HUDEYBİYE BARIŞI

İslâm tarihinin mühim merhalelerinden biri, Hudeybiye Barışı’dır. Hz. Peygamber, hicretin 6. yılında rüyasında Kâbe’yi tavaf ettiğini görür. Bunu, sahabilerine haber verir. “Peygamberlerin rüyası vahiydir”1 esasını bilen sahabiler, bu rüyaya çok sevinirler. O sene umre için Hz. Peygamber 1400 sahabiyle Mekke’ye doğru yola çıkar. “Hudeybiye” isimli mevkie geldiklerinde, Mekke müşrikleri onları durdurur. Rasulullah, Hz. Osman’ı Mekke’ye elçi olarak gönderir. Mekkeliler, Hz. Osman’ı hapsederler. Bu haber Müslümanlara “Hz. Osman öldürüldü” şeklinde yansır. Rasulullah, bir ağaç altında sahabilerden biat alır. Sahabe, gerekirse ölünceye kadar savaşmak üzere biat eder. Hz. Osman’ın hayatta olduğu anlaşılınca, barış görüşmeleri başlar. İlk görüşmeler neticesiz kalır. Daha sonraki bir görüşmede, karşı taraf Süheyl Bin Amr’ı elçi olarak gönderince, Hz. Peygamber, Süheyl’in ismiyle tefe’ül ederek, işin kolaylaştığını söyler.2

Yapılan görüşmeler neticesinde barış anlaşması yapılır. Bu anlaşmanın mühim bazı maddeleri şunlardır:

1-İki taraf on yıl birbiriyle savaşmayacak.

2-Müslümanlar, bu sene umre yapmayacak. Diğer yıl gelip, üç gün Mekke’de kalacak ve umrelerini yapacaklar.

3-Müslümanlardan Mekke’ye iltica eden, Müslümanlara iade edilmeyecek. Fakat Mekke’den Medine’ye iltica edenler, Müslüman olsalar bile, Mekke’ye iade edilecek.

4-Arap kabilelerinden, isteyen Müslümanlarla, isteyen de Mekkelilerle müttefik olacak.3

Bu maddelerin yazılması esnasında şöyle bir olay yaşanır: Hz. Peygamber, anlaşma metninin başına Besmele yazdırmak ister, kabul etmezler. “Allah’ın rasulü Muhammed” ifadesini de yazdırmazlar. “Allah’ın Rasulü olduğunu bilsek, sana tâbi olurduk” derler. “Abdullah oğlu Muhammed” yazdırırlar.4 Sahabeler, bu olaylar esnasında büyük bir infial hali yaşarken, Rasulullah sakindir, bunları kabul eder.

Barış anlaşması maddeleri yazılmış, fakat daha imzalanmamış iken, üzerinde zincirler bulunan biri Rasulullah’ın yanına gelir. Bu, Ebu Cendel‘dir. Kendisi, karşı tarafın elçisi Süheyl Bin Amr’ın oğludur. Müslüman olduğu için zincire vurulmuş, hapsedilmişti. Bir yolunu bularak kaçar ve Rasulullah’a sığınır. Babası, anlaşma gereğince oğlunun kendilerine iadesini ister. Rasulullah, içi yanarak vermek zorunda kalır.5

Bütün bu olup bitenler, başta Hz. Ömer olmak üzere pek çok sahabiyi hayret ve dehşet içinde bırakır. Hz. Ömer, şaşırmış bir vaziyette Hz. Peygambere gelip sorar: “Ya Rasulullah, siz Kâbe’ye gideceğiz, onu tavaf edeceğiz, demediniz mi?”

Rasulullah “evet, der. Fakat bu sene yapacağımızı söyledim mi?”

Hz. Ömer, “hayır” deyince, Rasulullah “Sen Kâbe’ye varacak ve onu tavaf edeceksin” buyurur.6

Altı yıldır ayrı kaldıkları vatanlarını görmek ve umre yapmak ümidiyle yola çıkan Müslümanlar, büyük bir hayal kırıklığıyla geri dönerken, Hz. Peygamber’e vahiy gelir, Fetih Sûresi indirilir.7 Rasulullah, bunu şöyle bildirir:

“Bana öyle sûre indirildi ki, dünya ve içindeki her şeyden bana daha sevimlidir.”8

Bu sûre Hz. Peygamber’e “Feth-i Mübin” (apaçık bir fetih) verildiğini ifade ile başlar, daha sonra bu mühim olay vesilesiyle pek çok hakikatleri ifade eder.

Hz. Ömer, sûre başında geçen fetihle alakalı olarak sorar: “Ya Rasulullah, bu bir fetih mi?” Rasulullah, “evet” cevabını verir.9

Şimdi, bu sûrenin muhtevasına kısaca bakmaya çalışalım:

AYETLERLE HUDEYBİYE

“Biz, gerçekten sana apaçık bir fetih verdik.”10

Fetih, kapalılığı gidermektir.11 Hudeybiye Barışı, kapalı kapıların aralanmasını ve İslâm’ın başta Arabistan olmak üzere dünyanın her tarafına açılmasını netice vermiştir. Her şeyden önce bu anlaşma, Mekkeli müşriklerin Medine İslâm Devletini tanımaları demekti.12 Bazıları, ayette geçen fetihten muradın, iki yıl sonra gerçekleşecek olan Mekke’nin fethi olduğunu söylemişlerse de, sahabenin çoğu, bunu Hudeybiye olarak anlamıştır.13 Çünkü Hudeybiye, kendisinden sonra ortaya çıkacak fetihler silsilesinin başı ve fâtihasıdır.14 Bu barışla, her şeyden önce kalpler fethedilmiştir. Mesela, bir harp dâhisi olan Halid Bin Velid ve bir siyaset dâhisi olan, Amr Bin As, barış döneminde Medine’ye gelip Müslüman olmuşlardır.15

“Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmişlerdir. Allah’ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim ahdinden dönerse, kendi aleyhine dönmüş olur. Kim de Allah’a verdiği ahdi yerine getirirse, (Allah) ona çok büyük bir mükâfat verecektir.”16

Mekke’ye elçi olarak gönderilen Hz. Osman’ın öldürüldüğü şeklinde bir haber üzerine, Rasulullah bir ağaç altında sahabilerden biat alır. Seleme Bin Ekva’nın anlattığına göre, ölümüne biat ederler.17 Yani, gerekirse ölünceye kadar savaşacaklarına söz verirler. Cenab-ı Hak, bu şekilde biat eden sahabileri, Kur’an’da şöyle medheder:

Andolsun o ağacın altında sana biat ederlerken, Allah mü’minlerden razı oldu. Kalplerinde olanı bildi de, üzerlerine sekîne (sükûn, emniyet) indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.”18

Ayette bildirilen “yakın bir fetih”, Hayber’in fethine işaret eder.19

Bu samimi biati gerçekleştiren sahabeye va’dedilen, sadece yakın bir fetihten ibaret de değildir, kendilerine daha çok şeyler verilecektir:

“Daha pek çok ganimetler elde edecekler. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir (galiptir, hikmetin gereğini gözetir).

Allah size, elde edeceğiniz pek çok ganimetler va’detmiştir. Şimdilik bunu size peşin olarak vermiş ve insanların ellerini sizden çekmiştir. Ta ki, mü’minlere bir ibret olsun ve (Allah) sizi doğru bir yola sevketsin.

Size, henüz elinizin ermediği, fakat Allah’ın (ilmen) kuşattığı başka şeyleri de vadetmiştir. Allah, her şeye kadirdir.”20

Bu ayetler, Müslümanların Hudeybiye ile başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan fetihler silsilesine işaret etmektedir.21 Tarih, bu hakikatin örnekleriyle doludur.

Hudeybiye’de, küçük bir olay dışında savaş olmamıştır. Şayet savaş olsaydı ne olurdu? Ne olacağını biz bilemeyiz ama ilmi her şeyi kuşatan Allah elbette bilir. Ne olacağını şöyle bildirir:

“Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı, arkalarını dönüp kaçarlardı. Kendilerini koruyacak ne bir dost bulurlardı, ne de bir yardımcı.

Allah’ın öteden beri devam edegelen sünneti (kanunu, âdeti) böyledir. Sen, Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.

O (Allah) ki, Mekke vâdisinde sizi onlara karşı galip kıldıktan sonra, onların ellerini sizden, sizin de ellerinizi onlardan çekti. Allah, bütün yaptıklarınızı görendir.”22

Müslümanlar Hudeybiye’ye geldiğinde, müşriklerden bir grup baskın yapmak ister. Müslümanlar, bunlardan yetmiş tanesini kıskıvrak yakalayıp Rasulullah’a getirirler. Rasulullah, savaş için gelmediklerinin bir alameti olarak bunları serbest bırakır.23

“Onlar, o kimselerdir ki, Allah’ı inkâr ettiler. Sizi ve Kâbe’ye adanmış kurbanları Mescid-i Haram’dan alıkoydular. Şayet kendilerini henüz tanımadığınız mü’min erkeklerle mü’min kadınları bilmeyerek ezmek suretiyle bir vebalin altında kalmanız ihtimali olmasaydı, (Allah savaşı önlemezdi.) Allah dilediğini rahmetine mazhar kılacaktır. Eğer onlar ayrılsalardı, o kâfirleri can yakıcı bir azapla azaplandırırdık.”24

Müslümanlar, Kâbe’de kurban edilmek üzere yanlarında yetmiş kurbanlık getirmişlerdi.25 O yıl umre yapılamayınca, bu kurbanlar mahalline varamamış oldu.

Ayetten anlaşıldığına göre, Mekke’de Müslümanlar da bulunmaktadır. Bunlar, Müslüman olmakla beraber, müşrik toplum içerisinde kendilerini belli etmeden yaşamaktadır. Şayet bir savaş olsa, Müslümanlar bunları da öldürebileceğinden, İlâhî hikmet savaşın çıkmasına izin vermemiştir. Savaş olmamasının bir hikmeti de, “Allah dilediğini rahmetine mazhar kılacaktır” ifadesiyle gösterilmiştir. Nitekim iki yıl sonra Mekke, kılıç kullanmadan fethedilmiş, Mekkelilerin tamamına yakını İslâm’a girerek, Allah’ın rahmetine mazhar olmuşlardır.26

Mekke müşriklerinin, Müslümanları Kâbe’yi ziyaretten alıkoymaları, anlaşma esnasında besmele yazdırmamaları gibi halleri “cahiliye hamiyeti”nden başka bir şey değildir:

“Hani, o kâfirler, kalplerindeki hamiyeti, cahiliye hamiyeti yapmışlardı da, Allah, Peygamberine ve mü’minlere sekîneti (emniyet halini) indirmiş ve onlara takva kelimesini ilham etmişti. Onlar buna layık ve ehil idiler. Allah, her şeyi bilendir.”27

İnsanda bulunan hamiyet (gayret) duygusu, ya Allah yolunda kullanılır, ya da başka yollarda. Başka yollarda kullanılan hamiyet, bir cahiliye hamiyetidir. Hak’tan uzaklaşmak, hak yolda gidenlere engel olmak şeklinde tezahür eder.

1 Buhari, Vudu, 5

2 İbn Kesîr, VII, 333; İbn Hişam, III, 331

3 İbn Hişam, III, 332

4 Müslim, Cihad, 93

5 İbn Hişam, III, 333; İbn Kesîr, VII, 334

6 İbn Kesîr, VII, 334

7 Müslim, Cihad, 97

8 Ebu Hüseyn Vâhidi, Esbabü’n-Nüzul, Daru’l- Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut, 1991, s.398

9 Müslim, Cihad, 94

10 Fetih, 1

11 İbn Manzur, I, 536-537

12 Berki, s. 324

13 Buhari, Megazi, 35

14 Yazır, VI, 4405

15 Nursî, Lem’alar, s.29

16 Fetih, 10

17 Buhari, Megazi, 35

18 Fetih, 18

19 Beydâvî, II, 410; Alusî, XXVI, 108

20 Fetih, 19-21

21 İbn Kesîr, VII, 323

22 Fetih, 22-24

23 İbn Kesîr, VII, 323

24 Fetih, 25

25 İbn Kesîr, VII, 325

26 Alusî, XXVI, 115

27 Fetih, 26

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir