-“İslam Devleti” tabiri ne derece doğrudur? İslam’ın devleti olur mu?
Bundan murat, Müslümanların kurduğu devlettir. Benzeri bir durum “İslam Felsefesi” için geçerlidir. İslam Felsefesi demek, Müslümanların yaptığı felsefe demektir. Yoksa -faraza- İbn Rüşdün felsefesini doğrudan İslam’ın felsefesi olarak görmek gerekir. Bu ise doğru değildir. Şahısların hatalı görüşlerini İslam’a mal etmek doğru olmadığı gibi, şahısların idare ettikleri devleti İslam’ın devleti olarak görmek de doğru değildir.
-İslam’da belli bir devlet modeli var mıdır?
Devlet, bir insan topluluğunun, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde egemenlik sağlamasıyla meydana gelen ve tüzel kişiliğe sahip olan bir teşkilatlanmadır. Ailenin belli kurallar çerçevesinde idare edilmesi misali, vatan da milli bir hanedir. Bu milli hanenin idare kuralları devlet tarafından belirlenir ve uygulanır. Bu kuralların farklılığına göre devlet “demokratik, teokratik, laik, monarşik…” gibi isimler alır.
Necip Fazıl “İslam’da idare şekli yok, idare ruhu vardır” der.1 İslam’da belli bir devlet modeli yoktur. Buna bir isim vermek yerine, yönetim şekli ne olursa olsun her zaman gerekli olan kurallar manzumesi söz konusudur. Mesela:
-Devlet tek kişinin yönetimine terk edilmemeli, işler şûra ile yani meşveret edilip ortak akılla düşünülerek idare edilmelidir.2
-İşler adaletle yürütülmelidir.3
– Görevler ehil olanlara verilmelidir.4
– Adam kayırma olmamalı, ırka dayalı değil, insan olmaya dayalı işler yapılmalıdır.5
Daha bunlar gibi nice esaslar Kitap ve Sünnette yer almaktadır. Bu “çerçeve esaslar” âdeta bir anayasa hükmünde devletin işleme sistemini belirlemekte ve yönlendirmektedir.
-Babadan oğula geçen saltanat ne derece İslam’a uyar?
Babadan oğula geçen saltanat sistemi, İslam’ın belirlediği bir idare şekli değildir. Şöyle ki:
Hz. Peygamber, peygamberliği yanında Medine Site Devletinin devlet başkanı idi. O, kendisinden sonra yerine geçecek kimseyi ismen belirlememiş, bunu ümmetinin tercihine bırakmıştır. Vefatından sonra ilk dört halife, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçimle iş başına geldiler. Hulefa-i Raşidin denilen bu zatlar, ümmetin önde gelenlerinin uygun görmesiyle seçilmişler, diğer insanların da gelip biat etmeleriyle umumi teveccühe mazhar olmuşlardır.
Devamında kurulan ve 90 yıl kadar süren Emevilerde ise iş babadan oğula geçen saltanata dönmüş,6 aynı durum daha sonraki Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı gibi İslam devletlerinde de devam etmiştir.
İslam Dünyasında hilafetin saltanata dönüşmesi zihinleri meşgul eden bir durumdur. Problemin hallinde şu iki noktaya dikkat çekmekte yarar görüyoruz:
1- İslam dünyasında babadan oğula geçen saltanatın olduğu o dönemlerde dünyanın hemen her yerinde benzeri bir sistem vardı. Hatta günümüzde bile İngiltere, Belçika gibi bazı Batılı ülkeler, Osmanlının son zamanındaki meşrutiyet sistemini devam ettirmektedir. Bu sistemde kral sembolik de olsa en üst idari mekanizmada bulunur, parlamento ise kanunları çıkarır, hükümet de icraat yapar.
2- Saltanat sistemi İslam’a dayandırılamaz, ama şu da göz ardı edilemez: Bu sistemde gelenlerin çoğu İslam’a hizmet etmişlerdir. Kanaatimizce, saltanat sistemini İslamî görmek uygun olmadığı gibi, sırf saltanat sebebiyle kıymetli idarecileri İslam dışı değerlendirmek de uygun değildir.
İslam Devleti teokratik bir sistem midir?
Teokratik devlet sistemi, dine dayalı idare şeklidir. Mesela Vatikan teokratik bir devlettir. Halifeliği bir yönüyle Hristiyan dünyadaki papalığa benzetebiliriz, ama tümüyle de aynı olduğu söylenemez. Şöyle ki:
-Papa ruhani liderdir, halife ise hem ruhani lider, hem de sultandır.
– Papa, dinle alakalı yeni hükümler getirebilir; halife ise getiremez.7
-Papa masum kabul edilir, halifeler için böyle bir masumiyet söz konusu değildir.8
-Yavuz Sultan Selim ve devamındaki padişahlar aynı zamanda halife olmakla beraber, Osmanlıda şer’î kanunlar olduğu gibi, içtihada dayalı olan günlük hayatın problemlerini çözen örfî kanunlar da vardı.
Hz. Ebubekir halife seçildiğinde şunları söyler:
“Ey insanlar! En hayırlınız olmadığım halde başınıza halife seçildim. Beni hak yolda görürseniz yardım edin. Batılda görürseniz düzeltin. Doğruluk emanet, yalansa hıyanettir. Aranızda Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat edin. O’na isyan edersem, bana itaat etmeyin. Sizin en kuvvetliniz benim nezdimde zayıfın hakkı ondan alınıncaya kadar zayıftır. Sizin en zayıfınız, hakkını alıncaya kadar benim yanımda kuvvetlidir.”9
-Papa ömür boyu o makamda kalır, halife ise fahiş hataları olduğunda makamından azledilir. İslam dünyasında “zalim hükümdara karşı huruç”, tarih boyu görülen durumlardan biridir. Zira “Halık’a isyan olan yerde mahlûka itaat edilmez.”10 (Allaha isyan olan yerde, kulun dediği yapılmaz.)
– Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Devleti midir?
Halkının ise % 90 küsuru Müslüman olan Türkiye Cumhuriyeti bir İslam Devleti değil, demokratik-laik bir devlettir, ama dinsiz bir devlet de değildir. Devlet yapılanmasında Diyanet İşleri Başkanlığının da olması bunu gayet net bir şekilde gösterir. Ayrıca Kur’an kursları, İmam-Hatib Okulları ve İlahiyat Fakültelerinin varlığı ve dinamikliği, devletin dinle barışıklığının bir göstergesidir.
-Müslümanlar için hilafet ne derece gereklidir?
Hz. Peygamber kendi yerine vekil bırakmadı, vefatı sonrasında Müslümanlar kendi idarecilerini seçtiler. İlk dört halife seçimle iş başına geldiler. Sonrasında Emeviler, Abbasîler, Memlüklüler ve Osmanlılarla “babadan oğula geçen bir sistem” içerisinde halifelik devam etti. Ancak 3 Mart 1924 te çıkarılan kanunla halifeliğe son verildi. O tarihten bu zamana Müslümanların ittifakla kabul edilen bir halifesi yoktur. Günümüzde halifelik makamı olmadığından İslam Dünyası tam ittifak sağlayamamaktadır. Ülkemizdeki Diyanet İşleri Başkanlığı tarzında İslam Dünyasının hemen her ülkesinde bir teşkilat vardır. Bütün İslam ülkelerinin üst düzey âlimlerinin yapacakları bir toplantıyla bir üst kurul oluşturmaları ve bu üst kurulun başkanının “halife” payesiyle yâd edilmesi mümkündür. Bu, teşbihin tanelerinin imameyle bağlanması misali, İslam dünyasını bir araya getirecektir.
-Diyanet İşleri Başkanlığı ne derece Müslümanları temsil edebilir?
Hatasıyla savabıyla Diyanet İşleri Başkanlığı bu ülkenin bir realitesidir ve dine hizmet etmeye çalışmaktadır. En küçük köye kadar yapılanmasıyla muazzam bir güçtür. Cuma hutbeleriyle hemen her hafta bir gündem meydana getirebilecek kapasiteye sahiptir. 2020 itibarıyla yüz kırk bin civarında olan kadrosuyla toplumun hemen her kesimine hitap edebilmekte, başarılı organizeler yapabilmektedir. Ama hemen her kurumda eksikler de olur, Diyanet İşleri Başkanlığı da eksiklerden hali değildir. Ama bu eksikler bazı radikal akımların bu önemli kuruma “dinayet” demelerine haklılık kazandırmaz. 28 Şubat gibi zor bir süreçte üzerinde hayli baskı olmasına rağmen bu teşkilatın üstten gelen baskılara boyun eğmeyerek “başörtüsü Kur’anın bir emridir.” diye diretebilmesi, rüşdünü isbat eden durumlardandır.
-Diyanet imamlarının arkasında namaz kılınır mı?
Elbette kılınır. Evlerde ve bazı sohbet mekânları dışında cemaatle kılınan namazlar zaten onların ardında olmaktadır. “Bunlar devletten maaş alıyorlar, bunların ardında namaz kılınmaz” şeklindeki gerekçe, ciddiye alınacak bir delil değildir. Belki içlerinde imamlık gibi üst bir rütbeyi hak etmeyen, cemaatin önüne geçmeye liyakati olmayan kimseler olabilir. Üst idarecilerle konuşularak bunların başka görevlere kaydırılması sağlanabilir.
-Türkiyede il müftülüğü yapmış olan Cemaleddin Kaplan, 1984 yılında Almanya Köln şehrinde kendini halife ilan etti. Bu tür hilafet davalarını nasıl değerlendirmek gerekir?
Tarih boyu değişik coğrafyalarda hilafetini ilan edenler olmuştur. Ancak temsil gücü olan merkezî bir hilafet varken, böyle yöresel hilafetlere itibar edilmez. Gerçi Cemaleddin Kaplan kendini halife ilan ettiğinde merkezî bir hilafet yoktur ve 2020 itibarıyla hâlâ yoktur. Ama kendisine müntesip beş on bin kişinin biatiyle hilafet gerçekleşmez. Olsa olsa onların imamı ve önderi olur. Hâlbuki halifelik imamet-i suğra değil, imamet-i kübradır. İki milyara yaklaşan İslam dünyasının en azından yarısından fazlasını temsil edebilen birine halife denilmesi gerekir. Bu da Müslüman ülkelerin yapacakları toplantılardan sonra gerçekleşebilecek bir durumdur.
-Türkiye daru’l- harp midir?
Türkiye, yaklaşık bin yıldan bu yana daru’l- İslam’dır. İslam Hukukunda ülkeler bir cihetten ikiye ayrılır:
1-Daru’l- İslam
2-Daru’l- harb.
Daru’l- İslam, Müslümanların hükmettikleri yerler, daru’l- harb ise gayr-i Müslimlerin hükmettikleri yerlerdir. Laikliği gerekçe göstererek ülkemizi daru’l- harb saymak, dinin ölçüleriyle bağdaşmaz. Kaldı ki bu ikili tasnif dışında bir de bu ikisi arasında bulunan “Daru’s- sulh ve eman” vardır. Hz. Peygamberin İslam’ın Mekke döneminde gönderdiği Habeşistan böyle bir statüdedir. Yani o günün şartlarında Habeşistan Daru’l- İslam değildir, daru’l- harb de değildir. Müslümanların güven içinde yaşayabilecekleri bir sulh ve eman ülkesidir.
1980 li yıllarda bu konu hayli gündemde iken birisi bana bu soruyu sorduğumda şöyle cevap vermiştim: “Şartlar ne olursa olsun Türkiye Daru’l- hizmettir.”
-Daru’l- harbte Cuma namazı kılınır mı?
Şartlar uygunsa kılınır.
Aslında bu soru, günümüz Türkiye’sinin gündeminde değildir. Ancak 1970 ve 1980 li yıllarda ülkemizde dini mahfillerde hayli tartışılmıştı. O günün şartlarında “Türkiye Daru’l- harptir, burada Cuma namazı kılınmaz” diyen kimselerin çoğu sonraki uygulamalarında Cumayı kılmaya başlamalarıyla mesele halloldu.
Nitekim bırakın ülkemizi, Almanya ve Fransa gibi gayr-i Müslim ülkelerde bile Cuma kılınmaktadır ve kılınmalıdır. Müslümanların en azından haftada bir defa bu şekilde bir araya gelebilmeleri büyük bir nimettir, bu nimetin kadr u kıymetinin bilinmesi gerekir.
-Siyasal İslam nedir?
Siyasal İslam, Müslümanların siyasal yolla iktidara gelmeleri hareketidir.
-Siyasetle cihad yapılır mı?
Ayarını tutturmak zor olmakla beraber, siyaset yoluyla da cihad yapılır. Bunun arka planında “biz Müslümanlar bu ülkenin gerçek sahipleriyiz, ama idarede o derece temsil edilmiyoruz” fikri yatmaktadır. Ancak siyasetin kendi yapısında pek çok ayak oyunları ve kendi menfaatini her şeyin üstünde tutmak gibi özellikler olduğundan, bu yolda gidenlerin ayakları zaman zaman kayabilmektedir. Ülkemizin manevi dinamiklerinden merhum Mehmed Kırkıncı Hocaya birisi “hocam, ben siyasete girmek istiyorum, ne dersiniz?” diye sormuş. Kırkıncı Hoca şöyle cevap vermiş: “Bu, dosta tavsiye edilmez, ama düşmana da bırakılmaz!”
Kabiliyetler farklı farklıdır. Siyasette ve bürokraside faydalı olabileceğini düşünen kimseler oraları boş bırakmamalı, işin ehli olan kimseler ülkemizi idare etmelidir.
-Said Nursi, “Euzü billahi mineş şeytani ve’s- siyase” diyerek şeytandan ve siyasetten Allaha sığınmıştır. Onun eserlerinden okuyan nice kimse bu gibi cümlelerinden hareketle siyaseti âdeta bir şeytan gibi görüyor. Bunu nasıl değerlendirmek gerekir?
Siyaset, yönetime talip olmaktır. Bediüzzaman siyaset üstü bir hizmet metoduyla insanlara faydalı olmaya çalışmıştır. Dolayısıyla Onun bu tür cümlelerini “kendi hizmet tarzı” açısından yorumlamak gerekir. Nitekim kendisi tarikatla da hizmet etmemiştir, ama -haşa- tarikata karşı da değildir. Siyasetle ilgili tercihini de bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Kendisi niçin böyle tercihte bulunduğunu şöyle açıklar:
“Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufunetli bir çamur içinde, kafile-i beşer düşe kalka gidiyor. Bir kısmı selâmetli bir yolda gider. Bir kısmı mümkün olduğu kadar çamurdan, bataklıktan kurtulmak için bazı vasıtaları bulmuş. Bir kısm-ı ekseri, o ufunetli, çamurlu bataklık içinde, karanlıkta gidiyor. Yüzde yirmisi, sarhoşluk sebebiyle, o pis çamuru misk ü amber zannederek yüzüne gözüne bulaştırıyor; düşerek, kalkarak gider, tâ boğulur. Yüzde sekseni ise, bataklığı anlar, ufunetli, pis olduğunu hisseder; fakat mütehayyirdirler, selâmetli yolu göremiyorlar. İşte bunlara karşı iki çare var:
Birisi, topuzla o sarhoş yirmisini ayıltmaktır.
İkincisi, bir nur göstermekle mütehayyirlere selâmet yolunu irâe etmektir.
Ben bakıyorum ki, yirmiye karşı seksen adam, elinde topuz tutuyor. Hâlbuki o biçare ve mütehayyir olan seksene karşı hakkıyla nur gösterilmiyor. Gösterilse de, bir elinde hem sopa, hem nur olduğu için, emniyetsiz oluyor. Mütehayyir adam, ‘Acaba nurla beni celb edip topuzla dövmek mi istiyor?’ diye telâş eder. Hem de bazan arızalarla topuz kırıldığı vakit, nur dahi uçar veya söner.”11
Ona göre siyaset yolu
-Problemli,
-En lüzumlu hizmete mâni,
-Tehlikeli,
-Çoğu yalancılık,
-Sonuç alınması şüpheli,
-Bilmeyerek ecnebî parmağına âlet olunabilecek bir yoldur.12
Said Nursi, “Kur’ân ve iman hizmetinin kendisini siyasetten men ettiğini söyler ve bunu şöyle açıklar:
“Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, kandırılabilen avam tarafından, ‘Acaba taraftar kazanmak için bir siyaset propagandası değil mi?’ diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” 13
İşte böyle ciddi sebeplerden dolayı siyasetin içine girmeden vatan evladına faydalı olmaya çalışan Said Nursi, siyasilere de zaman zaman mektuplar göndererek Kur’an, iman hesabına uyarılarda bulunur. Bu siyaset üstü metodun sonucu olarak çeşitli partilere mensup kimseler O’nun eserlerinden istifade ederler.
-Ulu’l- emr nedir?
“Ulu’l-emr” âmir, idareci anlamındadır. “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre de”14 ayeti ulu’l- emre itaati emreder. İdarecilere itaat edilemeyen bir ortamda işler sağlıklı yürümez.
-Ulu’l- emre itaatte ölçü nedir?
İdarecilere gösterilmesi gereken itaat, kayıtsız şartsız bir itaat değildir. Mevcut kanunlarımızda da idarecinin kanunsuz emrine itaat edilmeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Dinen de durum böyledir. Mesela şu ayet, itaatin mutlak değil, mukayyet olduğunu bildirir:
“Yeryüzünde bozgunculuk yapan ve ıslah etmeyen müsriflerin (aşırı gidenlerin) emrine itaat etmeyin!”15
Hz. Peygamber, bunu şöyle ifade eder:
“Müslüman kişiye vacip olan, bir günahla emredilmediği müddetçe, sevse de sevmese de dinlemek ve itaat etmektir. Fakat bir günahla emredilse, dinlemek ve itaat etmek yoktur.”16
Çünkü Allah’a isyan olan şeyde, kula itaat edilmez.
-Gayr-i Müslim bir devlet reisine ve bir amire tabi olunur mu?
Şartların uygun olması halinde bunda dinen bir beis yoktur. Bir peygamber olan Hz. Yusuf, -Yusuf Suresinde ayrıntılarıyla anlatıldığı üzere- kendi dininden olmayan bir hükümdarın idaresi altında bakan olarak çalışmıştır.
Bir zaman din adına fetva veren ama günümüzün şartlarını iyi değerlendiremeyen ve zamanın ruhunu okuyamayan bazı kimseler “Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlet olduğundan böyle bir devlette memuriyet caiz değildir” şeklinde görüşler ileri sürerek bazı safi zihinli insanımızın kafasını karıştırmışlardı. Hâlbuki böyle bir fetva, dinin istikametli görüşünü yansıtmadığı gibi, Müslümanların maslahatına da bütün bütün aykırıdır.
Bırakın Türkiye gibi bir İslam ülkesinde, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde de Müslümanlar çalışabilirler, bulundukları ortamda İslam’ın güzelliğini göstermeye çalışırlar…
-Yönetimin İslami olması için nasıl cihad edilmeli?
Bunun yolu kaliteli insan yetiştirmekten geçer. Sahasında öne çıkmış kimseler, dünyanın neresinde olurlarsa olsun farkedilirler ve kendilerinden istifade edilmek istenir. Ülkemiz gibi halkının % 90 nından fazlası Müslüman olan bir ülkede, kalifiye Müslümanların önemli makamlarda görev almaları, yönetimin de “adalet, liyakat, ortak akıl…” gibi İslamî esaslara göre olmasını sağlayacaktır.
-Demokrasiyi savunmak küfür müdür?
Demokrasi, bir yönetim biçimi olup halkın kendi kendini yönetmesidir. Kelime anlamı itibarıyla bunda rahatsızlık duyacak bir şey yoktur. Ancak Amerika’nın Irak’ı işgal ederken “size demokrasi getireceğiz” türünden demokrasi adı altında halka büyük haksızlıklar yapılması, bu kelimeye karşı nice insanda bir tepki meydana getirmiştir.
Radikal İslam adına bazılarının demokrasiyi savunmayı küfür saymaları ise, “İslam’ın esasları varken beşeri sisteme uyuyorsunuz” düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
-İslamî olmayan yönetimlerde oy kullanmak şirk midir?
Din adına konuşan bazı radikaller böyle söyleseler de, bunun şirkle bir alakası bulunmamaktadır. Şöyle ki:
Oy vermek, mevcut şartlar içinde halka sunulmuş güzel bir fırsattır. Halk, yönetime talip olanlara bakacak ve bunlardan faydalı gördüğüne oyunu verecektir. Oy verme fırsatı verilmeyen veya verilse bile tek parti adaylarına oy verilen sistemlere göre demokratik bir ortamda oy kullanmak, değil şirk olması, doğrudan doğruya bir vatandaşlık görevidir. Oy vermemek ise “bizi kim idare ederse etsin!” anlamına gelebilecek bir safdillik ve zamanın ruhunu okuyamamaktır. Böyle bir saflık, şuurlu bir Müslümana yakışmayan bir durumdur.
-“Laik Müslüman” tabirini nasıl buluyorsunuz?
Laiklik, meşhur tarifiyle “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır.” Ortaçağ Avrupa’sında kilisenin hayatın hemen her alanında hâkimiyeti vardı. -Galile örneğinde açıkça görüldüğü üzere- bilim adamlarının akla ve tecrübeye dayalı olarak buldukları gerçeklere bile karşı çıkıyorlardı. Buna mukabil Avrupa’da Rönesans ve reform hareketleri başladı. 18. yüzyılda aydınlanma felsefesi hayli revaç buldu. Kant’a göre aydınlanma, “insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmayış durumundan kurtulup, aklını kendisinin kullanmaya başlamasıydı.”17 Aydınlanma felsefesinin ana özelliği, “laik bir dünya görüşünün esas alınmasıdır.”18
Böylece Avrupa, laiklik ilkesine sarılarak akla ve bilime yaklaştı, kilisenin baskısından kurtuldu. Bu kurtuluş, devamında teknolojide ilerlemeyi netice verdi. Bu ilerleme, dünyanın hemen her yerinde insanları laikliğe sempatiyle bakmaya sevketti, ülkemiz de bundan nasibini hayli aldı.
Hâlbuki bu meselede İslam Dinini Hristiyanlığa kıyas etmek, teknik tabir ile “kıyas-ı maal farktır.” Çünkü İslam Dini akla ve bilime cephe almadığı gibi, aksine teşvik eder. İslam dünyasında Batıda olduğu tarzda bir din-bilim çatışması söz konusu değildir. Bir Müslüman laik olmaya lüzum kalmadan bilime ve teknolojiye yönelir.
Elhasıl: Laiklik, fertlerden ziyade devletin yönetim şekline bakan bir kavramdır. Bir Müslüman “ben laikim” demeye lüzum kalmadan da hür düşüncesini, lüzumsuz baskılara boyun eğmediğini rahatlıkla ifade edebilir, “fikri hür, vicdanı hür” olduğunu gösterebilir. İslam Dini doğru bir şekilde algılanır ve uygulanırsa mensuplarını zaten taassuptan uzak ufku açık insanlar haline getirmektedir.
Şu nokta da son derece mühimdir: Laiklik kelimesi bir kısım yanlış uygulamalarla hayli yıpranmış bir kavramdır. Yakın tarihimizde “laiklik elden gidiyor!” yaygarasıyla samimi Müslümanlara hayli zulümler yapılmıştır. Daha yakın zamana kadar laiklik gerekçesiyle üniversitede okuyan kız öğrencilerin başörtüsüne ilişiliyordu, “laikliğe aykırı” gerekçesiyle dini toplantılar suç sayılıyordu… Dolayısıyla hür fikirliliğini ifade etmek isteyen şuurlu bir Müslümanın, bu kirlenmiş ve kirletilmiş Batı menşeli kelimeden daha sevimli kelimeler bulması gerekir.
-“Hâkimiyet milletindir” sözünde İslamî ölçüler çerçevesinde bir problem var mıdır?
Bununla, “hâkimiyet belli bir şahsın, belli bir zümrenin, bir azınlığın değil, doğrudan doğruya halkındır” manası kastedilirse bir problem yoktur. Ama “ben Allah’ın bize hükmetmesini istemiyorum, milletin kendini yönetecek kanun ve kurallarını belirlemesini istiyorum” manası kastedilirse inanç yönünden ciddi bir problemdir. İslami yönden bakıldığında, yüce yaratıcı insanları kendi hallerine bırakmamış, onların şahsi, ailevi ve toplum hayatlarını tanzim edecek esaslar bildirmiştir. Bu esaslar, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamaya yöneliktir. Samimi bir Müslümanın -haşa- “benim bunlara ihtiyacım yok” demesi söz konusu olamaz.
-Tağut nedir?
“Tağut”, tuğyan kökünden gelen bir kelime olup, Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır.19 Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur…
“La ilahe illallah” bir nefiy ve isbattan meydana gelir. “La ilahe” derken Allah yerine ikame edilen ne varsa hapsini inkâr ederiz. “İllallah” derken ise Allah’ın varlığını söyleriz. Benzeri bir incelik şu ayette görülür:
“Artık, kim tâğûtu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, asla kopmayacak sağlam bir kulpa yapışmıştır.”20
Dikkat edilirse, önce tağutu inkâr etmemiz istenmiş, devamında Allaha iman nazara verilmiştir. Bu, sağlıklı bir tarım için önce tarlanın zararlı şeylerden temizlenmesi, sonra da burada faydalı şeylerin yetiştirilmesine benzer. Sahih bir imanın reçetesi, işte bu nefiy ve isbattır. Bunu bir nevi Kâbe’nin putlardan temizlenmesine benzetebiliriz. İslam öncesi Kâbe 360 tane putla dolu bir puthaneye çevrilmişti. Hz. Peygamber Mekke’yi fethedince ilk işi burayı putlardan temizlemek oldu. İşte her insan kendi gönül hanesini putlardan temizlemeli, o nazargah-ı ilahiyi ibadete açmalıdır.
-Hizbullah nedir?
Bazı insanlar şeytanın yörüngesine girer ve onun talimatları doğrultusunda hareket ederler. Bunlara Kur’anda “hizbuşşeytan” denilir. Allah yolunda gidenlere ise, “Hizbullah” denilir.21
Gerek ülkemizde gerekse ülkemiz dışında bu isimle ortaya çıkan gruplar olmuşsa da “hizbullah” adı, Allah yolunda giden her Müslümanın unvanıdır, belli bir gruba tahsisi uygun değildir.
-“Hak verilmez alınır” diyorlar. Öyle midir?
Bu sloganik ifade insanları mevcut idare ve statükoya karşı direnmede hayli kullanılır. “Hak verilmez, alınır” ifadesini kışkırtıcılık özelliğinden dolayı “Hak verilmezse alınır” şeklinde anlamak ve uygulamak en doğru olanıdır.
-İslam Hukukunun uygulanmadığı yerlerde isyan hakkı doğar mı?
İnsan elbette haklarının takipçisi olmalı, bunun mücadelesini verebilmelidir. 1980 li yıllardan bu yana zaman zaman gayet katı, zaman zaman da nisbeten esnek olarak uygulanan başörtüsü yasağı, yoğun ve kitlesel bir mücadele ile sonunda aşılabilmiş, 2013 yılında kamuyu da içine alacak şekilde çözülmüştür. Benzeri bir mücadele, verilmeyen her hak için yapılmalıdır.
-Devlet, şu andaki ceza kanunlarıyla kısas cezasını uygulamıyor, bunun yerine hapis cezası veriyor. Bu durumda kısas cezası tarafımızdan uygulanabilir mi?
Cezalar devlet eliyle uygulanır. Şayet fertler kendileri bilfiil bu cezaları uygulasa kaos olur, toplum çok çok karışır. Mesela kısas cezasının fertler tarafından uygulanması, toplumda kan davalarını netice verir. Böylece bir kişi yüzünden onlarca, hatta yüzlerce kişi hayatını kaybedebilir.
Bugün Amerika dâhil dünyanın pek çok ülkesinde idam cezası vardır. Bizde de 3 Ağustos 2002 de AB Uyum Yasaları çerçevesinde kaldırılıncaya kadar vardı. Yasal bir mücadeleyle bunun tekrar kanunen uygulanmasını sağlamak elbette mümkündür.
-“Müsbet hareket” nedir?
Müsbet hareket, Said Nursi’nin kavramlaştırdığı hayata ve olaylara olumlu tarafından bakıp olumlu tepkiler vermeyi ifade eden bir hayat prensibidir. Mesela cihad konularını değerlendirdiği bir bağlamda şöyle der: “Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.”22
Keza şöyle der:
“Güzel gör, hem güzel bak. Tâ güzel düşünmeli.
Güzel bil, hem güzel düşün. Tâ leziz hayatı bulmalı.”23
Geçinmek müsbet harekettir, geçimsizlik menfî hareket. Ümit müsbet harekettir, ümitsizlik menfî hareket. Tamir müsbet harekettir, tahrip menfî hareket…
Müsbet hareket, her şeye olumlu bakmayı esas alan bir hayat felsefesidir, bardağa dolu tarafından bakmaktır, “kahrolsun karanlık!” demek yerine, bir mum yakmaktır. Müsbet hareket, dalgalı hayat denizinde sahil-i selamete varmanın, hayat maratonunda engelleri daha kolay aşmanın esasıdır. İslâm Dini, ifrat ve tefritten azade olarak orta yolu benimser. Müsbet hareket, orta yolda gidebilmenin altın formülüdür.
Muaz Bin Cebelin anlattığı şu olay “müsbet hareket”in güzel bir misalidir: Allah Resulü bir gün Kâbe’yi tavaf ediyordu. Kendisine “En şerli insan kimdir?” diye sordum. Bu sualimden hoşlanmadı, benim için “Allahım, onu bağışla!” diye dua buyurdu. Sonra da şu ikazı yaptı: “Ya Muaz, hayırdan sor, şerden sorma…”24
İslâm Dini için en birinci referans olan Kur’an-ı Kerim, “müsbet hareket” esasının örnekleriyle doludur. Mesela:
“Kötülüğe en iyisiyle mukabelede bulun…”25
“Onların Allah’ı bırakıp taptıkları ilahlarına sövmeyin, sonra onlar da haddi aşarak, bilgisizce Allah’a söverler.”26
Bu bağlamda Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a bildirilen kavl-i leyyin esasını hatırlayabiliriz. Şöyle ki:
Cenab-ı Hak, Firavun gibi bir zalime, Hz. Musa gibi bir Peygamberini gönderir. Ona ve kardeşi Harun’a şu talimatı verir: “O’na kavl-i leyyinle (yumuşak bir dille) anlatın. Umulur ki, öğüt alır veya korkar.”27
“Bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır” ne demektir?
Üstteki ifade, Said Nursi’nin din ve vicdan hürriyeti bağlamında nazara verdiği önemli esaslardan biridir.28
İnsanların hataları olduğu gibi, hükümetlerin de hataları olur. Bizler tümüyle masum olmadığımız gibi, tümüyle masum hükümet arayışı içinde olmak büyük bir yanlış olur. Kişi, kendi hatalarını görüp düzeltmeye çalışmalı, hükümetlerle ilgili de benzeri bir yol izlemelidir.
Bediüzzaman, 1926-1950 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı, bu arada üç defa hapsedildi. Vefat ettiği yıl olan 1960 a kadar da gözetlemeler devam etti. Fakat O, hiçbir zaman devlete isyan eden biri olmadı ve talebelerini de öyle hareketlerden alıkoydu.
Şüphesiz O’nun bu tarz tavrı, o dönemlerde yapılan bir takım yanlışları kabul etmek anlamına gelmiyordu. Kendisinin mahkemede kullandığı şu ifadelerinde bu noktayı açıkça görebiliriz:
“Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hatta Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlara -kanun-ı şeriatı ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde- ilişilmiyordu.”29
Bediüzzaman savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır. Din ve vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti gibi değerler dünyanın her tarafında genel kabul görmeğe başlamıştır.
Bediüzzaman, yanlış uygulamalara “fikren ve kalben taraftar olmadıklarını” açıkça beyan etmekten çekinmez.30 Fakat bu yanlış uygulamalardan hareketle isyan cihetine de gitmez. Böyle bir hareketin çok acı sonuçlar doğurabileceğini nazara verir. İdarede olanlara şöyle seslenir:
“Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, asayişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki hiç lâyık olmadığınız halde ‘kalp de bizi sevsin’ demeye?”31
Bediüzzamanın nazara verdiği “bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır”32 manası günümüz dünyasında geniş revaç bulmaktadır. Özellikle sivil toplum kuruluşları mevcut hükümetlerin yanlışları olduğunda harekete geçip bu yanlışların önünü almaya çalışmaktadırlar. Bu bir isyan değildir, ama aynen kabul de değildir. Hata hata olarak görülmekte, bünyede zarar vermeksizin tedavisi cihetine gidilmektedir.
-Gandi’nin “pasif direniş” modeli ile Henry David Thoreau’nun 1849 da savaş döneminde yazdığı makalede nazara verdiği “sivil itaatsizlik”, Said Nursi’nin “müsbet hareket” prensibi ile aynı şeyler midir?
Bahsi geçen hareket tarzları, haksızlığa uğrayan fertlerin ve kitlelerin bu haksızlığa karşı şiddete başvurmadan, barışçıl yöntemlerle kamuoyu oluşturarak haklarını arama girişimidir. Gandi’nin uyguladığı pasif direniş, kan ve şiddete başvurmadan Hindistan’ın kurulmasını netice vermiştir. Dolayısıyla bunlara “müsbet hareketin tepkisel görünümleridir” diyebiliriz.
1 Kısakürek, b.d Yay. İst. 1976, İdeolocya Örgüsü, s. 108
2 Bkz. Şûra, 38
3 Bkz. Nahl, 90
4 Bkz. Nisa, 58
5 Bkz. Hucurat, 13
6 Bkz. İhsan Süreyya Sırma, Hilafetten Saltanata, Beyan Yay. İst. s. 29
7 Will Durant, İslâm Medeniyeti, Ter: Orhan Bahaeddin Tercüman Gazetesi Yay. İst., s. 67
8 Baltacı, İslam Medeniyeti Tarihi, s. 85
9 İbn Sa’d, Tabakat, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, III, 182-183; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, Dâru’l-Fikr, Beyrût, ts. s. 57; Hamîdullah, İslâm Peygamberi, II, 1181
10 Müslim, İmâre 39-40; Ebu Davud, Cihad 87; Nesaî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad, 40
11 Nursi, Mektubat, s. 45
12 Nursi, Mektubat, s. 57
13 Nursi, Mektubat, s. 59
14 Nisa, 59
15 Şuara, 151-152
16 Tirmizi, Cihad, 29
17 Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kit. İst. 1990. s 325-326
18 Gökberk, s. 328
19 Beydâvî, I, 135
20 Bakara, 256
21 Hizbuş-şeytan ifadesi Mücadele süresi 19. ayette; Hizbullah ifadesi de, aynı surenin 22. ayetiyle, Maide suresi 56. ayette geçer.
22 Nursi, Emirdağ Lahikası II, s. 240
23 Nursi, Sözler, s. 710
24 Nureddin Heysemi, Mecmau’z- Zevâid, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, I, 185
25 Mü’minun, 96
26 En’am, 108
27 Taha 43-44
28 Nursi, Şualar, s. 358
29 Nursi, Şualar, s. 350
30 Nursi, Şualar, s. 394
31 Nursi, Mektubat, s. 64
32 Nursi, Şualar, s. 358
