Yeryüzünde ve gökyüzündeki Allah’ın orduları, devamlı manevra halindedir. Allah’ın ordularından olan ehl-i iman da, Hz. Âdem devrinden beri ehl-i küfürle mücadele etmektedir. Bu mücadelenin ismi, cihaddır. Cihad, kıyamete kadar devam edecektir. Farz-ı kifaye olan cihad, olağanüstü hallerde herkese farz olur. Günümüz şartlarında, cihadın her Müslümana farz olduğunu söyleyebiliriz. “Karınca, kararınca” deyimi misali, herkes yapabileceği kadar İslami hizmetlerin bir ucundan tutmalı, Allah yolunda cihadını yapmalıdır.
Memleket dâhilinde yapılacak cihadla, harici düşmana karşı yapılacak cihad aynı değildir. Saldırgan düşmana silahla mukabele edilir. Memleket dâhilinde yapılacak cihad ise, dinin tebliğine yöneliktir. Son İlahi mesaj, bütün tebliğ yollarıyla insanlara ulaştırılmalıdır. Bu noktada, bir din görevlisiyle, mesela bir doktor, bir mühendis arasında fark yoktur. Dinini öğrenen ve yaşayan bir doktor, bir mühendis, yeri gelir bir din görevlisinden çok daha güzel bir şekilde bu dini diğer insanlara ulaştırabilir. Zira din kimsenin tekelinde ve uhdesinde değildir. İslam’da ruhban sınıfı, din adamı yoktur. Her Müslüman, bu dinin adamıdır. Mesela, dini iyi bilen bir berber müşterisinin sakalını tıraş ederken, onun sivri fikirlerini de tıraş edebilir. Hastasının çürük dişini çeken bir diş hekimi, onunla sohbet yaparken, hastasının çürük fikirlerini de söküp alabilir…
Allah’ın dinini her tarafa yaymayı kendilerine ideal edinen Müslümanlar, Kur’an’ın emrettiği gibi, kuvvetli olmak zorundadır. Bu kuvvet, zorbalık için değil, Allah’ın dinini muhtaç insanlara ulaştırmak ve zalimlere engel olmak içindir.
“Huzur İslam’dadır” diyen ehl-i iman, bunu fiilen de gösterebilmeli, bir “huzur toplumu”, bir ” fazilet toplumu” haline gelebilmelidir. Bunu gerçekleştirdiğimizde; savaşlardan, yolsuzluklardan, zulümlerden bunalan insanlık, akın akın İslam’a koşacak ve şu hakikat tecelli edecektir:
“Onlar, ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Allah ise nurunu tamamlayacaktır. Velev kâfirler hoşlanmasalar da.”1
1 Saff, 8
