GÜNÜMÜZ CİHAD MESELELERİ

-İslamic Terrorism nedir?

İslamic Terrorism” (İslamî terör) ifadesi, kendi terörlerini gizlemek isteyen bir kısım küresel güçlerin İslam’a ve Müslümanlara attıkları çirkin bir iftiradır. Nasıl ki “yuvarlak bir kare” ifadesi kendi içinde çelişik ve tutarsızdır. Çünkü bir şey yuvarlaksa kare olamaz, kare ise de yuvarlak olamaz. Benzeri bir garabet “İslamî terör” ifadesinde vardır. İslam ve terör, yan yana getirilemez, bir Müslüman asla terörist olamaz. Terörü ortadan kaldırmayı hedefleyen bir dinin terörle anılması sadece ve sadece bir algı yönetimidir.

-Ülke dâhilinde yapılacak cihadla dışa karşı yapılacak cihad aynı mıdır?

Bunlar aynı şeyler değildir. Ülke dâhilinde cehalete, fakirliğe, ihtilafa, ahlaksızlığa… karşı cihad edilir. Mesela ülke dâhilinde bazıları zararlı fikirlerle zihinleri teşviş edebilirler. Sosyal medya ile, konferans ve sempozyum gibi etkinliklerle bu fikirlere karşılık verilir. Ama dışardan bize silahlı bir saldırı varsa silahla mukabelede bulunulur.

-Ortak yaşamayı nasıl öğrenebiliriz?

İnsan sosyal bir varlıktır. Ortak yaşamak ise hayatın bir realitesidir. Toplum yeknesak bir görüntüde değildir; ırk, din, mezhep, düşünce akımları gibi farklılıklara sahiptir. Bu farklılıkları renklilik ve zenginlik olarak görmek, ortak yaşamın altın formülüdür. Tek renk olsaydı, dünyamız bu kadar renkli olmazdı, tek düşünce olsaydı fikrî hareketlilikler gerçekleşmezdi…

Bizler üç kıtada hükmetmiş bir ecdadın torunları olarak genetik kodlarımız itibarıyla aslında ortak yaşamayı bilen bir toplumuz. Ecdadımız o kadar farklı din ve kültürleri, farklı millet ve mezhepleri uyum içinde bir arada tutabilmiştir. Şimdi bize düşen, bu mirası devam ettirmektir.

-Tasavvufi akımlar insanı miskinleştirme faaliyet midir?

Sahih tasavvufi akımlar düsturlarını Kitap ve Sünnetten almış manevi birer terbiye merkezidir. Tasavvufi anlamda miskin, engin tevazu sahibi kişidir. Bu manasıyla bu akımların insanı miskinleştirdiğini söyleyebiliriz.

Tasavvufun mümtaz simalarından Yunus Emre, şiirlerinde kendisinden zaman zaman “Miskin Yunus” diye bahseder. Mesela şöyle der:

Miskin Yunus biçareyim.

Baştan ayağa yâreyim.

Dost ilinden avareyim

Gel gör beni aşk neyledi.”1

Ama kelimenin şimdiki kullanımına göre bu akımların insanı miskinleştirdiklerini söylemek, onlara iftira olur. Tasavvuf ehli insanlar genelde gündüz işindedir, akşamları ise dergâha gider, manevi bir eğitim alır. Bu eğitim, onu sıradan biri olmaktan çıkarır, kâmil bir insan olmanın yollarını öğretir.

-Gayr-i Müslimlerle yaptığımız anlaşmaları keyfi olarak bozabilir miyiz?

Müslüman, dosdoğru ve güvenilir kimsedir ve öyle olmak zorundadır. Kiminle anlaşma yapmışsa o maddelere uyar, keyfi olarak bunları ihlal edemez. Cenab-ı Hak müşriklerle ilgili bir durumu bildirdiği yerde şöyle der:

Müşrikler için Allah nezdinde ve Rasulü nezdinde nasıl bir ahit/söz olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna. Onlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah, müttakileri sever.”2

-Yahudi ve Hristiyanlarla teşrik-i mesai yapılabilir mi?

Onlarla iyi komşu olmak, ticaret yapmak gibi beşeri münasebetler Hz. Peygamber zamanında yapıldığı gibi, sonraki dönemlerde de devam ettirilmiştir. “Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin”3 ayeti, onlarla beşerî ilişkilere mani değildir. Hatta ehl-i Kitaptan kız almak, Kur’an’da yer alan bir hükümdür.4

Hatta değil ehl-i kitap olanlarla, Hint ve Çin’deki şirk inancına sahip olanlarla bile ticari ilişkiler kurulabilir. Ancak onlardan kız almak caiz değildir.

-Dinler arası diyalog olur mu?

Dinler” soyut birer kavram olduğundan, dinler arası diyalog değil, değişik dinlere mensup kimselerin diyalogu olur. Bu da değişik vesilelerle bir araya gelip meselelerini görüşmeleri, birbirleriyle tanışmaları, medeni bir şekilde tartışmalarıdır.

Kur’anın şu ayetini bu bağlamda değerlendirebiliriz:

De ki: Ey ehl-i kitap! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiç bir şeyi şerik kılmayalım. Allah’ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin.”5

Diyalogun mukabili monologdur. Diyalogda iki taraf bir araya gelir, meselelerini konuşurlar. Monologda ise tek taraf kendi arasında diğer tarafı değerlendirir.

1980 li yıllardan günümüze kadar hayli gündemimizde olan Dinler arası diyalog, esas itibarıyla Vatikan’ın bir projesidir. Vatikan’ın misyonerlik faaliyetleriyle dünyanın her tarafında Hristiyanlığı yaymaya çalıştığı gözler önünde olan bir gerçektir. Bu projeyi de kendi gayelerine yönelik olarak ortaya koydukları anlaşılmaktadır. Onların oyunlarına alet olmadan bir araya gelip bu tür toplantıları fırsata çevirmek mümkündür. Bunu bir nevi iki pehlivanın meydan güreşine benzetebiliriz. Tecrübelerle de görüldüğü üzere, bu tür toplantılarda insafa gelip İslam’a yönelenler sayıca hiç de az değildir. Vatikan’ın Türkiye’de dini görünümlü bir grubu kendi gayelerine hizmet ettirmekte kullanmaya çalışması, “diyalog kötüdür” şeklinde bir genellemeye yol açmamalıdır. Aynı dünyada yaşadığımız değişik din mensuplarıyla zaman zaman bir araya gelmek, meselelerimizi karşılıklı olarak anlatıp müzakerede bulunmak, medeni insan olmamızın bir gereğidir.

-Ehl-i kitaba ne ölçüde güvenebiliriz?

Tarihte yaşanan Haçlı Seferleri misali pek çok ihanet olaylarını nazara aldığımızda, ayrı dünyaların insanlarının haklı olarak birbirlerine tam güvenemeyecekleri anlaşılır. Bu bağlamda “İhtiyatlı olunuz!”6 ayetini hatırlayabiliriz. Belki de bu ayetten mülhem olan “hüsn-i zan, adem-i itimat” prensibini onlarla ilişkilerimizde esas alabiliriz. Yani hüsn-i zanda bulunmakla beraber kendilerine tam da itimat etmez, tedbirimizi alırız.

Onlardan da mutlaka kaliteli ve sözünde durur kimseler vardır. Kur’an-ı Kerim, onların hepsinin bir olmadığını beyanla şöyle bildirir:

Onların hepsi bir değildir. Ehl-i kitap içinde istikametli bir topluluk vardır. Bunlar gece boyunca Allah’ın âyetlerini okurlar, secdeye varırlar. Allah’a ve ahiret gününe iman ederler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar. İşte onlar salihlerdendir.”7

-Yahudiler seçkin millet mi?

Yahudiler, tarihin köklü milletlerinden biridir. Günümüzde de sayıları az olmakla beraber dünya çapında etkileri olduğu, özellikle de bilim, sanat, medya, banka sektörlerinde belirleyici konumda bulundukları gözler önündedir. Kur’an-ı Kerim onların bir özelliğine şöyle dikkat çeker:

Ey Benî İsrail! Size verdiğim nimetimi hatırlayın. Sizi âlemlere üstün kıldığımı da.”8

Âlemlere üstün kılınmaları, kendi zamanlarındaki insanlara üstün kılınmalarını ifade eder. İlim, iman ve salih amelle devam ettikleri sürece iltifata mazhar oldular. Allah, onlardan pek çok peygamber ve âdil hükümdar getirdi. Ancak nankörlük yaptıklarında zillete düştüler. 1948 e kadar 2000 yıl boyunca devletsiz kaldılar, bir nevi “dünya vatandaşı” olarak her tarafa dağıldılar.

-Arz-ı mev’ud Yahudilerin midir?

Arz Allah’ındır, arz-ı mev’ud (vadedilmiş topraklar) da bir dönem onların olmuştur.

Hz. Musa, kavmine şöyle der:

Ey kavmim! Allah’ın size yazdığı arz-ı mukaddese girin.”9

Ayetteki “Allah’ın size yazdığı” ifadesi, buraların tapusunun daimi olarak onlara verildiği şeklinde anlaşılabilir. Lakin bu, iman ve itaat şartına bağlıdır. Çünkü isyanlarından sonra oranın kendilerine haram kılındığı belirtilmiştir.10

Arz-ı Mev’ud’un sınırları çok da net olmamakla birlikte, bir görüşe göre Nil’den Fırat’a kadar olan sahayı içine almaktadır.

-Masonlar çok mu güçlü?

Masonluk, Yahudi merkezli bir yapılanmadır. Yahudiler 2000 yıldan bu yana dünyanın hemen her tarafında azınlık olarak yaşamışlar, bunu fırsata çevirerek kendi aralarında teşkilatlanmışlar, dünya çapında etkisi olan lobiler meydana getirmişlerdir. Güçlü bir yapı oldukları, dünya çapındaki faaliyetlerinden görülmektedir. Ama bu “artık her şey onların kontrolünde, her şeyi onlar belirliyor, bize yapacak bir şey kalmamış” şeklinde de anlaşılmamalıdır. Bu bir yarıştır, onlar ellerinden gelen gayreti göstermektedir. Ehl-i iman da en az onlar kadar çalışmalı, gerekli olan her alanda sahada en önde olmaya gayret etmelidir. Onları çok güçlü, kendimizi ise çok zayıf görmek ve göstermek, masonların bir oyunu olsa gerektir. İki milyara yakın nüfusa sahip İslam Dünyasının, otuz milyon civarında olan Yahudilerin teşkilatları karşısında acze düşmesi, dinin izzetiyle asla bağdaşmaz!

Mesela masonların önemli faaliyet alanlarından biri film sektörüdür ve Hollywood büyük ölçüde onların elindedir. Ayrıca, günümüzde çok öne çıkan ve küresel bir güç olarak milletleri etkileyen sosyal medya ağları ağırlıklı olarak onların elindedir.

Ama günümüzde ülkemizde çekilen Ertuğrul ve Payitaht gibi dizilerimizin dünyanın pek çok ülkesinde gösterilmesi, iyi çalışmak şartıyla onlarla yarışabileceğimizi, hatta geçebileceğimizi göstermektedir. Sosyal medya alanında da gerekli alt yapılarla bu küresel güçle rekabet eder hale gelmek mümkündür.

Filistin’e yardım görevimiz midir?

Bir mü’min, gittikçe genişleyen iç içe halkalar misali sorumluluklar taşır. O, her şeyden önce kendine karşı sorumludur. Sonra ailesine, akrabalarına, içinde yaşadığı topluma ve en geniş dairede ise bütün insanlara karşı irili ufaklı görevleri vardır. Öyle ki dünyanın öte ucunda gayr-i Müslim bir kısım insanlar zorluklara ve haksızlıklara maruz kalsa bir mü’min en azından onların bu halinden dolayı ızdırap duyar ve onlara duacı olur, elinden geliyorsa maddeten de yardım eder.

Hz. Peygamber, mü’min birinin diğer mü’minlere karşı sorumluluğuna şöyle dikkat çeker:

Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuz kalır, ateşi yükselir.”11

Bu hadis çerçevesinde baktığımızda Filistin’de olup bitenlerin de elbette bir mü’mini ilgilendireceği gayet açıktır.

Kaldı ki, oralar 400 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Ecdadımız, çöküş döneminde bile oraları Yahudilere teslim etmedi, İsrail Devleti ancak Osmanlı sonrasında 1948 de kurulabildi. Yahudiler Filistin topraklarını kendi ecdatlarının malı olarak görmekte, bundan dolayı her türlü yolu ve mezalimi mubah sayarak Filistinlileri ortadan kaldırmaya çalışmaktadırlar. İsrail bayrağında iki mavi çizgi vardır. Bunların Fırat ve Nil nehirlerini temsil ettiği kabul edilir. Yahudilerin kabulüne göre bu iki nehir arası Allah tarafından kendilerine verilmiştir. Öyle görülüyor ki, hedefleri Filistin’le sınırlı olmayıp Mısır, Suriye, Irak ve Türkiye’nin Güneydoğusunu da içine alacak genişliktedir. 1990 lı ve 2000 li yıllarda Irak’ta ve 2011 den bu yana Suriye’de yaşananlar bunu açıkça göstermektedir. Dolayısıyla, ülkemiz insanının kendi vatanında huzur içinde yaşaması, Filistin’in İsrail karşısında muvaffak olmasına bağlıdır. Faraza böyle bir şey olmasa da, mazlum Filistin halkına destek olmamız her hal ü kârda vazifemizdir.

Filistin’deki intihar saldırısı olayları dinimize göre nasıl değerlendirilmelidir? İntihar saldırısı dinimizce caiz midir?

Kadı Beydavi, savaşın son çare olduğunu söyler.12 Yani elden geldiğince savaştan uzak kalınmaya çalışılır. Kur’an, “Sulh, hayırlıdır”13 der. Gerçi bu hüküm aile problemlerini barış yoluyla çözmek bağlamında gelmiştir. Ama savaşa yol açan durumlarda da mümkünse barış yoluyla meseleleri halletmenin öncelikli tercih olması hususunda bize rehberlik eder.

Esas olanın barış olduğuna dikkat çektikten sonra, intihar saldırısı ile ilgili şöyle diyebiliriz:

Herhalde savaşta da en son başvurulacak bir durum, intihar saldırısıdır. Çünkü normal şartlar altında savaşta bile ölmek değil, hay olarak geri dönmek istenir. Mesela Cenab-ı Hak şöyle bildirir:

“Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”14

Normal şartlar altında başkasını öldürmek caiz olmadığı gibi, kişinin kendini öldürmesi veya göz göre ölüme atması da caiz değildir. Ancak, “genel kuralların genelde istisnaları olduğu” gibi, bu meselenin de çok özel şartlarda bazı istisnaları olabilir. Şöyle ki:

Savaş esnasında bazı durumlar bazı fertlerin kendilerini feda etmesini zorunlu kılabilir. Mesela düşmana ait bir cephanelik vardır, bunun havaya uçurulması savaşın seyrini değiştirecek bir öneme sahiptir. Böyle bir durumda yiğit bir Müslümanın gönüllü bir şekilde kendini feda etmesi dinen caiz olur, hatta vacip bir hale gelir. Ancak hiçbir stratejik önemi olmayan yerlerde böyle intihar saldırıları yapılması elbette uygun değildir.

Filistin’deki olaylara baktığımızda, bu kuralın zaman zaman çiğnendiğini görmekteyiz. Savaş kuralları açısından masum sayılan sivillerin bulunduğu meydanlarda da intihar saldırısı yapıldığı görülmektedir. Bunu dinen tasvip etmek elbette düşünülemez. Böyle bir durum İslam’ın bir terör diniymiş gibi algılanmasına, Müslümanların da çoluk çocuk demeden suçsuz insanları öldürüyorlarmış gibi anlaşılmasına yol açabilmektedir. Böyle bir algıya sebebiyet vermemek ve karşı tarafa haklılık kazandırmamak lazımdır.

İsrail Devleti her türlü teknolojik destekle beraber hiçbir kural tanımadan Filistinlilere saldırırken, Filistinlilerin tümüyle kurallara göre bir mücadele yapmasını ne derece bekleyebiliriz? Savaş ortamı olduğu cihetle bazı cüzi hukukların göz ardı edilmesi normal görülmez mi?

Onlar kendilerine yakışanı(!) yaparken, bir Müslüman da elbette kendine yakışanı yapar. Selahaddin Eyyubi, yaklaşık yüz yıllık bir Haçlı işgalinden sonra Kudüs’ü fethettiğinde esirleri öldürtmedi, onları serbest bırakıp istedikleri yere gidebileceklerini söyledi. Hâlbuki Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiklerinde çoluk çocuk, kadın ihtiyar demeden toplu katliam yapmışlardı. Başkalarının taşkınlıkları, bizim de taşkınlık yapmamıza bir gerekçe olamaz.

-Müellefe-i kulüb günümüzde var mıdır?

Zekâtın verilme yerlerinden biri, müllefe-i kulübdür.15 Yani gönülleri İslam’a ısındırılması ümit edilen kimselere -velev maddi imkânları iyi de olsa- zekât verilebilir. Hz. Ömer kendi devrinin şartları içinde bunu uygulama lüzumu hissetmemiştir. Ama bu sonraki devirlerde bu fon işletilemez anlamına gelmez.

Mesela günümüzde Batı ülkelerinde İslamafobi denilen İslam’dan korkmak, Müslümanları terörist gibi algılamak vardır. Bir kısım vakıflarımızın ve düşünce kulüplerimizin buralardan insaflı elitleri davet edip İslam’ın güzelliğini yerinde görmelerini sağlamak güzel bir hizmet olur. Keza ülkemiz dâhilinde İslam’a mesafeli nice sanatçı, yazar gibi elitler vardır. Yapılan güzel organizelere masraflarını karşılayarak böyle kimselerin de davet edilmesi, İslam’a ısınmalarına vesile olabilecektir. Bunu bir rüşvet gibi görmek yerine insan kazanma sanatı olarak değerlendirmek gerekir.

Huneyn savaşı sonrasında pek çok ganimet elde edilir. Hz. Peygamber, bu ganimetlerden mühim bir kısmını, İslam’a yeni giren veya girme aşamasında olanlara verir.16

Onun bu uygulaması Medineli bazı Müslümanlarda hafiften bir hoşnutsuzluk meydana getirir. Bunun üzerine Rasulullah, şöyle der:

“Başkasını daha çok sevdiğim halde, bazı kişilere fazla verişim onların yüz üstü cehenneme atılmaları endişesini taşıdığımdandır. Küfürden daha yeni dönmüş bu insanları İslam’a ısındırmak istiyorum. İstemez misiniz, bir kısım insanları bazı mallarla dönerken, siz Allah’ın Rasulüyle dönesiniz?! 17

-Zenginlerimiz her yıl hac ve umreye gideceklerine, bu paraları ülke dâhilinde cihada harcasalar daha iyi değil mi?

Peygamber Efendimiz bir defa hac, bir defa da umre yapmıştır, zenginlerimizin de bunu esas almaları elbette isabetlidir. Ancak meşru dairede yapılan bir şeye “hayır böyle yapma!” demek de uygun olmaz. Hatta hac ve umreye gitmeseler Paris’e, Hawaii’ye gidecek olan bazı zenginlerimizin fırsat buldukça hac ve umreye gitmelerinde fayda vardır Çünkü kalpleri yumuşar, döndüklerinde zekât ve sadakalarını daha cömert bir şekilde verirler.

– Türkiye’de de muhtaçlar varken, zekâtı ve kurban bağışını dış ülkelere göndermek ne derece doğrudur?

Türkiye seksen milyonu aşan nüfusuyla dünyanın yüzde bir insanının yaşadığı bir ülkedir. Ama koca Osmanlı Devletinin bakiyesi olması ve özellikle de son zamanlarda elde ettiği başarılarla İslam Dünyasının göz bebeğidir. Oralardaki ihtiyacı olan kardeşlerimiz bizden yardım da beklemektedir. Meşhur deyimiyle söylersek “Türkiye, Türkiye’den büyüktür.” Türk Hava Yollarının dünyada en fazla farklı noktalara uçan havayolu firması olması, sınırlarımızla sınırlı olmadığımızın bir göstergesidir. Kendi halimizde bir ülke olsak zaten bizden bir beklentileri olmazdı. Ama küresel bir güç isek -ki öyleyiz- oralardaki insanların da üzerimizde hakları vardır.

Kaldı ki, sadece zekâtını veren biri cömert sayılmaz. Ülke dâhilinde zekât miktarını veren birinin sadaka olarak da dışa açılması, alicenaplığın bir gereğidir.

-BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ve Yeni Dünya Düzeni gibi fikirlere bizde alternatif var mı?

Din bize çok yüksek hedefler gösterir. Bir Müslüman kendi evini tanzimden sorumlu olduğu gibi, büyükçe bir ev durumunda olan dünyayı tanzimden de sorumludur. Mesela âyet şöyle bildirir:

“Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın.”18

Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:

1- Fitnenin kökünü kazımak.

2-Allah’ın dinini hâkim kılmak.

“Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar” ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükûneti sağlamak, Müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i müslim bir devlet, bir başka gayr-i müslim devlete zulmetse, Müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara hadlerini bildirmelidir.

Âyet, İslâm’ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihaî hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevk eder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvî mefkûreler sahibi kişiler haline getirecektir.

Buna bir hüsn-i misal olarak Hz. Zülkarneyn’i hatırlayabiliriz. O, dünyanın doğusuna, batısına gitmiş, gittiği yerlere adaleti götürmüş, mazlum milletleri zalimlerin saldırısından kurtarmıştır.

-Küresel güçlere karşı nasıl cihad etmeliyiz?

Bu, daha çok İslam Devletlerine bakan bir sorudur. Küresel güçler, dünyayı yönetmeye talip olan ve bunun gerçekleşmesi için de her türlü dalavereyi çevirmeye, her türlü ayak oyununu oynamaya hazır olan derin yapılardır. Buna bir nevi “derin dünya devleti” diyebiliriz.

Dünyada altı büyük güç -Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Çin, Japonya, Rusya ve bir potansiyel olarak Hindistan- ön planda görülmektedir. 2020 yılı itibarıyla elliden fazla İslam ülkesi ve bu ülkelerde yaşayan iki milyara yakın nüfus, en büyük bir güç olma potansiyeline sahiptir. Ama İslam Dünyasının dağınık bir görünümü vardır. Küresel güçler, tarihten çok yakından tanıdıkları Müslümanlardaki gücü bildiklerinden, onların bir araya gelmemesi için her türlü oyunlarını oynamaktadır. Bu oyunları bozmanın en etkili yolu ise İttihad-ı İslam, yani “İslam Birliğidir.” Şüphesiz bu birlik, bütün İslam ülkelerinin tek bayrak altında toplanması demek olmayıp siyasi, askeri, ekonomik, kültürel… işbirliği anlamındadır. II. Dünya savaşında Almanya ve İtalya birleşip, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya büyük zarar verdikleri halde, bugün hepsi aynı Avrupa Birliği çatısı altında bir araya gelmişlerdir. Onlar, ciddi problemlere rağmen kendi aralarında birleşirlerken, İslam Dünyasının bölük pörçük olması elbette hoş bir durum değildir. İslam Dünyası kendi aralarındaki “sinek ısırması” türünden problemleri bırakıp, onları yutmak isteyen yılanlarla uğraşmalıdır. İslam Birliğinin en büyük alt yapısı “ümmet şuuru”dur. Ümmet şuuru, “ben”i aşıp “biz”e geçişin adıdır. Kabilecilik, aşiretçilik, ırkçılık gibi fikirlerden sıyrılıp “büyük düşünmenin” bir merhalesidir.

Şunu unutmamak lazımdır: Haçlı seferleri “medeniyet” adı altında devam etmektedir. Bu saldırıların karşısında mütesanit bir blok oluşturmadan durabilmek pek de mümkün görülmemektedir.

Müslümanların idarecileri, bir köy halini almış koca dünyamızda Müslümanlara yönelik tehlikeleri tam bir basiretle görmeli, bu konuda halkı uyarmalı ve yönlendirmeli, ayrıca bu güçlere karşı alternatif üretebilmelidir.

– Cihad konularında mehdinin yeri nedir?

Mehdi, ehl-i beytten Allah’ın hidayetine mazhar ve insanların hidayetine vesile olan kişi anlamında olup, kıyamet öncesi ümmet-i Muhammed’e rehberlik yapacak olan şahsiyettir. Ahir zamanın küfür cephesinde Lenin, Mao gibi bazı önderler çıktığı gibi, iman cephesinde bunlara mukabele edecek önder zâtlar çıkmaktadır ve çıkacaktır. Mehdi, bunların en üst makam sahibi olanlarıdır.

Tarih boyunca hemen her toplumda “muhallıs: kurtarıcı kişi” manasında bir Mehdî beklentisi yaygın bir şekilde süregelmiştir. Bu, insanları geleceğe ümitle bakmaya sevkedebilecek beklentidir.

Rivayetlere göre ahir zamanda Ehl-i Beyt’ten bir zat ortaya çıkacak, Müslümanlar kendisine biat edip, etrafında toplanacak ve bu şekilde toparlanacaklardır.19

-Tarih boyunca ve günümüzde mehdi adıyla o kadar şarlatanlar çıktı ki, bunu kabul etmemek daha sağlıklı gibi görünüyor?

Sahte paraların olması, aslında gerçeğinin olduğuna bir işarettir. Burada ele aldığımız şekliyle bir mehdi kabulünün dinimize ve dünyamıza bir zararı yoktur, bilakis faydaları vardır. Tarih, hemen her devirde “kurtarıcı” şahıslara şahit olmuştur.

-Mehdi konusu akideye dahil midir?

Hayır, dahil değildir. Çünkü bu konuda Kur’anda açık bir hüküm yoktur. Müslümanlar arasında da bu konuda tam bir ittifak söz konusu değildir. Mehdiyi şahıs olarak belirlemek zordur. Hemen her hizip, kendi üstadını veya şeyhini veya liderini mehdi görme temayülündedir.

Mehdi kabulü insanları tembelliğe sevketmez mi?

Aliya İzzetbegoviç, “mehdi, bizim tembelliğimizin adıdır” der. Ancak bu, mehdi manasını reddetmek olarak görülmek yerine, “mehdinin geleceğini kabul etmek, bizi tembelliğe sevk etmemeli” anlamında değerlendirilmelidir.

İnsanımıza düşen, herkesin kendi vazifesini yapmasıdır. Said Nursi sürgünde iken, saf gönüllü bir zât kendisine “hocam üzülmeyin, demiş. Mehdi gelecek, her şey düzelecek.” O ise şöyle karşılık vermiş: “Mehdi geldiğinde seni vazife başında bulsun!”

-Şayet mehdi gelirse “bir süpermen” olarak mı gelecek. İcraatları hep harika mı olacak?

Sebepler dünyasında yaşadığımız cihetle böyle bir şey söz konusu değildir. Mehdinin elinde “sihirli bir değnek” olmayacaktır. Peygamber Efendimiz nasıl sebeplere müracaatla mücadelesini yapmışsa, Mehdi dahi Peygamberimizin ümmetinden seçkin bir zat olarak sebepler dairesinde mücadelesini yapacaktır.

Köylerimizden birinin köprüsü yıkılmış, köylüler kaymakamlığa müracaat etmişler. Uzun bir müddet geçtikten sonra kaymakamlık bir mühendis göndermiş. Mühendis, köylüleri toplayıp “köprüyü beraber yapacağız” demiş. Herkese tek tek nasıl yardımcı olabileceğini sormuş. Traktörü olanı taş taşımakta kullanmış, kazması olanı taş çıkarmakta… Herkesten bir şekilde istifade etmiş. Kısa zamanda köprü, eskisinden daha sağlam olarak bina edilmiş. Köylüler şaşırıp kalmışlar, “bunu aslında biz yaptık. Böyle yapmayı neden daha önce akıl edemedik?” demişler. İş bitince sevgi ve saygıyla “kurtarıcı mühendisi” uğurlamışlar.

Her halde mehdinin icraatları da böyle olacak. Bazılarının dinamitleyip havaya uçurdukları maziyle bağlantımızı sağlayan köprüyü yeniden yapacak. İnsanımızın tam harekete geçmeyen potansiyel enerjisini açığa çıkaracak. Herkesi kabiliyetleri doğrultusunda istihdam edecek. Böylece karanlık gecelerden nurlu sabahlara çıkılacak, umumi bir hidayet gerçekleşecek.

1 Sabahattin Eyüpoğlu, Yunus Emre, Cem Yay. İst. 1976. s. 121

2 Tevbe, 7

3 Maide, 51

4 Maide, 5

5 Âl-i İmran, 64

6 Nisa, 71

7 Âl-i İmran, 114

8 Bakara, 47

9 Maide, 21

10 Bkz. Maide, 26

11 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66.

12 Beydâvî, II, 211

13 Nisa, 128

14 Bakara, 195

15 Bkz. Tevbe, 60

16 İbn Hişam, IV, 135-136

17 Cessas, III, 182

18 Enfal, 39

19 Mesela bkz. Müslîm. İmare 7; Tirmizî, Fiten, 46, 52; İbn Mâce, Fiten, 34; İbn Hanbel V-90,93.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir