CİHAD KONUSUNDA UÇ FİKİRLER

Sözün burasında, cihad konusunda ifrat ve tefrit iki görüşe dikkat çekmekte yarar görüyoruz. Şöyle ki:

Bazı insanlar, savaşı emreden ayetlerden hareketle “İslâm, saldırgan bir dindir. Dünyanın her tarafına kılıç kuvvetiyle yayılmıştır” derken, bir kısmı ise, ” İslam’da sadece savunma savaşı vardır” görüşündeler.

İslâm, kılıç zoruyla yayılsaydı, Müslümanların fethettikleri yerde bir tek Hristiyan bile kalmazdı.1

İslâm, sırf silah kuvvetiyle yayılmış olsaydı, o silahı tutan ellerin az bir zamanda nasıl toplanıverdiğini ve Kisraların, Kayserlerin (İran’ın-Bizans’ın) silahlarına nasıl galip geldiklerini izah mümkün olmazdı.2

Hâlbuki Müslümanlar fethettikleri beldelerin ahalisine tam bir din ve vicdan hürriyeti tanımış, onları dinlerini yaşamakta serbest bırakmıştır. İslam’ın ilmî, edebî, hukukî, ahlakî, sosyal… yönlerde ortada olan manevi nüfuzu, gayr-i Müslimleri celb ve cezbetmiş, onlar kendi hür iradeleriyle İslâm’ı seçmişlerdir. “İslam, sırf kılıçla yayılmıştır” iddiası, tarihe ve İslâmî hükümlere karşı iftiradan başka bir şey değildir.3

Diğer taraftan, “İslâm’da sadece savunma savaşı vardır” demek de, gerçeğin ifadesi olamaz.4 Zira savaş izninin sadece müdafaaya münhasır olması, neticede müdafaa imkânını da ortadan kaldırır. Gerektiğinde, düşmandan önce taarruz edebilmek hakkından mahrum olanlar, her zaman olmasa bile, çoğu kere savunma gücüne de sahip olamazlar. Bu ise, savunma hakkının da ortadan kalkması demektir.5 Bu savaşların sadece savunma savaşı olduğunu söylemek, İslâm‘ın hamle yönünü nazara almamaktır.

İslam’ın kılıç dini olduğu, savaşa teşvik ettiği sadece günümüzde değil, en baştan itibaren tenkit olarak söylenegelmiştir.6 Evet, İslam’da kılıç vardır. Hz. Muhammed (asm) sadece dinin mübelliği değil, yeri geldiğinde “sahibü’s- seyf”, yani “kılıç sahibi” bir peygamberdir ve cihad, İslam’ın hamle gücüdür. Ama ayrıntılarına bakıldığında bunun tenkit konusu olmaktan ziyade, takdir edilmesi gereken bir özellik olduğu görülecektir.

Bernard Lewis, cihadla alakalı şöyle der:

İyi talihlerini dünyanın geri kalanıyla paylaşmak, Allah’ın nihai vahyini kendilerine saklamayıp mümkünse barış içinde, gerekirse savaşla bütün insanlığa götürmek için hiç durmaksızın mücadele etmek Müslümanların ahlakî ve dinî görevidir. Bu, İslam inancının temel yükümlülüklerinden biridir. Buna cihad denir; cihad kelimesi “mücadele” anlamına gelir.7

İslam’da savaşa da yer verildiği doğru olmakla beraber, bunu acımasız bir tenkit konusu yapmak, insafla ve hakperestlikle bağdaşır bir durum değildir Hz. İsa İncil’de “Göze göz, dişe diş dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin…”8 derken, Hristiyan kültürden gelen ve “Yeni Dünya Düzeni, Büyük Ortadoğu Projesi” gibi büyük projelerle dünya milletlerini ve devletlerini istediği gibi şekillendirmeye çalışan ve bu uğurda büyük savaşlar çıkarmaktan çekinmeyen kimselerin “İslam’da savaş var!” diye tenkide kalkışmaları tam bir garabettir.

Anlatılır ki, Ahmet Vefik Paşa’ya Fransa’da “Siz Osmanlıların, Viyana kapılarında ne işi vardı?” diye sorarlar. Paşa şu veciz cevabı verir: “İade-i ziyaret efendim, Haçlı Seferlerinin iade-i ziyareti!”9

Savaş, sevilen ve istenilen bir şey olmamakla beraber insanlık tarihinde hep olagelmiştir. İslam dini, savaş yerine barışı esas alır, ama şartlar oluştuğunda savaşı da bir realite olarak kabul eder. Öyle şartlar olur ki, o şartlar altında “barış” diye tutturmak zilleti kabul etmek olur. Yeri ve zamanı geldiğinde kılıcın da hakkı vardır. Kur’an bunu şöyle ifade eder:

Size ne oluyor da ‘Ey Rabbimiz! Halkı zalim olan şu şehirden bizi kurtar, katından bize bir sahip gönder, bir yardımcı yolla’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?”10

İslam’da sulh asıl, harp arızîdir.11 Yani esas olan savaş değil, barıştır.

Hz. Peygamber Mekke’de on üç yıl Allah’ın dinini tebliğ etmiş, fakat çok az kişi kendisine tabi olmuştu. Sonunda, halkı müşrik olan bu beldeden hicret etmeye mecbur kalır, Medine’ye gider. Sekiz yıl sonra on bin kişilik bir orduyla Mekke’yi fetheder. Savaş suçlusu durumunda olan on küsur kişiyi müstesna tutarak, evinde duran veya Kâbe’ye sığınan hiç kimseye ilişilmeyeceğini bildirir. Fetih gerçekleştiğinde, kendisine her türlü zulmü reva gören Mekke halkını meydanda toplar. “Bugün sizi kınayacak değilim. Allah sizi bağışlasın. Gidebilirsiniz, hepiniz serbestsiniz” der. Bu engin hoşgörü ve tolerans karşısında Mekke halkı toplu halde İslam’a girer.12

Savaş suçlusu olan ve haklarında idam fermanı çıkan on yedi kişiden sadece üçü ele geçirilir, diğerleri ise kaçarlar. Bunlardan bir kısmı, daha sonra gelip eman dilerler, hayatları bağışlanır.

Bunlardan biri olan Vahşi, Peygamberin amcası Hz. Hamza’yı şehit etmişti. Mekke’nin fethinden sonra Taife kaçar. Taifliler Müslüman olunca, Şam veya Yemen gibi bir yere kaçmayı düşünür. Bu sırada biri kendine şöyle der: “Git teslim ol! O, eman dileyen kimseyi öldürtmez.” Vahşi, gider ve teslim olur. Hayatının geri kalan kısmında Müslüman olarak yaşar.13

Bunlardan bir başkası Safvan bin Umeyye’dir. Yemen’e kaçmayı düşünmektedir. Sahabelerden biri Resulullah’a şöyle der: “Ya Rasulallah, Safvan kavminin efendisidir, ona eman verseniz iyi olur.” Rasulullah bu teklifi reddetmez. Bunun üzerine, Safvan gelir, düşünmek için iki ay müddet ister. Hz. Peygamber dört ay müddet verir. Neticede Safvan da İslam’a girenlerden biri olur.14

Annemarie Schimmelin de dikkat çektiği gibi, cihad, “Allah yolunda çaba gösterme” anlamını taşır; öncelikle savunmayı hedefler.15 Yine Batılı bir düşünür olan Watt’ın ifadesiyle söylersek, “Cihad, İslam dininin kılıçla yayıldığı anlamına gelmez.”16

İslam ile kılıç arasındaki seçim putperestlerle sınırlıydı ve Arabistan’ın dışında çok az uygulandı, Yahudilere, Hıristiyanlara dayatılmadı. Müslümanların tarihi dolduran askeri faaliyetleri, yalnızca siyasi yayılmaya yol açtı. İhtida ise, vaaz ve toplumsal baskı aracılığıyla oldu.17

Hz. Peygamberin savaşa değil barışa talip olduğunun en güzel göstergelerinden biri şudur: O, uygun görmediği isimleri değiştirmiştir. Mesela, Asi ismini Muti, Asiye ismini Cemile yapmıştır. (Asi ve Asiye “isyan eden” anlamındadır. Muti ise, “İtaat eden” demektir.) Ve bu meyanda “savaş” anlamındaki “Harp” ismini, “Barış” anlamındaki “Silm”e çevirmiştir.18

1 Ali Himmet Berki – Osman Keskioğlu, Hz. Muhammed ve Hayatı, Diyanet Yay. Ank, 1991, s, 236

2 Yazır, II, 692

3 Bkz. Yazır, II, 689-690; Abdürabbih, s. 166-167; Gazali, s. 208; Tabbera, s. 376; Rıza, X, 361

4 Zeydan, Usulu’d- Dave, s. 275

5 Yazır, II, 691-692

6 Bkz. Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, Ter: Mehmet Turhan, Y. Z. Cem, Soydemir Okuyan, Us Yay. İst. 2015, s. 395

7 Bernard Lewis, Babil’den Dragomanlara Çeviren: Ebru Kılıç, Kapı Yay. İst.- 2008, s. 202

8 İncil, Matta, 5: 38-40

9http://www.tarihbilinci.com/konular/son-donem-osmanlidan-hikâyeler.17937/ Erişim tarihi: 21.06.2018

10 Nisa, 75

11 Cahit Baltacı, İslam Medeniyeti Tarihi, İFAV Yay. İst. 2010, s. 54

12 İbn Hişam, Siretu’n-Nebeviyye, Daru İhyai’t- Türasi’l- Arabi, Beyrut, 1971, IV, 55

13 İbn Hişam, age. III, 55

14 İbn Hişam, age. IV, 60

15 Annemarie Schimmel, Doğu Batı Yakınlaşmaları, Ter: Hüseyin Ağuiçenoğlu, Avesta Yay., İst. 2012, s. 17

16 Watt, İslam’ın Ortaçağ Avrupası Üzerindeki Etkisi, (The Influence of Islam on Medieval Europe) Ter: Ümit Hüsrev Yolsal, Bilge Su Yay. Ankara, s. 18

17 Watt, İslam’ın Ortaçağ Avrupası Üzerindeki Etkisi, s. 113

18 Bkz. Ebu Davud, Edeb 70; Müslim, Edeb 14; Tirmizî, Edeb 66,

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir