şefkatinin bir tezahürüdür. Zira Peygamber, bir babanın evladına olan şefkatinden çok daha ileri mertebede ümmetinin her bir ferdiyle alakadardır. Şu ayet, Rasulullah’ın bu engin şefkatini bildirir:

“Andolsun ki, size kendi içinizden bir peygamber geldi. Zahmet çekmeniz O’nu üzer. Size son derece düşkündür. Mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir.”9

İbn Mes’ud’un şu sözleri, Peygamber şefkatini gösterme noktasında çok manidardır:

“Bir Peygamberin durumunu anlatan Hz. Peygamber’in hâli, hâlâ gözlerimin önündedir: Kavmi O Peygambere vurmuş, O ise, yüzünden akan kanları silerek şöyle demektedir: “Allahım, kavmimi affet. Çünkü onlar bilmiyorlar!”10

Hz. Peygamber de benzeri durumlarla karşılaşmıştır. Mesela, Akabe’de Mekke dışından gelen kimselere bir şeyler anlatmaya çalışır, fakat kavmi engel olur. Mahzun bir şekilde şehir dışına çıkar. Cebrail gelir, dağlar meleğinin emrinde olduğunu, isterse iki dağı Mekkelilerin üzerine yıkacağını söyler. Rasulullah, şöyle der: “Hayır, istemem. Umarım ki Allah, onların neslinden tek Allah’a ibadet eden ve hiçbir şeyi O’na ortak koşmayan kimseleri çıkarır.”11

Hz. Peygamber’in bu engin şefkatiyle beraber, kavminin O’na katı tutumu karşısında, Cenab-ı Hak indirdiği ayetlerle, Rasulullah’ın mahzun kalbini hoşnut eder, nasıl hareket etmesi gerektiğini bildirir. Mesela şöyle der:

“Ulu’l-azm (büyük) Peygamberlerin sabrettiği gibi, sen de sabret! Onlar hakkında acele etme!”12

“Onların sözü seni üzmesin! Bütün izzet, Allah’ındır.”13

“Canını onlara sıkarak kendini harap etme!”14

“Sen istediğine hidayet veremezsin. Lakin Allah, dilediğine hidayet verir.”15

Bunlar ve benzeri ayetler, Rasulullah’ın kalbini itminana kavuşturan, gönlünü yatıştıran İlahi mesajlar manzumesidir. Vahyin en büyük muhatabı, bu semavî mesajlarla yolunu belirler, hizmetini yapar, İlahi hidayetin nice insanlara ulaşmasına vesile olur.

Çile Yolu

Mekke döneminde gelen Kur’an ayetlerinde, geçmiş milletlerin kıssalarından ibretli tablolar vardır. Bu tablolar, o günkü Müslümanlara ve sonra gelenlere pek çok mesajlarla doludur. Bu ayetlerde, çileli bir dönemden sonra ehl-i imanın galibiyeti haber verilmektedir. Mesela, Mekkî sûrelerden olan İbrahim Sûresindeki şu ayetlere bakalım. Peygamberlerin kavimleriyle olan mücadelesi anlatıldıktan sonra şöyle denir:

“İnkârcılar, kendilerine gönderilen peygamberlere dediler: ‘Ya dinimize dönersiniz, ya da sizi yurdumuzdan sürüp çıkartırız.’ Bunun üzerine onların Rabbi vahiyle şunu bildirdi: Andolsun ki, biz o zalimleri helak edeceğiz ve onlardan sonra o yurda sizleri yerleştireceğiz!”16

Hz. Musa, Firavun’un zorba idaresi altında inleyen kavmine şu müjdeyi verir:

“Umulur ki Rabbiniz düşmanınızı helak eder ve nasıl hareket edeceğinize bakmak için, arzda sizi hâkim kılar.”17

Hz. Musa’nın bu sözleri, kuru bir ümit ve temenniden ibaret değildir. Kur’an, neticeyi şöyle bildirir: “Biz onlardan (Firavun ve etbaından) intikam aldık da, hepsini suda boğduk. Çünkü onlar, ayetlerimizi yalanlıyor ve onlardan gafil kalıyorlardı. Zulme maruz ehl-i imanı, arzın bereketlerle donattığımız doğularına ve batılarına mirasçı kıldık. Böylece, sabretmeleri sebebiyle Rabbinin İsrailoğullarına olan o güzel vaadi gerçekleşti…”18

Hz. Musa ve kavminin mağlubiyetten galibiyete geçişini anlatan bu ayetler, ehl-i imanın gelecekteki galibiyetlerine bir müjde niteliğindedir. Böyle ayetlerde, “onlar sabretti, galip geldiler. Siz de sabrediniz, galip geleceksiniz” dersi verilmektedir.

Zalim kavimlerin helakini anlatan ayetlerin pek çoğunda, “işte biz, zalimleri böyle cezalandırırız”19 denilmesi de, zalimlerin baskısı altında inleyen ehl-i imana bir müjde niteliğindedir. Zalimlerin cezasını çekmesi, mazlumların kurtulması ve galebesi, insanlık âleminde cereyan eden küllî bir kanundur. Fakat bu tatlı neticeye ulaşmanın yolu, acılara katlanmaktan ve zorluklara sabretmekten geçer. İlk defa çileye maruz kalan ehl-i iman, İslâm’ın saff-ı evvelinde yer alan Mekke Müslümanları değildir. Onların bu çilesi, tarih boyunca bütün ehl-i imanın maruz kaldığı çilenin bir uzantısıdır. Kur’an bunu şöyle bildirir:

“İnsanlar ‘iman ettik’ demekle artık imtihan edilmeyip kendi hallerine bırakılacaklarını mı zannettiler? Doğrusu biz, onlardan öncekileri de denedik. Allah, sadakat gösterenlerle, yalancıları ortaya koyacaktır.”20

Peygamber kıssalarının anlatımından sonra, Hz. Peygamber’e hitaben şöyle denilir:

Peygamberlerin haberlerinden, senin kalbini takviye edecek her şeyi sana anlatıyoruz…21

Bu gibi ayetlerle, “Peygamberlerin yolu işte böyledir. O yolda çile vardır, eza vardır, yaralanmak vardır…” mesajı verilmektedir.22

Cenab-ı Hakk’ın tabiattaki kanunlarında bir devamlılık olduğu gibi, insanlık âlemindeki kanunlarında da bir devamlılık vardır. Bunlara, âdetullah, sünnetullah isimleri verilir. “Sen Allah’ın sünnetinde (kanununda, âdetinde) asla bir değişiklik bulamazsın” şeklindeki ilahi beyan bu gerçeği ifade eder.23 Geceden sonra gündüzü, kıştan sonra yazı getiren İlâhî kudret, ehl-i imanın kararan gecelerini gündüze, soğuk kışlarını tatlı bir yaza çevirecektir. Mekke döneminde nazil olan şu İlâhî beyana, bu noktadan bakabiliriz:

“Hayır! (İş, o müşriklerin zannettiği gibi değil!) Andolsun aya, döndüğünde geceye, ağardığı zaman sabaha…”24

Bu ayetler, dünyanın zulmete boğulduğu cahiliye devri içinde, nübüvvet nurunun doğuşu ve o gecenin zevale yüz tutuşu ve parlamak üzere hayır ve hakikat sabahının yaklaşışı demleriyle, İslâm güneşinin doğuşu hengâmına ima etmektedir.25

Sabır Cihadı

Rasulullah’ın bütün hayatı cihadla geçmiştir. Mekke’de nazil olan “bununla (Kur’an’la) büyük bir cihad yap!”26 ayeti gereğince, Kur’an’ın hakikatlerini herkese ulaştırmaya çalışmıştır. Mekke’deki cihad, bir davet ve tebliğ cihadıdır.27 Bir başka açıdan ise, nefsi terbiye ve tezkiye cihadı…28 Çünkü eza ve cefalara sabretmek ruhu kemâle erdirir, nefsi terbiye eder, kötü duyguların hâkimiyetine engel olur.

Mekkî ayetlerde, Müslümanları sabra davet eden pek çok İlahî talimat vardır. Mesela:

-Savaşı arzu edenlere “ellerinizi çekin. Namazı kılın, zekâtı verin…” emri verilir.29

-Cahillerle muhatap olduklarında, selametle geçiştirmeleri tavsiye edilir.30

-Uygunsuz bir muameleye maruz kaldıklarında, tatlılıkla halletmeleri anlatılır.31

“Onların Allah’ı bırakıp taptıkları şeylere sövmeyin. Sonra onlar da cahilcesine Allah’a söverler” hatırlatılması yapılır.32

-Hatta ölüm tehdidiyle Allah’ın dinini inkâra zorlanma durumunda, kalben tasdik etmeksizin, dil ile küfür kelimesi söylenmesine izin verilir.33

Bütün bu talimatlar, Müslümanları hissî bir takım hareketlerden kurtarmaya yöneliktir. Çünkü o şartlarda yapılacak fevrî bir hareket, yeni teşekküle başlayan İslâm ağacını kurutabilecek, yeni temelleri atılan İslâm binasını darmadağın edebilecektir. Ayrıca, sıcak savaşa izin verilmesi, bir iç savaş çıkması anlamına gelecektir.34

Şu nokta da mühimdir ki, o gün Müslümanlara eziyet edenlerin çoğu, İslâm’ın gelecekteki samimi neferlerindendi, hatta önde gelen komutanlarındandı.35 Hz. Ömer, Halid Bin Velid, Amr Bin As gibi… Kader-i İlâhî, böyle bir iç savaşa izin vermemekle, nice müşriklerin iman nimetini elde etmesine fırsat tanımıştır.

Günümüzde, Mekke dönemi şartlarında yaşayan toplumlar için, Mekke dönemi güzel örnekler ihtiva eder. Gerçi, “bugün dininizi kemâle erdirdim…”36 ayetinin hükmüyle, dinin bütün hükümleri bellidir. Semadan yeni bir din de gelmeyecektir. Ancak, Medine dönemindeki seviye elde edilmeden, yani henüz daha Mekke şartları içindeyken, Medine dönemindeki metotlarla yola çıkmak uygun olmayacaktır.

Mesela, Hz. Peygamberin en büyük destekçilerinden olan Ebu Talib’e bakalım. Rasulullah’ın zâtını çok ciddi seven ve takdir eden amcası Ebu Talib, İslâm’a girmemekle birlikte, o ilk dönem şartlarında tarihi bir görevi ifa etmiştir. Benzeri durumlarda, böyle kişilerin desteğini almak, nebevi bir metodu günümüzde uygulamak demektir.

Keza, “sizin dininiz size, benim dinim bana” ayetine dikkat edelim.37 Müslümanlara din ve vicdan hürriyeti verilmeyen bir ortamda, “sizin dininiz size, benim dinim bana”, ileri bir merhaleyi bildirir. Mekke şartlarında yaşayan mü’minler, bu hedefi yakalamaya çalışmalıdır. Çünkü bu hedefe varmak, Müslümanların tanınması ve onlara olan baskının sona ermesi anlamına gelecektir.

Bu noktada şu ayeti hatırlamamak mümkün değildir:

“Gerçekten de, Allah’ın Rasulü’nde sizin için ‘usve-i hasene’ (güzel örnek) vardır.”38

Rasulullah, model insandır, örnek insandır. O’nun yaşadığı asr-ı saadet, model bir asırdır, örnek bir asırdır. Kıyamete kadar bütün mü’minler, tarih aynasından asr-ı saadete bakacaklar, hatt-ı hareketlerini belirleyeceklerdir.

Bîat ve Akabe Bîatları

Bîat (Bey’at), ulu’l- emre bağlılık sözü vermenin adıdır. Rasulullah, önemli dini-siyasî olaylar arefesinde veya İslam’ı kabul eden kimselerle ilk defa görüştüğünde biat almıştır. Bîat, genelde el sıkışma şeklinde olmuştur. Bîatta asıl olan, meşru devlet başkanını tanımak, kendini ona bağlı hissetmek ve bu hissi hayatının sonuna kadar korumaktır. Yoksa milletin her ferdinin devlet başkanı ile musafaha ederek veya başka bir şekilde biata fiilen katılması şart değildir. Biat, Hz. Peygamberin vefatından sonra, daha çok siyasi bir karakter kazanmıştır. “İslâm devletinde idare edenle, idare edilenler arasında yapılan; seçim veya bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik akit” anlamında kullanılmıştır.39

Hz. Peygamber, her vesileyle Allah’ın dinini anlatmaya devam etmektedir. Hz. İbrahim’in dininden arta kalan ve bir örf şeklinde devam eden hac mevsimi, Rasulullah için iyi bir fırsattır. Engellemeye rağmen, hac mevsiminde civardan gelenlere dini tebliğ eder, onları tevhide çağırır. İşte, böyle bir hac mevsiminde, Medine’den gelen 12 kişi İslam’a girerler. “Allah’a şirk koşmamak, hırsızlık ve zina yapmamak, çocuklarını öldürmemek, namus iftirasında bulunmamak, maruf şeylerde Peygambere isyan etmemek” üzere biat ederler.40

Diğer yıl daha kalabalık bir grup halinde gelirler. Rasulullahla buluşurlar. Şu biatı yaparlar:

-Gerekirse savaşacağız.

-Hem dar günümüzde, hem rahat günümüzde, hem hoşumuza giden hem de gitmeyen halde seni dinleyeceğiz ve itaat edeceğiz.

-Seni kendimize tercih edeceğiz.

-Komutanlarımıza muhalefet etmeyeceğiz.

-Nerede olursak olalım, hakkı söyleyeceğiz.

-Allah yolunda kimsenin ayıplamasından korkmayacağız.41

1. Akabe biatından sonra, genç Sahabî Mus’ab Bin Ümeyr, Medine’ye Kur’an muallimi olarak gönderilir, orada Allah’ın dinini anlatmaya başlar. Fakat O’nun bu tebliğinden rahatsız olanlar da vardır. Üseyd Bin Hudayr, kavmin reisi Sa’d Bin Muaz tarafından Mus’ab’a engel olmakla görevlendirilir. Üseyd, elinde mızrakla Mus’ab’ın sohbet ettiği topluluğa gelir, engel olmak ister. Mus’ab nazik bir edayla “oturup dinlemez misin? Hoşuna giderse kabul edersin, hoşlanmazsan, sen bilirsin” deyince, Üseyd, mızrağını yere batırır, dinlemeye başlar. Mus’ab O’na İslâm’dan bahseder, Kur’an’dan okur. Üseyd, “ne kadar güzel kelâm” der, hayran kalır. Sonra, Sa’d Bin Muaz’ın yanına varır. O’nu Mus’ab’a gönderir. Sa’d, sinirli bir şekilde gelir. Fakat Mus’ab’ın yumuşak sözleri karşısında o da yumuşar, teslim olur, İslâm’a girer. O’nun İslâm’a girmesiyle, kavmi toptan Müslüman olur.42

Mus’ab Bin Ümeyr’in bu müsbet çalışmaları, İslâm’ın Medine dönemi için sağlam bir alt yapı oluşturur. Mekke’de darda kalan mü’minler için kucak açacak bir topluluk meydana gelir. Böylece Medine, Mekkeli Müslümanların “hicret diyarı” olacaktır.

1 Şuara, 214

2 Buharî, Menakıb, 25

3 İbn Hişam, I, 285

4 Rum, 60

5 Mücadele, 21

6 Saffat, 171-174

7 Maide, 99

8 Şuara, 3

9 Tevbe, 128

10 Müslim, Cihad, 105

11 Müslim, Cihad, 111

12 Ahkaf, 35

13 Yunus, 65

14 Fatır, 8

15 Kasas, 56

16 İbrahim, 13-14

17 A’raf, 129

18 A’raf, 136-137

19 A’raf, 41; Yusuf, 75…

20 Ankebut, 2-3

21 Hud, 120

22 Bkz. Salih, s. 52-55

23 Ahzab, 62; Fatır, 43

24 Müddessir, 32-34

25 Yazır, VIII, 5462-5463

26 Furkan, 52

27 Bûtî, s. 74-75; Hatip, s. 50

28 Kâdiri, I, 166

29 Nisa, 77. Alûsî, V, 85

30 Furkan, 63

31 Furkan, 72

32 En’am, 108

33 Nahl, 106

34 Kutub, I, 185-186

35 Kutub, III, 1438

36 Maide, 3

37 Kafirun, 6

38 Ahzab, 21

39 Bkz. Cengiz Kallek, “Biat” md. DİA, VI, 120-122

40 İbn Hişam, II, 75

41 İbn Hişam, II, 97; İbn Mâce, Cihad, 41

42 İbn Hişam, II, 76-80

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir