CİHAD VE HOŞGÖRÜ

İslam, bir hoşgörü dinidir. Kur’an bunu şöyle ifade eder:

Allah’ın onlarla ilgili emrini getirmesine kadar affedin, hoşgörün.”1

Hoşgörü Arapçada “Müsamaha, tesamuh” gibi kelimelerle ifade edilirken, Fransızcada “tolerance” (tolerans) kelimesiyle karşılanır. Hoşgörü; yobazlığın, tahammülsüzlüğün, fanatikliğin ve radikalizmin mukabilidir. İnsan, kendi hatalarına karşı acımasız ve tavizsiz olmalı, ama başkalarının hatalarına hoşgörüyle bakabilmelidir. Hoşgörünün tarifinde, “başkalarının görüş ve düşüncelerini, dinî-siyasî her türlü inançlarını saygı ile karşılamaktır” denilir.2

Şüphesiz bu “kim ne yaparsa karışmayalım, hoş görelim” anlamına gelmez. Meseleyi dengeli değerlendirebilmek için şu âyeti hatırlamak gerekir:

Zulmedenlere en küçük bir meyil bile göstermeyin, yoksa ateş size de dokunur.”3

Bir Müslümanın zalim olması caiz olmadığı gibi, zulme rıza göstermesi de düşünülemez. Çünkü küfre rıza küfürdür, zulme rıza zulümdür. Bir Müslüman faraza içki içilmesine rıza göstermez, kalben onaylamaz, ama beşeri bir realite olan bu gibi durumlardan dolayı da içki içenle münasebetini kesmez, elinden gelirse onu bu durumdan kurtarmaya çalışır. Yani o, içki içenlerin değil, onlardaki kötü sıfatların düşmanıdır. Örnek olarak Hz. Peygamberin hayatından şu iki olaya bakabiliriz:

1-Abdullah Bin Nuayman isminde birisi çok içki içer, neredeyse daima sarhoş dolaşırdı. Ancak hoş sohbet biri olduğundan Peygamberimiz onu çok sever, hatta zaman zaman onu aratır, kendisiyle sohbet ederdi. İçtiği zamanlar, yakalanıp huzura getirildiğinde de cezasını uygulatırdı. Yine bir gün Abdullah, sarhoş bir halde Allah Rasu­lü­nün huzuruna çıkarılmış ve cezalandırılmıştı. Orada bulunanlardan Hz. Ömer Abdullah’a lanet okuyup; “Bu adam ne kadar da içiyor; şunun boynunu vuralım daha iyi!” dedi. Hz. Peygamber, Hz. Ömer’e kızarak şöyle buyurdu: “Ona lanet etme ey Ömer! Allah’a yemin ederim ki; onun hakkında kesin olarak bildiğim bir şey varsa, o da şudur: O, Allah ve Rasu­lü’­nü çok seviyor.”4

2- Bedevînin biri Mescid-i Nebevî’de küçük abdestini bozmuştu. Sahabiler onu azarlamaya kalkıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Adamı rahat bırakın. Abdest bozduğu yere bir kova su dökün. Size kolaylık göstermek yaraşır, zorluk çıkarmak değil.”5

Hoşgörü meselesinde şu esaslar çerçevesinde değerlendirmeler yapılırsa, ifrat ve tefrite düşülmeyeceği kanaatindeyiz:

-Hoşgörü, İslam’a ve fıtrata ters düşen durumları kabullenmek değildir.

-Bu kelime daha çok beşeri zaafları bir realite olarak görmede kullanılır.

-Nefsine uyup günahlara dalmış birine düşmanlık yapmak yerine -elimizden geliyorsa- kurtarmaya çalışmak gerekir. Bataklığa düşen birini gördüğümüzde bize yakışan ona el uzatmaktır.

-Küfrü ve zulmü hoş görmek, hoşgörünün sınırlarını zorlamak olur.

-Kişi, kendi hatalarına karşı acımasız olmalı, ama başkalarının hatalarına karşı hoşgörüyü esas almalıdır.

– Farklı kültürlerin ve farklı dünyaların insanlarının hayat tarzı, İslamî ölçüler çerçevesinde ele alındığında çok saçma, çok abes görülebilir. Ancak İslamî hayat tarzını onlara dayatma hakkı bulunmamaktadır. Nitekim Hz. Peygamber devrinde ehl-i kitap olan Yahudiler ve Hristiyanlar İslam Devleti bünyesinde kendi dinlerine, örf ve adetlerine göre yaşamışlar, kendilerine karışılmamıştır.

-Bir Müslüman, başka din ve kültürün mensuplarıyla bir araya geldiğinde İslam’ın güzelliklerini söz olarak ve uygulamada bulunarak göstermeye çalışır. Bunu hakkıyla yapabildiğinde kendisine düşen görevi yerine getirmiş olur.

“Dinde zorlama yoktur.”6 Dinin hükümleri başkasına dayatılamaz, zorla Müslüman yapılmaz. Bununla beraber “ben Müslümanım” diyen birinin kendi hal ve hareketlerine dikkat etmesi, dinin ölçülerine uygun hareket etmesi beklenir. Bu, trafiğe çıkan birinin belli kurallara uymak zorunda olması gibi bir durumdur.

– Futbolda bazı fanatikler bulunur, bunlar sadece kendi takımlarının rengini görür, diğer renkleri ya görmez veya görmezden gelir, hatta inkâr eder. Hâlbuki realitede başka renkler de vardır. Benzeri bir durum inanç ve ideolojiler için aynen geçerlidir. Bunların da elvan-ı seb’ası (yedi rengi) olduğu asla unutulmamalıdır.

1 Bakara, 109

2 Nurettin Topçu, Ahlâk, Dergâh Yay. İst. 2017, s. 43

3 Hud, 113

4 Buhârî, Hudud, 3-4-5

5 Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80; Müslim, Tahâret, 98-100; Ebu Davud, Tahâret, 136

6 Bakara, 256

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir