ALLAH’IN ORDULARI

“Ordu” kelimesi kışlayı, askerleri, bunların talimlerini, silahlarını, manevralarını hatırlatır. Orduda disiplin vardır, komutana itaat vardır.

Kâinat, büyük bir kışladır. Bütün varlıklar, komutanlar komutanı olan Allah’ın askerleridir. Kâinattaki milyarlarca galaksiden biri olan Samanyolu Galaksisi, milyarlarca yıldızdan müteşekkildir. Bu yıldızlardan biri olan Güneş, on iki gezegeniyle beraber bir sistem meydana getirir. Bu on iki gezegen, hem kendi etrafında, hem de güneşin etrafında dönmektedir. Bu hareket, o derece muntazamdır ki, bazen hepsi bir ip çekmiş gibi aynı hizaya gelirler, muhteşem tablolar meydana getirirler.

Gök ve yer, Cenab-ı Hakk’ın “ister istemez (yokluktan varlığa) gelin!” emrine uyarak “biz isteyerek geldik” demişler ve varlık alanında görülmüşlerdir.1 Kıyamet kopuncaya kadarki müddet içinde, bütün yaptıkları ve yapacakları, hep emr-i İlahî iledir.

“Göklerde ve yerde olanlar, O’na teslim olmuşlardır”2 ayetinin hükmüyle, bütün kâinat Müslümandır. Yani, komutanları olan Allah’a tam bir teslimiyet içindedir. “Yan” dedikleri yanar, “dön” dedikleri döner, “sön” dedikleri söner, “dur” dedikleri durur, “vur” dedikleri vurur, “gel” dedikleri gelir, “git” dedikleri gider.

“Gel” emriyle yokluktan varlığa çıkan kâinat, “git” emriyle de kıyameti yaşayacaktır. Yıldızlar ordusu ve arz, kumandanları tarafından belirlenen askerlik müddeti bittiğinde, son manevralarını yapacak; böylece, sema yarılacak, yıldızlar dağılacak, güneş dürülecek, arz yükünü boşaltacak, hepsi birden, “Ya Rabbena buyur, bizleri ne için istihdam edersen et. Hakkımız sana aittir. Her yaptığın şey haktır” diyeceklerdir.3

Dünya Kışlası

Dünyamız, kâinat kışlasının en renkli ve hareketli bölümüdür. Üstümüzde atmosfer, altımızda yer ve önümüzde deniz, insanı hayrette bırakan manevralara sahne olur.

Atmosfer; gök gürültüsü, şimşek, yıldırım, rüzgâr ve bulutlarıyla muazzam bir seyrangahtır. Birbirinden çok farklı görünen bu askerler, İlahî rahmetin cisim haline gelmiş bir şekli olan yağmurun gönderilmesinde hizmet görürler. Gök gürültüsü, top güllesini andıran sesiyle yağmurun geleceğini müjdeler. Semayı titreten bir velvele ile Cenab-ı Hakk’a hamd ve tesbih eder.4

Şimşek, Allah’ın nihayetsiz kudretinin parlak bir tecellisidir. Gecenin karanlığında, bir anda koca göğü ışığıyla doldurur, gözleri kamaştırır.5

Yıldırım, o celâlli komutanın emrettiği yere iner. “Allah, yıldırımlar gönderir, onu dilediğine isabet ettirir” ayetinin manasını gösterir.6

Rastgele esiyor zannedilen rüzgâr, Allah’ın emrine göre eser. Dağlar gibi bulut kümelerini yüklenip muhtaç yerlere sevkeder. Bu şekilde İlâhî rahmetin tecellisinde kullanılan rüzgâr, bazan da İlahî gadabın tecellisinde istihdam edilir, bir “azap kamçısı” olur. Meselâ, Âd Kavmi sekiz gün art arda esen şiddetli rüzgârla cezalandırılır. Bunun sonucu olarak evleri harabeye dönerken, kendileri de içi boş kof hurma kütükleri haline gelirler.7

Yeryüzüne damla damla inen ve yeryüzündeki hayatın devamında en önemli unsurlardan olan yağmur, Allah dilediğinde bir ceza unsuru oluverir. Meşhur Nuh Tufanı, bunun en çarpıcı bir örneğidir. Göklerin ve yerin orduları elinde olan Allah, bu olayda havayı ve yeri harekete geçirir. Gökten, bardaktan boşanırcasına devamlı yağmur yağar, yerden ise sular fışkırır. Bunun neticesinde, o asî kavim sular altında kalarak cezasını bulur, sadece Nuh’un gemisine binen ehl-i iman kurtulur. Kur’an, tufanın neticesini şu haşmetli ifadelerle bildirir:

“Ey arz, suyunu yut! Ey sema, sen de suyunu tut.”8

Bu ateşkes emrinin verilmesinden sonra, arz suyunu yutar, sema suyunu tutar, hayat normale döner.

Hava Kuvvetleri

Allah’ın ordularının kuşlar bölümü pek çok harikalarla doludur. Şu ayet, bizi onlara ibretle bakmaya sevkeder:

“Onlar, üzerlerinde kanatlarını açıp kapayarak uçan kuşları görmediler mi? Onları tutan, ancak Rahman’dır.”9

Rahatlıkla söyleyebiliriz ki, şayet Allah kuşları yaratmasaydı, insanoğlu uçabileceğini hayal bile edemezdi. Yapılan uçaklar, kuşların basit bir taklidinden ibarettir. En mükemmel uçakların bile, bir sivrisineğin manevra kabiliyeti seviyesine ulaşmaları mümkün değildir. Martı gibi deniz kuşları ise, hem denizde yüzmeleri, hem havada uçmaları, hem de karada yürümeleriyle benzerlerinin yapılmasına modellik etmektedirler.

Cenab-ı Hak, Fil Sûresinde, kuşlarla yapılan bir hava saldırısını haber verir. Kâbe’yi tahrip için gelen Yemen Valisi Ebrehe ve ordusu, Mekke önlerinde art arda sürüler halinde gelen kuşların ayak ve gagalarındaki -tabir caizse- küçük, semâvî bombalarla perişan olurlar, tahrip edilmiş ekin yaprakları haline gelirler.

Deniz Kuvvetleri

Son yıllarda gerçekleştirilen deniz belgeselleriyle, Allah’ın denizlerdeki ordularını daha iyi tanıma imkânına kavuştuk. Yeryüzünden çok daha geniş bir alanda, yeryüzündekinden çok kalabalık bir orduya, akılları hayrette bırakan manevralar yaptırıldığına şahit olduk.

Dünyanın dörtte üçünü teşkil eden denizler, Allah’ın acîb ve garip mahlûklarıyla doludur. Bunların her birinin kendine göre silahları vardır. Mesela bir kısmı, keskin dişlere sahiptir. Bir kısmı, çevreye adaptasyonla kendini kamufle eder, düşmanlarından kurtulur. Bir kısmı, düşmanına mürekkep püskürtür, Bir kısmı, hasmına elektrik akımı boşaltarak onu cin çarpmışa döndürür…

Yeryüzü Kışlası

Allah’ın ordularının en iyi tanıdığımız ve muhatap olduğumuz bölümü, yeryüzü kışlasıdır. Özellikle bahar mevsimi, yeryüzündeki bitki ve hayvanların bir bayramı görünümündedir. Kışın ölmüş veya uyumuş ordular, bu mevsimde emr-i İlâhi ile harekete geçerler. İnsanların ve ruhanilerin nazarlarına en güzel manzaraları takdim ederler. Çiçekler ilâhi cemâlden haber verirken; dikenler, O’nun celâlinden izler taşır. Dikenli otlar ve ağaçlar, otların ve ağaçların silah kuşanmış kahramanları gibidir.

Yüzbinlerce hayvan türü vardır. Bunlar, yaşadıkları çevreye göre adapte edilmiştir. Çöl devesi sıcaktan kavrulmadığı gibi, kutup ayısı da soğuktan donmaz. Bu orduda kaplumbağalar, kirpiler zırhlı birlikler sınıfına mensup iken, filler âdeta tank görünümündedir… Köstebek ve solucanlar, tünel kazmakta son derece mahirdir… Mayıs böceği ve benzerleri, temizlikçi askerlerdir… Grev yaptıkları hiç görülmez… Zaten, Allah’ın ordularında asla grev yoktur, daima görev vardır.

Yeryüzü kışlasındaki askerlerden bazıları, bando takımında yer alır. Bunların bir kısmı gece mesaisi yapar, bir kısmı da gündüz çalışır. Ağustos böceği, bülbül ve emsali askerler, latîf sedalarla ve ulvî nağmelerle yeryüzü ordugâhında tesbihat yaparlar, bu muhteşem kışlayı şenlendirirler, diğer askerleri şevk ve gayrete getirirler.

Aslan, yılan, eşek arısı gibi vahşi hayvanlar, yüce komutanlarının emrinden dışarı çıkmazlar. Meselâ, aslanlar insanların yaşadığı yerlere inmez. Yılanlar, durup dururken kimseye zarar vermez. “Mızraklı sinek eşkıyası” durumunda olan eşek arıları, insanın üzerine gelmez…

Karıncalar, bu orduda mühim bir yer teşkil eder. Kur’an’ın yüz on dört sûresinden birinin adı, “karınca” anlamında “Neml” Sûresidir. Karıncalar, nizam ve intizamın, modern şehirciliğin sembolü gibidir. Bunlardan kırmızı karıncalar, “et yiyen karıncalar” olarak bilinir. Sayıları milyonları aşan gruplar halinde yol alırlar. İstirahat borusu çaldığında her biri bir köşeye çekilir. “Toplan” borusu çaldığında ise, tekrar düzgün bir ordu şeklinde yollarına devam ederler. Önlerine bir dere çıktığında öndekiler birbirine kenetlenerek karşı kıyıya kadar sun’î bir köprü oluşturur; diğerleri bunların üzerinden karşıya geçerler. Geçme işlemi bittiğinde, arkadan birer birer çözülmek suretiyle arkadaşlarına iltihak ederler.

Peygamberimizin ve Hz. Ebu Bekir’in hicret esnasında gizlenmiş oldukları mağarayı bir örümceğin ağıyla örtmesi, iki güvercinin mağaranın üstünde âdeta nöbetçilik yapmaları, ibretle mütalaası gereken bir durumdur.

Görülmeyen Ordular

Allah’ın ordularından bir kısmını doğrudan göremeyiz. Mikroorganizmalar, atomlar ve melekler bu kısma girer.

Mikroorganizmalar, asker sayısı bakımından en kalabalık olanlardandır. Pek çok insanın zararlı zannettiği bu küçücük varlıklar, harıl harıl hayata hizmet ederler. Mesela, mikroorganizmalar olmasaydı kemikler toprağa dönüşmeyecekti ve kısa bir zamanda yeryüzü kemikler ülkesi olacaktı…

Makro âlemde yıldızlar tam bir ahenk ve itaatle hareket ettiği gibi, mikro âlemde de atomlar, tam bir nizam ve itaatle hareket ederler. Mevleviler gibi, bir şevk ve cezbe içinde dönerler. Her bir canlı ve cansız şey, bunlar için bir kışla gibidir. Fakat bu askerlerin hiç acemiliği yoktur. Zerre miktar sapmadan, görevlerini ifa ederler.

Gözle görmediğimiz, fakat varlığına inandığımız melekler, Allah’ın ordularında mühim bir yer işgal eder. Onlar, sayısını bile bilmediğimiz yıldızlar âleminin sakinleridirler. Yeryüzü kışlasının hiçbir yerini boş bırakmayan İlâhî hikmet, elbette o koca sema kışlasını da boş bırakmamıştır.

Meleklerin bir kısmı, insanlarla alakalıdır. Meselâ, Cebrail, peygamberlere vahiy getirir. Azrail, insanların ruhunu kabzeder. Bir kısım melekler, insanı görünür-görünmez tehlikelerden korurlar. Bir kısmı, İslâm ordularına yardım için gelir. Meselâ, Bedir Savaşında 5.000 melek savaşa iştirak etmiştir.10

Mi’rac olayında melekleri de müşahede eden Hz. Peygamber, şu ayetin manasını bütün haşmetiyle idrak eder: “Rabbinin ordularını, ancak kendisi bilir.”11

Zalim Kavimlerin Helâki

İzzet ve azamet sahibi Cenab-ı Hak, zalim ve günahkâr kavimleri tarih boyunca hep cezalandırmıştır. Kur’an bunu şöyle bildirir:

“Onların her birini günahıyla yakaladık.

Kiminin üzerine, taş yağdıran bir kasırga gönderdik.

Kimini korkunç bir sayha (ses-gürültü) yakaladı.

Kimini yerin dibine geçirdik.

Kimini suda garkettik.

Allah onlara zulmetmiyordu. Lakin onlar, kendi nefislerine zulmediyorlardı.”12

Homoseksüel bir millet olan Hz. Lut’un kavmi, sabaha doğru korkunç bir gürültüyle uyanır. Üzerlerine gökten taş yağdırılır. Beldelerinin altı üstüne getirilir.13

Hz. Musa’nın kavmine, ders almaları için art arda belalar gelir. Sel olur, her taraf sular altında kalır. Çekirgeler istila eder, ekinlerini yer. Her tarafı bitler sarar. Başka bir zaman her taraf kurbağalarla dolar. Fakat onlar ibret almazlar.14

Hamdi Yazır’ın da dikkat çektiği gibi, bizim tesadüf olarak gördüğümüz şeyler, gerçekte İlâhî birer tasarruftur.15 Cansız gördüklerimiz, Allah’ın birer askeri ve memurudur. Meselâ, Cenab-ı Hak ateşe yakıcılık özelliği vermiştir. Fakat ona “yakma!” diye emrettiğinde ateş yakmayacaktır. Nitekim Nemrud’un ateşe attırdığı Hz. İbrahim’i yakmamıştır.16

Kızıldeniz, Hz. Musa ve yanındakilere emr-i İlâhi ile yarılmış, onlar karşıya geçtiğinde ise, tekrar kapanarak Firavun ve askerlerine mezar olmuştur.17

Vefadar bir köpek, ev sahiplerine sevgiyle kuyruk sallarken, yabancılara diş gösterir, hatta onları ısırır. Onun gibi; hava, su, ateş, toprak, rüzgâr, gibi cansız şeyler, Allah dostlarına muhabbetle muamele eder; Allah düşmanlarına da diş bilerler. Bu unsurlar, asi kavimlerin azabıyla ilgili İlâhî emir geldiğinde, bu emri zevkle ifa ederler.

Mesela, Cehennem… Komutanlar Komutanını tanımayan, O’na isyan eden zalimlere karşı, öfkesinden parçalanmak derecesine gelir.18

Kıyamet kopup, kâfirler, zalimler Cehenneme atıldığında Cenab-ı Hak sorar:

“Ey Cehennem doldun mu?

Cehennem der: Daha yok mu?”19

Ehl-i İman Ordusu

Allah’ın ordularının en mühim bölümü, ehl-i iman ordusudur. Bu ordu, Hz. Âdem’den bu yana yoluna devam etmektedir. Nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihler bu ordunun fertleridir.20

Hz. Âdem’in iki oğlu arasında meydana gelen ilk mücadele, zamanla iki grup mücadelesine dönüşür: Ehl-i İman ve ehl-i küfür.

Bu iki grup, insanlık ağacından çıkan, birbirine mukabil iki dal gibidir. Kur’an, bunları Ashab-ı yemin ve Ashab-ı şimal olarak niteler.21

Bir dal, peygamberler ve şehitler gibi tatlı meyveler vermiş; diğer dal, Firavunlar ve Nemrutlar gibi acı meyveler vermiştir.

Bir taraf, Hak yolunun yolcuları, diğer taraf şeytanın uşakları.

Bir taraf gündüz gibi aydınlık, diğer taraf gece gibi karanlık.

Bir taraf, ulviyata müştak, diğer taraf süfliyata âşık.

Bir taraf fazilet arayışında, diğer taraf menfaat kaygısında.

Bir taraf, cennete doğru koşuyor, diğer taraf cehenneme doğru düşüyor…

Bu iki taraf arasında mücadele başlar. Yarasanın ışıktan rahatsız olması gibi, iman nurundan rahatsız olan ehl-i küfür, ehl-i imana her vesileyle saldırır. Onların din ve vicdanlarına müdahale ederler. Bunun neticesinde, bazan soğuk savaş, bazan da sıcak savaşlar olur.

Kur’an-ı Kerîm, Hak ile batılın bu mücadelesini, su ve köpük mücadelesine benzetir. Ehl-i küfür, bazan köpük gibi üstte görünür. Bu, yanlış olarak onların galebesi zannedilir. Hâlbuki köpük sönecek, sular hedefine varacaktır.22 Aynı ayette, bu mücadele, madenlerin ayrışması mücadelesi şeklinde de anlatılır. Ateşe bırakılan madenlerden kıymetli olanlar alınır. Posa olanlar ise, çöpe atılır.

Mesela elmas ile kömür, aslında aynı elementtir. Bunlardan elmasın atomlarında tam bir düzen hâkimdir. Kömür atomlarında ise, dengesizlik vardır. Her iki maden beraber ateşe bırakılır. Neticede geride elmas kalır, kömür ise yanar gider. Kömür gibi kararmış bir ruha sahip ehl-i küfür de, kömürün akıbetine mahkûmdur.

Bu mücadelede, ehl-i iman daima galiptir.

“Allah’ın hizbi (ordusu), galip olan işte onlardır.”23

“Allah şunu yazdı (ezelde takdir etti) ki, muhakkak ki ben ve peygamberlerim galip gelecek.”24

“Ordularımız daima galiptirler” gibi pek çok ayet, bu gerçeği ilan eder.25

Bu galibiyeti, sadece şeklen galibiyet olarak görmek yanlış olur. Çünkü şeklen ehl-i küfür çoğu kere galip görünebilir. Ama gerçekte mağlupturlar.

Mesela, Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atarken nefsine mağluptu… İhtiraslarına mağluptu…

Firavun, Hz. Musa’ya iman eden sihirbazları idam ettirirken, korkusuna mağluptu… Saltanata mağluptu…

Ebu Cehil, Mekke’deki ehl-i imana işkence yaparken, menfaatlerine mağluptu… Göreneklerine mağluptu…

Allah yolunun erleri ise, daima galiptir. Hz. Yusuf zindana atılırken, nefsine galip gelerek atıldı. Hz. İbrahim ateşe fırlatılırken putları tanımadığı için fırlatıldı. İlk Müslümanlar, baskılara boyun eğmediklerinden hicrete mecbur kaldı…

Ehl-i iman ordusu, şeklen de galip geldiği dönemlerde adaletin ve insanlığın en güzel örneklerini vermiştir. Mesela Hz. Peygamber, hicret etmeye mecbur kaldığı Mekke’ye, sekiz sene sonra on bin askerle galip bir komutan olarak girdiğinde eski hesapları hatırlatmaz. “Gidin, serbestsiniz” buyurur. Ebu Cehlin oğlu İkrime, Safvan Bin Ümeyye gibi önde gelen İslâm düşmanlarını bile affeder. Amcasının katili Vahşi’yi öldürtmez. Onlar da, gördükleri bu büyüklük karşısında İslam’a teslim olurlar, Müslümanlar safında yer alırlar.

Altı yüzyıl ihtişamla devam eden Osmanlı Devleti, idaresi altındaki gayr-i Müslimleri incitmemiş, kimseyi zorla Müslüman yapmamıştır. Kılıcını ve kuvvetini, mazluma yardım etmek, zalime ise “dur” demek için kullanmıştır. 1990 lı yıllarda Sırpların Bosna- Hersekte yaptığını Osmanlı Balkanlarda yapmak isteseydi, herhalde dünya üzerinde bir Sırp’tan, bir Yunandan eser kalmazdı.

Ehl-i imanla, ehl-i küfrün mücadelesi, günümüzde de bütün hızıyla ve bütün cephelerde devam etmektedir. İlimde, kültürde, san’atta, medeniyette mücadele olduğu gibi, bazı cephelerde de sıcak savaş mücadelesi yapılmaktadır.

İnanıyoruz ki, hak galip gelecek, akıbet müttakilerin olacaktır.26

1 Fussılet, 11

2 Âl-i İmran, 83

3 Bkz. İnşikak, 1-5

4 Ra’d, 13

5 Nur, 43

6 Ra’d, 13

7 Hâkka, 6-7

8 Hud, 44

9 Mülk, 19

10 Âl-i İmran, 125

11 Müddessir, 31

12 Ankebut, 40

13 Hud, 82; Hicr, 74

14 A’raf, 133

15 Yazır, IV, 2802

16 Enbiya, 69

17 Bakara, 50

18 Mülk, 8

19 Kaf, 30

20 Nisa, 69

21 Vakıa, 27 ve 41

22 Bkz. Ra’d, 17

23 Maide, 56

24 Mücadele, 21

25 Saffat, 173

26 Kasas, 83

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir