EHL-İ KİTAPLA MÜCADELE

Yahudi, Hristiyan gibi semavî din mensuplarına “ehl-i Kitap” denir. Kur’an-ı Kerîm’de ehl-i Kitaptan çokça bahisler vardır. Ehl-i Kitap, Peygamberimizi kabul etmediklerinden kâfir sayılmakla beraber, “Allah’ı inkâr eden” anlamında kâfir değillerdir.

Kur’an-ı Kerîm, ehl-i Kitaba bazı konularda kâfirlere nisbetle ayrıcalık tanır. Mesela, onlardan kız almak caizdir ve kestiklerini yemek helaldir.1 Onlara tanınan bu ayrıcalık, ehl-i küfre nisbetle imana daha yakın olmalarındandır. Kur’an, onlara şöyle seslenir:

“Ey ehl-i Kitab! Bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin! Ancak Allah’a ibadet edelim. Hiç bir şeyi O’na ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp bazımız bazısını Rab edinmesin.”2

Yani, birbirimizi Rab, Mevlâ, Hâkim-i mutlak tanımayalım. Bütün hareketlerimizi bir Hakk’ın emriyle ve Allah’ın rızasıyla ölçelim… Hepimiz Allah’a kul olalım. Kendimizi ancak O’na mahkûm bilelim. Birbirimize de ancak bu nokta-i nazardan tabi ve bağlı olalım.3

Kur’an, ehl-i Kitabın kendi âlim ve ruhbanlarını Rab edindiklerini bildirir.4 Hristiyanlıktan İslâm’a geçen Adiy Bin Hatem, “Ya Rasulullah, biz onları Rab edinmiyorduk” deyince Rasulullah, şu açıklamayı yapar: “Onlar, Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapıyor, siz de onlara uyuyordunuz. İşte bu, onları Rab edinmektir.”5 Yoksa Hamdi Yazırın dediği gibi, “herhangi birini Rab edinmek için illa ona ‘Rab’ namını vermek şart değildir.”6

Şu ayet, ehl-i kitapla mücadelede izlenecek yolu ifade eder:

“Onlardan zalim olanlar dışında, ehl-i kitapla en güzel bir şekilde mücadele edin ve şöyle deyin: Biz, hem bize indirilene, hem de size indirilene iman ettik. İlâhımız ve ilâhınız birdir ve biz, yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.”7

Bu ayette, ehl-i kitap, iki kısımda mütalaa edilmektedir:

1-Zalim olanlar.

2-İnsaflı olanlar.

İnsaflı olanlarla en güzel bir mücadele yapılması emredilir. Bu tarz yaklaşım, onları İslâm’a çekecek, İslâm’a girmekte zorlanmayacaklardır. Çünkü İslâm’a girdikleri zaman Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı reddetmeleri gerekmiyor… Böylece, son peygamberin dinine uyacaklar ve muharref bir dinin mensubu olmaktan kurtulacaklardır.

Kur’an-ı Kerîm, Hristiyanların Yahudilere nisbetle İslâm’a daha yakın olduğunu bildirir:

Yahudi ve müşrikleri mü’minlere en çok düşmanlık yapan kimseler olarak bulacaksın. ‘Biz Hristiyan’ız’ diyenleri de, mü’minlere sevgide en yakın kişiler olarak bulacaksın. Çünkü onların içinde bilgin keşişler ve ruhbanlar vardır ve bir de onlar büyüklenmezler.”8

Tarih, üstteki ayetin bir ispatıdır. Yahudilerden İslâm’a girenler parmakla gösterilecek kadar azdır. Fakat Hristiyanlardan pek çok kimse, araştırmaları neticesinde İslâm’ı seçmişlerdir. Bugün Avrupa’da Hristiyan asıllı Müslümanların sayısı, yüzbinleri geçmektedir. Yine Avrupa’da pek çok kilise, cami haline getirilmiş ve bunlar İslâmî faaliyet merkezleri olarak hizmet vermektedirler.

Hristiyan ülkelerde İslâmi faaliyetlerin güzel neticeleri gözle görülen bir realite olduğu gibi, bu ülkelerin idarecilerinin İslâm aleyhinde tutumları da yine bir realitedir. Tarih boyunca devam eden “haçlı zihniyeti”, günümüzde de değişik görünümleriyle bütün şiddetiyle devam etmektedir.

İnsaflı ehl-i Kitabla en güzel bir mücadeleyi emreden Cenab-ı Hak, şu ayetle de onların zalim kısmıyla ilgili hükmü bildirir:

“Ehl-i Kitaptan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldıklarını haram kabul etmeyen ve Hak dini din olarak seçmeyenlerle, onlar zelil vaziyette kendi elleriyle ‘cizye’ verinceye kadar savaşın!”9

Ayette sayılan özellikler, bütün ehl-i kitabı içine alır mı, yoksa almaz mı?” meselesi zaman zaman tartışma konusu olmaktadır.10 Ayetin “ehl-i Kitabın hepsiyle, onlar cizye verinceye kadar savaşın” demeyip, “ehl-i kitaptan şu özellikte olanlarla savaşın!” demesi, herhalde gözden uzak tutulmaması gerekir.11 Rasulullah’ın uygulaması da bu tarzda olmuştur. Hz. Peygamber, İslâm’ın Mekke döneminde bazı Müslümanları Hristiyan bir ülke olan Habeşistan’a göndermiş, orada rahat edeceklerini söylemiştir. Medine döneminde ise, hem Yahudi hem de Hristiyanlarla teşrik-i mesai yapmış, onlara Allah’ın dinini anlatmış, kendilerini iknaa çalışmıştır. Bunun neticesinde ehl-i Kitaptan İslâm’a girenler olmuştur.

Üstteki “…Ehl-i Kitabla en güzel bir şekilde mücadele edin!” ayetine, “mensuhtur” (yani, hükmü lağvedilmiştir) diyenler olmuşsa da, bu tarz bir yaklaşım tatmin edici olmaktan uzaktır. Beydavî’nin de işaret ettiği gibi, onlarla cizye verinceye kadar savaşmak, “âhiru’d-deva”dır, yani son çaredir.12

Kur’an’ın belirttiği gibi, “ehl-i Kitabın hepsi bir değildir.”13 Onların hepsini aynı kategoride görmek, Kur’anî ve tarihî realiteye muhaliftir. “Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez”14 ayeti, onlarla beşerî ilişkilere mani değildir. Nitekim ehl-i Kitaptan kız almak, Kur’an’ın hükmüyle sabit bir vakıadır.15

Hamdi Yazır, üstteki ayetle ilgili şöyle der: Mü’minler, Yahudi ve Hristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara idareci olmaktan menedilmemiş, onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehyedilmişlerdir. Çünkü onlar, mü’minlere yar olmazlar.16

Fıkıh usulündeki “hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikak hükmün illetini gösterir”17 esasının, üstteki ayeti doğru yorumlama noktasında hatırdan uzak tutulmaması gerekir. Mesela, “hırsızlık yapanlara şu cezayı uygulayın” denildiğinde, hükmün illetinin hırsızlık olduğu aşikârdır. Onun gibi, üstteki ayetteki nehiy dahi, Yahudi ve Hristiyanlarla, Yahudilik ve Hristiyanlık cihetleriyle ilgilidir.18

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım gelirken, her zaman bunun gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Onun gibi, her bir kâfirin her bir sıfatı kâfir değildir. Dolayısıyla, onlarda bulunan Müslüman sıfatlar veya faydalı san’atlar noktasından muhatap olmak niçin caiz olmasın? “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin.”19

Meseleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: Onlarla beşeri ilişkilerde bulunmak ayrı, onların din, örf ve âdetlerine hayran kalmak ayrıdır. Birincisi Kur’an’ın nehyine dâhil değilken, ikincisi kesinlikle yasaklanmıştır.

Bu mühim noktalara temastan sonra, kısaca cizye konusuna da değinmekte yarar görüyoruz:

Cizye, gayr-i müslim azınlığın İslam Devletine verdiği verginin adıdır. Bununla, belli bir muhtariyete ve özel bir statüye sahip olurlar, korunurlar.20 İslâm hükümetindeki gayr-i Müslim vatandaşlara zimmî denir.21 Zimmîler hakkında, “bizim için olan haklar onlara da vardır. Bize düşen vazifeler, onlara da vazifedir” denilmiştir.22

Şu bir tarihi realitedir ki, zimmînin istifadesi, ödediğinden fazladır. Zimmî, cihadla ve zekâtla mükellef değildir. Askerlik görevinden muaftır. Zekâtla mükellef olmayan zimmî, zekâttan yararlanabilir. Çünkü zekât, fakirin hakkıdır.23

Ehl-i kitap azınlık, inançta, ibadette, kendi şeairlerini ikamede hürdürler. Mabetlerini tamir edebilirler, yenisini yapabilirler. Çanları çalar, bayramlarında haçlarıyla gezebilirler. Müslümanların, ehl-i Kitabın mabetlerini yıktıkları veya onları İslâm’a zorladıkları vaki değildir.24 Müslümanların, İslâm Devleti bünyesindeki azınlıklara tavrıyla, diğer milletlerin idareleri altındaki azınlıklara tavrı incelendiğinde, aralarında büyük bir mesafe olduğu görülecektir. Gayr-i Müslim milletler, azınlıkları ya imha etmeye ya da onları daimi bir esaret içinde bırakmaya çalışmışlardır.25

Müslümanların, gayr-i Müslim azınlığa tavrıyla ilgili bazı numuneler zikretmekte fayda görüyoruz. Hz. Peygamber şöyle der:

“Kim bir zimmiye zulmetse veya gücünün üstünde bir mükellefiyet yüklese, ben onun hasmıyım.”26

Hz. Ömer, yaşlı-âmâ bir dilenci görür. Onun ehl-i kitap bir Yahudi olduğunu; cizyeden, ihtiyaçtan ve ihtiyarlıktan dolayı dilendiğini anlayınca, elinden tutar, evine götürür. Ona bir şeyler verir. Sonra onu beytü’l-mal‘e (hazineye) gönderir. Oradaki görevliye, “bu ve emsallerine yardımcı ol, der. Gençliklerinde onlardan yararlanıp, ihtiyarlıkta yüzüstü bırakırsak, insafsızlık etmiş oluruz.”27

Humus Hristiyanlarından vergi alınmaktadır. Halid Bin Velid, Rumların hücumunu önleyemeyeceklerini anlayınca, “sizi koruma karşılığı olarak sizden cizye almıştık. Bugün sizi koruyamayacak durumdayız” der ve cizyelerini iade eder.28

Selahaddin Eyyubî de, Şam’dan çekilmeye mecbur kaldığında, Halid Bin Velid’in yaptığını yapar.29

Emevi hükümdarlarından Mervan, gayr-i Müslimlerden İslâm’a girenlerden de cizye alır. Ömer Bin Abdülazîz halife olunca, Irak valisine şu talimatı verir: “Şüphesiz Allah, Hz. Muhammedi (asm) bir davetçi olarak gönderdi, bir vergi toplayıcısı olarak değil! Bu mektubum sana ulaştığında, ehl-i kitaptan Müslüman olanlardan vergiyi kaldır!”30

17. yüzyılda yaşayan İsveç kralı 12. Charles (Demirbaş Şarl), Ruslarla yaptığı savaşı kaybeder, Osmanlı Devletine sığınır, beş yıl adamlarıyla birlikte ülkemizde misafir kalır. Daha sonra yazdığı hatıralarda, o günlerini şöyle anlatmıştır:

“Önümde su, ardımda düşman, tepemde ateşler püsküren güneş. Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu, kurtuldum. Fakat bugün esirim, Türklerin esiriyim… Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm ve istediğimi yapıyorum, lakin yine esirim. Şefkatin, yüksek kalpliliğin, asaletin, nezaketin esiriyim.”31

Verilen bu örnekleri maksada kâfi görerek, ehl-i kitapla olan mücadeleyi biraz daha yakından izlemek istiyoruz:

YAHUDİLERLE MÜCADELE

Hz. Peygamber döneminde, Arap Yarımadası’nda Yahudilerin belli başlı üç kabilesi vardı:

1-Beni Kaynuka

2-Beni Nadir

3-Beni Kurayza

Rasulullah, bu kabilelerle vatandaşlık anlaşması yapar.32 Her iki taraf birbirlerine saldırmayacak, birisine saldırı olursa, diğeri ona yardımcı olacaktır. Fakat Yahudiler anlaşmalara sadakat göstermezler, fırsat buldukça Müslümanların aleyhinde çalışırlar. Olayların gelişen seyri içinde, Beni Kaynuka ve Beni Nadir sürgüne gönderilir. Beni Kurayza’nın eli silah tutan erkekleri öldürülür, kadınlar ve çocukları esir edilir.33

Beni Kaynuka

Hz. Peygamber, Bedir Savaşı sonrası onları toplar ve şöyle der: “Ey Yahudi topluluğu! Kureyş’in başına gelenin, kendi başınıza gelmesinden sakının ve İslâm’a girin. Siz de biliyorsunuz ki, ben Allah’ın gönderdiği bir Peygamberim. Bunu, kitabınızda görmektesiniz ve Allah sizden ahit almıştır.”

Bu davete Yahudiler şu cevabı verirler: “Bizi kavmin mi sanıyorsun? Savaş bilmeyen bir toplulukla savaşıp onları yenmen seni aldatmasın. Eğer bizimle savaşacak olursan, nasıl kimseler olduğumuzu anlarsın!”34

Onların bu gururlu sözlerine mukabil inen ayette, Hz. Peygamber’e şu talimat gelir:

“O kâfirlere de ki: Mağlup olacak ve Cehenneme sürüleceksiniz. Orası, ne kötü bir yerdir. Birbiriyle savaşan iki toplulukta, size bir ayet vardır. Bir taraf Allah yolunda savaşıyor, diğer taraf ise kâfir idi. Onları göz göre kendilerinin iki katı görüyorlardı. Allah, dilediğini yardımıyla teyit eder. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için bir ibret vardır.”35

Yahudiler, bu İlâhî ikazdan ders almazlar. Bir gün bir Müslüman kadın, Yahudi bir kuyumcuda iken, orada bulunan Yahudiler kadının başını açmak isterler. Gelişen olaylarda, bir Müslüman, uygunsuz hareket yapan Yahudi’yi öldürür. Yahudiler de, toplanıp onu şehit ederler. Rasulullah, ashabıyla Beni Kaynuka Yahudilerini kuşatır ve onları kıskıvrak yakalar. Eli silah tutanlarını öldürtmek niyetindedir. Müslüman gözüken ve kavmi içinde hayli taraftarı bulunan münafıkların reisi İbn Selül’ün şiddetli ısrarı üzerine, onları öldürmek yerine, sürgünle cezalandırır.36

Beni Nadir

Rasulullah, Beni Nadir’le sulh yapmıştı; Rasulullah’ın aleyhinde olmayacaklardı. Müslümanlar Uhud’da mağlup olunca, Beni Nadir Yahudilerinden Ka’b Bin Eşref, kırk atlıyla Mekke’ye gider, Ebu Süfyan’la anlaşır.37

Bu arada, bir diyet meselesi olur. Yapılan anlaşma mucibince, Beni Nadir’in de diyete katılmaları gerekmektedir. Rasulullah, bunu istemek için onların diyarına gider. Güler yüzle karşılarlar. Fakat sinsice, Rasulullah’ın üzerine yukarıdan bir kaya yuvarlamayı planlarlar. Onların bu sinsi emelleri Rasulullah’a vahiyle bildirilince, bir ihtiyacı için oradan ayrılıyormuş gibi yapar, Medine’ye döner ve orduyla gelir.38 Kaleleri kuşatılır. Altı gün süren bir muhasaradan sonra teslim olurlar.39 Hepsi sürgüne gönderilir. Bir kısmı Şam tarafına, bir kısmı Hayber tarafına gider.40 Böylece, yuvarlamak istedikleri taş kendi başlarına düşer, yurtlarından olurlar.

Kur’an-ı Kerîm, bu ibretli olaya ayetlerinde şöyle yer verir:

“O Allah ki, ehl-i Kitaptan kâfir olanları ilk sürgünde yurtlarından çıkardı. Siz, onların çıkacaklarını sanmamıştınız ve onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı da, Allah onlara hesap etmedikleri yerden vardı ve kalplerine korku düşürdü. Öyle ki, evlerini hem kendi elleriyle, hem de mü’minlerin eliyle harap ediyorlardı. Ey basiret sahipleri, ibret alın!”41

Kuşatma neticesinde kıskıvrak yakalanan bu topluluğa, develerinin götürebileceği kadar mallarından almalarına izin verilir. Geriye kalan mallarını Müslümanların işine yaramasın diye yakıp yıkarlar. Ayetin son kısmı, buna işaret etmektedir.42

“Şayet Allah onlar hakkında sürgüne hükmetmemiş olsaydı, muhakkak kendilerine dünyada da azap ederdi. Onlar için ahirette ateş azabı vardır. Çünkü onlar, Allah’a ve Rasulüne muhalefet ettiler. Kim Allah’a muhalefet ederse, şüphesiz Allah cezası şiddetli olandır.”43

Rasulullah, kuşatma esnasında savaş stratejisi olarak bazı ağaçları kestirir. Beni Nadir Yahudileri, “Ya Muhammed, yeryüzünde fesattan nehyederdin. Nasıl oluyor da hurma ağaçlarını kestiriyor ve yaktırıyorsun?” derler.44 Kur’an, bu konuya şöyle temas eder:

“Herhangi bir ağacı kestiniz veya kökleri üzerinde dikili bıraktınızsa, hep Allah’ın izniyledir. (Bu yaptığınız) fasıkları perişan etmek içindir.”45

Bu savaşta, münafıklar da devrededir. Münafıkların reisi İbn Selül ve arkadaşları, kalelerine çekilen Beni Nadir Yahudilerine “biz sizinleyiz, korkmayın…” şeklinde haber gönderirler.46 Âyetler, onlardan şöyle bahseder:

“Bakmaz mısın şu münafıklık yapanların haline? Ehl-i kitaptan kâfir kardeşlerine şöyle diyorlar: ‘Vallahi, eğer çıkarılırsanız, biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye itaat etmeyiz. Eğer sizinle savaşılırsa, muhakkak size yardım ederiz.’ Allah şehadet eder ki, onlar yalancıdırlar.

Andolsun ki eğer çıkarılırlarsa, onlarla beraber çıkmazlar. Eğer savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Şayet yardım etseler, dönüp kaçarlar. Sonra, kurtarılmazlar.

Yüreklerindeki sizin korkunuz, Allah’tan korkmalarından daha fazladır (Yani, Allah’tan korkmaz da, sizden korkarlar). Çünkü onlar, anlayışsız bir topluluktur.

Onlar sizinle toplu halde savaşamazlar. Ancak tahkim edilmiş kalelerde veya duvarlar arkasından savaşırlar. Aralarındaki çarpışmaları ise, pek şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar, akıl etmez bir topluluktur.”47

Son ayet, Yahudi ve münafıkların karakterini tahlilde bize ışık tutmaktadır. Onların, doğrudan meydanlarda savaşa cesaretleri yoktur. Korkularından, ya kalelerine sığınıp dövüşürler veya münafıkane duvarlar arkasından savaşırlar, gizli işler çevirir, Müslümanların başına çorap örmeye çalışırlar. Siyasî mahfillerde, Müslümanlar aleyhine lobi faaliyeti yaparlar. Onlarda toplu vuran bir yürek yoktur. Allah yolunda cihad gibi, kalpleri tek hedefe yönelten yüce değerler manzumesinden mahrumdurlar.

Daha sonra Cenab-ı Hak, onların haline iki misal getirir:

“Onların hali, kendilerinden az zaman öncekilerin haline benzer. Yaptıklarının cezasını tattılar. Onlara, elim bir azab vardır.

Veya (o münafıkların Yahudileri savaşa teşvik etmeleri) şeytanın hali gibidir. Hani insana ‘kâfir ol!’ demişti de, insan kâfir olunca, şeytan ‘ben senden beriyim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım’ demişti.

Her ikisinin de akıbeti, ebedi kalmak üzere Cehennemdir. İşte, zalimlerin cezası budur!”48

Beni Kurayza

Beni Kurayza, Rasulullah’la olan anlaşmalarını önce Bedir’de bozarlar, anlaşmaya aykırı olarak müşriklere silah yardımı yaparlar. Savaş sonrası, hatalarını itiraf edip anlaşmayı yenilerler. Fakat yerlerinde rahat durmazlar. Hendek Savaşı’nda Müslümanlar çok zor anlar yaşadığında, “fırsat bu fırsattır” deyip, Müslümanları arkadan vurmaya kalkarlar.49

Şu ayet, onlar ve benzerlerine yapılacak muameleyi bildirir:

“Kendileriyle ahit yapıp da, her seferinde ahitlerini bozanları savaşta yakalarsan, onlara uygulayacağın ağır ceza ile diğerlerini (arkalarındakileri) dağıt! Olur ki ibret alırlar.”50

İşte, Hendek Savaşı sonrası, bu hükmün uygulanmasına uygun bir vasat olur. Cenab-ı Hakk’ın gönderdiği şiddetli kasırga ile karşı taraf Mekke’ye dönmek zorunda kalınca, Müslümanlar da evlerine dönerler. Rasulullah, evine geldiğinde, Hz. Cebrail gelip şöyle der: Ya Rasululah, siz kılıçlarınızı bıraktınız, ama biz bırakmadık. Allah, Beni Kurayza üzerine yürümenizi emrediyor.” Bunun üzerine Hz. Peygamber, ashabını toplar, “İkindiyi Beni Kurayza’nın diyarında kılacağız” talimatını verir. Yirmi beş gün süren bir kuşatmadan sonra, karşı taraf teslim olur. Sa’d Bin Muaz’ın hakem olmasını kabul ederler. Sa’d Bin Muaz da, Tevrat’a uygun olarak51 eli silah tutan erkeklerin öldürülmesi, çoluk çocuklarının esir edilmesi şeklinde hükmeder. 600 küsur kişi öldürülür, 700 kişi esir edilir.52

Şu ayetler, Beni Kurayza’nın ibretli sonuna işaret etmektedir:

“Ehl-i Kitaptan olup, o kâfirlere yardım edenleri Allah kalplerine korku düşürerek kalelerinden indirdi. Bir kısmını öldürüyor, bir kısmını esir alıyordunuz. Ayrıca arazilerini, yurtlarını ve mallarını size miras kıldı…”53

İfsadı kendilerine şiar edinen Medine civarındaki bu Yahudilerden, böylece hiçbiri yerinde bırakılmaz. Anlaşmaları bozmalarının, peygambere ihanet etmelerinin cezasını çekerler.

1 Maide, 5

2 Âl-i İmran, 64

3 Yazır, II, 1132

4 Tevbe, 31

5 Râzî, XVI, 37

6 Yazır, IV, 2512

7 Ankebut, 46

8 Maide, 82

9 Tevbe, 29

10 Rıza, X, 333; Kutub, III, 1631-1634

11 Ateş, III, 1133-1134

12 Beydâvî, II, 211

13 Âl-i İmran, 113

14 Maide, 51

15 Maide, 5

16 Yazır, III, 1712

17 Zeydan, Veciz, s.178

18 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 390

19 Bkz. Asar-ı Bediiyye, s. 390

20 Peters, s. 77

21 Mevdudî, İslâm’da Hükümet, s. 614; Zeydan, Şerîatu’l- İslâmiye, s. 63

22 Bu haklar ve vazifeler için bkz. Zeydan, Şerîatu’l- İslâmiye, s. 66-73

23 Azzam, s. 154

24 Abdürabbih, s. 258

25 Mevdudî, İslâm’da Devlet Nizamı, ( First Principles of the Islamic State) Ter. Rasim Özdenören, Halil Yay. Ank. 1967, s. 59

26 Ebu Yusuf, Kitabu’l- Harac, Matbaatu’s- Selefiye, 1397 h. Kahire, s. 135

27 Ebu Yusuf, s. 136

28 Azzam, s. 154

29 Azzam, s. 154

30 Cessas, III, 150

31 Türk Kültür ve Medeniyeti, Türk Kültür Araştırma Enstitüsü Yay. Ankara-1956, I, 286; http://trend. mynet.com/tarihsel-karakterlerin-turkler-hakkinda-soyledigi-21-enteresan-soz-1059656. Erişim tarihi: 21.06.2018.

32 Bkz. Hamîdullah, el-Vesaiku’s- Siyasiyye, Daru’n- Nefais, Beyrut, 1985 s. 61-62

33 Müslim, Cihad, 62; Cessas, III, 103-104

34 İbn Hişam, III, 50-51; Alusi, III, 94; Kurtubi IV, 17; Ebus- Suud, II, 64

35 Âl-i İmran, 12-13

36 İbn Hişam, III, 51-52

37 Beydâvî, II, 479

38 İbn Kesîr, VIII, 83; İbn Hişam, III, 199-200

39 İbn Kesir, VIII, 84

40 İbn Kesir, VIII, 81-82

41 Haşir, 2-3

42 İbn Kesîr, VIII, 82

43 Haşr, 3-4

44 Beydâvî, II, 480

45 Haşr, 5

46 İbn Kesîr, VIII, 100; Beydâvî, II, 482

47 Haşir, 11-14

48 Haşir, 15-17

49 Râzî, XV, 82

50 Enfal, 56-57

51 Tevrat, Tesniye, 20 / 10-14

52 Beydâvî, II, 244; İbn Kesir, VI, 397-398; İbn Hişam, III, 249-251

53 Ahzab, 26-27

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir