Barış içinde yaşamak bir ideal olmakla beraber, tarih boyunca bu ideale varılamamıştır. Hz. Âdem’in iki oğluyla başlayan kanlı mücadele, devirler boyu Âdem’in oğullarında devam edegelmiştir. Barışı yakalamak ve devam ettirmek için savaşa hazır olmak lüzumu, akıl ve tecrübeyle bilinen bir gerçektir. “Hazır ol cenge, eğer istersen sulh u salah” vecizesi bunu ifade eder.
Kur’an’ın şu emri, tedbirimizi alıp savaşmamızı emreder:
“Ey iman edenler! İhtiyatlı davranın. Müfrezeler halinde veya topyekûn savaşa çıkın.”1
Ayetin devamında ise, insan nefsinin bir zaafına şöyle dikkat çekilir:
“İçinizden bir kısmı işi ağırdan alır. Eğer size bir musibet (mağlubiyet) erişse, ‘Allah bana lütfetti de, onlarla beraber bulunmadım’ der. Eğer size Allah’tan bir lütuf (zafer, ganimet) erişse, sanki aranızda bir dostluk bağı yokmuş gibi, ‘Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir kazanca (ganimete) ulaşsaydım’ der.”2
İnsan nefsi devamlı kolaya taliptir, peşin lezzetlere meftundur. “Hizmette geri, ücrette ileri” olmak ister. Savaş anında ortalıkta görülmek istemez. Hele, çetin bir savaştan geri kalmışsa, bunu ganimet telakki eder. Fakat aynı nefis, İslâm ordularının başarılarını, ganimetlerin taksim edildiğini duyduğunda, sanki kendisi cihada katılmak istemiş de “hayır, sen gelme” denilmiş gibi, “ah keşke ben de orda olsaydım, ganimetten pay alsaydım” diye ah u figan eder.
Ayetin devamı, yapılması gerekeni bildirir:
“O halde dünya hayatını ahiret karşılığında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da, ölür veya galip gelirse, biz ona büyük bir mükâfat vereceğiz.”3
Bu İlâhi emre kulak veren nefis, bahsi geçen zaafını aşacak, Allah yolunda savaşmayı hayatının gayesi kabul edecek, yeri geldiğinde bu uğurda can vermekten kaçınmayacaktır. O zaman nefis, “hizmette ileri, ücrette geri” esasıyla yaşayacaktır.
Kur’an-ı Kerîm, nefsin bu zaafını tedavi için, zaman zaman önceki ümmetlerden ibretli örnekler verir. Mesela:
“Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusuyla yurtlarından çıkanları görmedin mi? Allah onlara ‘ölün’ dedi. Sonra da onları hayatlandırdı…”4
Rivayete göre, Beni İsrail krallarından biri askerlerine savaş emri verir. Fakat askerler savaştan korkarlar. “Gideceğimiz yerde veba var. Oradan veba kalkmadıkça gidemeyiz” derler. Allah da onları oldukları yerde öldürür. Sekiz gün böyle kalırlar. Sonra Allah onlara tekrar hayat verir.5
Buradaki ölümü, mecazi anlamda da anlayabiliriz. Bu topluluk, cihaddan uzak durdukları için, düşman istilasına maruz kalıp zelil olmuşlar, ölümden beter bir hayata düşmüşlerdir. Hayli zaman zillet ve esaret altında kaldıktan sonra, nihayet içlerinden çıkan bir peygamberin ikazlarıyla uyanmışlar, kendilerine gelmişler, esaret zincirini kırarak hürriyetlerine kavuşmuşlar, böylece yeniden hayat bulmuşlardır.
“Peygamber, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığında, Allah ve Rasulüne icabet edin!”6 ayeti, zikredilen kıssadaki ölümün mecazi olduğuna bir karine olabilir.7
Şimdi, cihadı teşvîk eden ve emreden bazı ayet ve hadislere bakalım:
a- Ayetlerde Cihada Teşvîk
1- “Yoksa siz, hacılara su dağıtmak ve Mescid-i Haramı (Kâbe’yi) onarmak işini, Allah’a ve ahirete inanıp, Allah yolunda cihad eden kimsenin işi gibi mi kabul ettiniz? Bunlar Allah katında bir değillerdir.”8
Hacılara su dağıtmak, yeryüzünde en mukaddes mekân olan Kâbe’yi tamir etmek, elbette güzel şeylerdir ve sevaplı işlerdir. Ama bunlar hiç bir zaman Allah yolunda cihad etmek seviyesine yükselemezler. Kâbe komşuluğunda ibadet hoştur, ama daha da hoş olan, Allah yolunda cihaddır. Zira birisi ferdi ibadettir, diğeri ise Allah’ın dinini yaymaktır. Risalet velayetten ne derece üstünse, risaletle alakalı olarak Allah’ın dinini yayma mücadelesi, o derece şahsî kemalatlardan, ibadetlerden üstündür.
Bu nokta tam anlaşılmadığından, hacca giden bazı Müslümanlar, o mübarek mekânlarda ölmek temennisinde bulunurlar. Hâlbuki oraya ölmeye değil, dirilmeye gitseler ve döndüklerinde yeni bir şevk ve heyecanla İslâm’a hizmet etseler, kendileri hakkında çok daha iyi olacaktır.
2- “Mü’minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olamaz. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlara üstün kılmıştır…”9
3-“(Düşman) topluluğunu takipte gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız, sizin acı çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyorlar. Hâlbuki siz, onların ummadıklarını Allah’tan umuyorsunuz…”10
“Ölürsem şehidim” diyen bir mü’min, böyle bir beklentisi olmayan batıl dava mensuplarından daha da cesur olmak zorundadır. Yoksa hak bir sebebe yapışan batıl dava mensupları, batıl bir sebebe yapışan hak dava mensuplarına galip gelecektir!
4- “Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın. Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.”11
“Gerek hafif, gerek ağır…” ifadeleri şöyle açıklanmıştır:
-İster severek, ister hoşlanmayarak,
-İster aile yükünüz hafif, ister ağır,
-İster hafif silahlarla, ister ağır silahlarla,
-İster yaya, ister binitli,
-İster genç, ister ihtiyar,
-İster sağlam, ister hasta her hâl ü kârda savaşa çıkınız12.
“Mallarınızla ve canlarınızla” ifadesi, cihadın iki türüne işaret eder. Bir kısım insan vardır ki, mallarını Allah yolunda sarfederler. Bir kısmı da vardır ki, hayatlarını bu yolda feda ederler.
“Allah yolunda” denilmesi ise, çok mühim bir kayıttır. Allah yolunda olmayan bir mücadele, “cihad” ismine layık değildir. Cihada ruh kazandıran husus, işte burasıdır.13 Yoksa Müslümanlardan başkaları da savaşırlar, kendi din ve ideolojilerini yaymaya çalışırlar. Hatta bu uğurda hayatlarını verirler. Fakat onların bu mücadelesi, Allah katında değer kazanan bir mücadele değildir.
5- “Allah yolunda hakkıyla cihad edin!”14
Cihadın hakkını vererek gayret sarfetmekle, kendini mücahid zannetmek başka başka şeylerdir. Birincisi hakkıyla cihad, ikincisi ise, sadece bir oyalanmaktır.
6- “Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın!”15
Bu ayetle ilgili olarak, şu rivayet anlatılır: Muaviye zamanında İslâm ordusu İstanbul önlerine gelir. Savaş esnasında, muhacirden bir zat, düşman saflarına dalar. Bazıları, bu hareketi “kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın” ayetine aykırı görür. Bunun üzerine, Hz. Peygamberin sancaktarı Ebu Eyyub el-Ensarî şöyle der: Biz bu ayeti daha iyi biliriz. Çünkü bu ayet, bizler hakkında indi. Rasulullah ile beraber yaşadık. Onunla beraber çok hallerle karşılaştık. O’na yardımcı olduk. Neticede İslâm galip geldi. Ensar olarak bir araya toplandık. “Allah bize, Rasulüne sahabî olmayı, O’na yardımcı olmayı nasip etti. Artık İslâm galip geldi, Müslümanlar çoğaldı. Biz O’nu, çoluk-çocuk ve mala tercih etmiştik. Artık savaş bittiğine göre, evlerimize, çocuklarımıza dönelim, onlarla yaşayalım” diye konuştuk. İşte bizler böyle bir halde iken, bu ayet nâzil oldu.16
Öyle anlaşılıyor ki, tehlike ileri atılmakta değil, geri kalmaktadır. Ayetin evvelinde, “Allah yolunda infak edin” denilmesi, cihadın ekonomik boyutuna işaret eder. Maddi imkânları yerinde olanlar, bu imkânları Allah’ın dinini yaymak uğrunda harcamazlarsa, kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış olacaklardır.
7- ” Şüphesiz Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”17
Burada “cemaat ruhuna” dikkat çekilmiştir. Böyle bir topluluk, “çok cesetlerde bir tek ruh” beraberce hareket eder. Bu ruhu yakalayamayan topluluklar “kuru bir kalabalık” olmaktan öte geçemez. Merhum Mehmet Akif şöyle der:
“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez.”18
8- “Ey iman edenler! Can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak bir ticareti size anlatayım mı? Allah’a ve Rasulüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilirseniz, bu sizin için çok büyük bir hayırdır (her şeyden daha hayırlıdır). (Bunu yaptığınızda) Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından nehirler akan cennetlere, Adn Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur. Seveceğiniz başka bir şeyi nasib eder: Allah’tan bir zafer ve yakın bir fetih! Mü’minleri müjdele!”19
Ayette, Allah yolunda cihad, “ticaret” olarak anlatılmıştır. Ticarette asıl olan kârdır. Bir şey verilir ve karşılığında kazanç elde edilir. İşte, mü’minler Allah yolunda mallarını-canlarını verecekler, bunun mukabilinde, çok şeyler kazanacaklardır. Bunlar, ayette şu şekilde sıralanmıştır:
a. Allah’tan mağfiret,
b. Cennet,
c. Zafer,
d. Yakın bir fetih.
Bunlardan mağfiret ve cennet ahiretle, zafer ve fetih dünyayla alakalıdır. Demek ki, hem dünya, hem ahiret saadeti, ancak Allah yolunda cihadla mümkündür.
9- “Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Onlar, sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah, muttakilerle beraberdir.”20
Bu ayet, dine davet stratejisini belirleyen “önce yakınlarını uyar” ayetine benzemektedir.21 Yani uyarmada yakınlardan başlanması gerektiği gibi, savaşta da yakın düşmandan başlanacaktır. Nitekim Rasulullah, önce kavmiyle, sonra diğer Araplarla, daha sonra Bizans’la savaşmıştır. Şüphesiz, bütün kâfirlerle birden savaşmak imkânsızdır. Dolayısıyla, uygun olanı yakından başlamaktır.22
Büyük müfessir Fahreddin Râzî, üstteki ayetin “Onlar sizde bir sertlik bulsunlar” kısmıyla ilgili şu yorumu yapar: Âyet metnindeki “Gılza”, rikkatin zıddıdır. Cezalandırmada sertliği bildirir. Şüphesiz sertlik, sakındırmada daha tesirli, kötülükten men etmekte daha etkilidir. Fakat her zaman sert olmak uygun değildir. Zira durum bazan yumuşaklığı, bazan da sertliği gerektirir. Bu sebeple, sadece sertlik gösterilmesinin uygun olmadığına dikkat çekilerek “onlar sizde bir sertlik bulsunlar” denilmiştir. Devamlı sert olmak insanları dağıtır, birbirinden uzaklaştırır. “Onlar sizde bir sertlik bulsunlar” bu sertliğin her zaman olmamasına delalet eder. Sanki şöyle denilmiştir: “Onlar, sizin ahlak ve tabiatınızı incelediklerinde, sizde bir sertlik de bulmaları uygundur.” Böyle bir kelâm ise, ancak çoğu halinde şefkat, merhamet olmakla beraber, bir çeşit sertlik de kendisinde bulunanlar için sadıktır… Bu sertliğin, alış-veriş, karşılıklı oturup konuşmak, yemek-içmek gibi hususlarda olması uygun değildir.23
Örnek olarak verdiğimiz cihada teşvîk ayetlerinden sonra, bir de Rasulullah’ın hadislerine bakalım. Kur’an’ın en büyük müfessirinin, cihadla ilgili sözlerine kulak verelim:
b. Hadislerde Cihada Teşvik
1- “İnsanların en üstünü, canıyla ve malıyla Allah yolunda cihad edendir.”24
2- Biri gelir, “Cihada denk bir amel var mı?” diye sorar. Rasulullah, şöyle cevap verir: “Cihada denk bir amel bilmiyorum.”25
3- Birisi, insanlardan uzak bir yerde, tatlı bir su kaynağı bulur. “Uzlete çekilip, ömrümü burada geçirsem” diye düşünür. Bu fikrini Rasulullaha açar. Rasulullah şöyle der: “Hayır, öyle yapma. Çünkü sizden birinin Allah yolunda hareketi, evinde yetmiş sene kılacağı namazdan daha faziletlidir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve sizleri Cennete almasını istemez misiniz? Allah yolunda gaza ediniz.”26
4- “Ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihaddır.”27 Bu hadis, turistik seyahatle, Allah’ın dinini yaymak uğrunda yapılan seyahatin farklılığına dikkat çeker. Şüphesiz, hiçbir ulvi gaye taşımadan sadece beldeleri, harabeleri gezmeye çıkmakla, Allah’ın dinini her tarafa ulaştırmak için yola çıkmak arasında yerden göğe fark vardır.
5- “Kim, gaza etmeden veya ‘keşke gaza olsaydı da, ben de katılsaydım’ demeden ölürse, nifaktan bir alametle ölmüş olur.”28
Bu hadis, Müslümanın hamle gücünü harekete geçirmektedir. Köşesinde oturup kalan bir mü’min, tehlikededir. Kişi, Allah yolunda sefere çıkmalı veya en azından çıkma temennisinde bulunmalıdır.
6- “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim, isterim ki Allah yolunda öldürülüp sonra diriltilsem. Sonra yine öldürülüp, yine diriltilsem.”29
7- “Allah yolunda bir gün sınırda nöbet, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır.”30
8- “İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda geceyi nöbette geçiren göz.”31
9- “Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır.”32
Yaya veya atlı olarak Allah yolunda cihada koşanlar hadisin şümulünde dâhil olduğu gibi; tankına binip Allah yolunda savaşa giden veya arabasına binip Allah’ın dinini tebliğe gidenler de, hadisin şümulü içindedirler.
10- “Cennet, kılıçların gölgesindedir.”33
Kılıç, cihada sembol olmuştur. Yeri geldiğinde maddi kılıçla savaşılır. Yeri geldiğinde de, “berahin-i katıanın elmas kılıcıyla…”34 Eğer muhatabımız sözü anlamaya müsaitse, katî delillerle onu iknaa çalışmamız, bir elmas kılıç misali etkili olacaktır. Çünkü elmas kılıcın karşısında hiçbir kılıç dayanamadığı gibi, kat’i delillerin karşısında da, hiçbir insan mukabele edemez. İnsafı varsa, hakikate teslim olur, İslâm’a girer.
1 Nisa, 71
2 Nisa, 72-73
3 Nisa, 74
4 Bakara, 243
5 Alûsî, Ruhu’l-Meani, II, 160
6 Enfal, 24
7 Bkz. Ateş, I, 354
8 Tevbe, 19
9 Nisa, 95
10 Nisa, 104
11 Tevbe, 41
12 Râzî, XVI, 69-70; Beydâvî, I, 406; Ebu’l- Berekat Nesefî, Medariku’t- Tenzîl, Daru’l- Fikir, II, 127
13 Kutub, 1, 187; Sabunî, Safvetu’t- Tefasir, 1, 127; Kâdiri, 1,50; Mevdudi, Jihad in Islam, s. 7; Afif Abdülfettah Tabbera, Ruhu’d- Dini’l- İslâmî, Daru’l- İlm, Beyrut, s. 380-381, Abdulazîz Hatip, Gönüllerin Fethinde Cihad, Gençlik Yay. İst. 1994, s. 118-119; Zeydan, Usulu’d- Dave, s, 272
14 Hac, 78
15 Bakara, 195
16 İbn Kesîr, I, 331; Ebu Davud, Sünen, Cihad, 22; Tirmizi, Tefsîr, 2/19
17 Saff, 4
18 Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Hece Yay. İst. 2009. s. 184
19 Saff, 10-13
20 Tevbe, 123
21 Şuara, 214
22 Râzî, XVI, 228-229
23 Râzî, XVI, 230
24 Buhari, Cihad, 2
25 Buhari, Cihad, 1
26 Tirmizi, Fedailü’l-Cihad, 17
27 Ebu Davud, Cihad, 6
28 Ebu Davud, Cihad, 17
29 Buhari, Cihad, 7; İbn Mâce, Sünen, Cihad, 1
30 Buhari, Cihad, 73; Tirmizi, Fedailu’l- Cihad, 26
31 Tirmizi, Fedailu’l- Cihad, 12
32 Tirmizi, Fedailu’l- Cihad, 7
33 Buhari, Cihad, 22
34 Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 562
