HUDEYBİYE’YE KATILMAYANLAR

Hudeybiye’deki mü’min ve kâfirlerin durumuna, ayetlerin ışığında bu şekilde baktıktan sonra, bir de bu sefere katılabileceği halde katılmayanların durumuna bakalım. Bunlar, bir kısım bedevî Araplardır:

Seferden geri kalan bedeviler sana ‘mallarımız ve ailelerimiz bizi alıkoydu; Allahtan bizim için mağfiret dile’ diyecekler. Dilleriyle, kalplerinde olmayanı söylerler. De ki: Allah size bir zarar diler veya bir fayda murat ederse, artık O’nun dilemesinden kim sizi koruyabilir? Doğrusu Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”1

Tarihin hemen her devrinde bu tipleri görmek mümkündür. Sefere katılabileceği halde katılmayan bu kimseler, mal ve aile meşgalesini mazeret olarak ileri sürerler. Ama bu, geçerli bir mazeret değildir. Çünkü sefere katılanların da malları ve aileleri vardı. Geride kalanların durumu şundan ibarettir:

“Doğrusu siz, Peygamber ve mü’minler, ailelerine bir daha dönmeyecekler, sandınız. Bu, kalbinize cazip görüldü ve kötü zanda bulundunuz. Böylece, helake düşen bir topluluk oldunuz.

Kim Allah’a ve Rasulüne inanmazsa, bilsin ki, biz kâfirlere dehşet alevleri olan bir ateş hazırladık.

Göklerin ve yerin mülkü (saltanatı) Allah’ındır. Dilediğini bağışlar, dilediğini affeder. Allah, Ğafur- Rahîm’dir (bağışlayıcıdır, merhametlidir).”2

Son ayette Allah’ın bağışlayıcı ve merhametli olduğunu hatırlatmak, geride kalanları Allah’a tevbe etmeye sevk eden bir husustur.

Zafer ümidi görmedikleri seferden geri kalan bu kimseler, ganimet taksiminde önlerde yer almak isterler. Rabbanî bir düstur olan, “Hizmette ileri, ücrette geri” esasıyla yola çıkmaları gerekirken, nefsanî bir hevesle “hizmette geri, ücrette ileri” düşüncesiyle hareket ederler:

“Siz, ganimetler almak için gideceğiniz vakit, o geri kalanlar şöyle diyecekler: ‘Bırakın, biz de sizinle gelelim.’ Onlar, Allah’ın kelamını değiştirmek istiyorlar. De ki: ‘Siz bizimle gelmeyeceksiniz. Allah, daha önce hakkınızda böyle buyurdu.’ Onlar ise şöyle diyecekler: ‘Hayır, siz bizi kıskanıyorsunuz.’ Doğrusu onlar, kıt anlayışlı kimselerdir.”3

Peki, bu durumda olanlar için kurtuluş çaresi yok mudur? Bundan böyle hiç mi sefere katılamazlar?

“Seferden geri kalan o bedevilere de ki: Siz yakında güçlü-kuvvetli bir kavimle savaşa çağrılacaksınız. Ya teslim olur kurtulurlar, ya da onlarla savaşırsınız. Eğer itaat ederseniz Allah size güzel bir mükâfat verir. Eğer daha önce yüz çevirdiğiniz gibi, yine yüz çevirirseniz, can yakıcı bir azapla size azap eder.”4

Bu ayette, seferden geri kalanlara bir çıkış yolu gösterilmiştir. Müslümanların seferleri, savaşları devam edecektir. Önlerine çıkan ilk sefere katılırlar, böylece kendilerini affettirmiş olurlar. Üstelik güzel bir mükâfata da kavuşurlar. Fakat yine geri kalırlarsa, samimiyetsizliklerini gösterirler, dünyevi ve uhrevi cezalara müstahak olurlar.

Hudeybiye’ye katılmayanlar, bu bedevîlerden ibaret değildir. Bir de katılamayacak durumda olanlar vardır ki, bunlar için bir vebal söz konusu değildir:

“A’maya bir günah yok, topala bir günah yok, hastaya bir günah yoktur. Kim Allah ve Rasulüne itaat ederse, (Allah) onu altlarından nehirler akan cennetlere alır. Kim de yüz çevirirse, onu can yakıcı bir azapla azaplandırır.”5

Savaşa katılmamakla katılamamak aynı şeyler değildir. Bu ayette nazara verilenler ikinci kısımdan olup bunlara “siz neden savaşa katılmadınız?” diye dünya ve ahirette soru sorulmayacaktır.

1 Fetih, 11

2 Fetih, 12-14

3 Fetih, 15

4 Fetih, 16

5 Fetih, 17

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir