İnsan, ucu bucağı bilinmeyen varlık âlemi içinde, eşsiz bir konuma sahiptir. Ruhuyla, cesediyle Allah’ın en antika bir san’at eseridir. Kur’ân-ı Kerim, insanın bu özellikteki yaratılışını “ahsen-i takvim” ile ifade eder.1
En güzel konumda yaratılan insan, arzın halifesidir.2 Yani, içinde yaşadığımız şu dünya sarayının halifesi ve sultanı insandır. Bir devlet başkanı nereye gitse, basın mensupları onun peşindedirler. Ağzından çıkan her şeyi kaydederler. Onun gibi, yeryüzünde halife olarak gönderilen her insan, bu yüce rütbesinden dolayı “kirâmen kâtibin” denilen meleklerce yakın takip altındadır.3 Bu melekler, o insanın her sözünü ve amelini kaydederler.4
İnsan, emanet-i kübranın (en büyük emanetin) hâmilidir.5 Gökler, yer ve dağlar, o büyüklükleriyle beraber Allah’ın emanetini taşıyabilecek kabiliyetten uzaktırlar. Onlar, ancak insan için birer tefekkür sayfası olabilirler. Nitekim şu hadis-i kudsi de bu mânâyı te’yid eder:
“Ne gökler beni içine aldı, ne de yer. Fakat mü’min kulumun kalbine yerleştim.”6
Ne dağlar güneşi kemaliyle gösterir ne de sahralar. Fakat küçük bir ayna, net bir şekilde güneşi yansıtır. Mekândan münezzeh olan Allah’ın mü’min kulunun kalbine yerleşmesini bu misalle daha iyi anlayabiliriz. Demek ki, mü’minin kalbi Allah’ı bilebilecek hassas ve şeffaf bir aynadır. Kalb için “nazargâh-ı İlahi”7 denilmesi de bu noktadandır.
Cismen küçük olan insan, mânen bir âlemdir. Bu hakikat şöyle ifade edilir:
“İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem dahi büyük bir insandır.”8
Âlemde ne varsa numuneleri insanda vardır. Ruhu ruhlar âleminden, hafızası Levh-i Mahfuzdan, hayali âlem-i misalden haber verir. Elementleri kâinattaki elementlerdendir. Vücudundaki tüyler yeryüzündeki ağaçlardan; kemikler yeryüzündeki taş ve kayalardan; bedeninde cereyan eden kan ve gözünden-kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı sular yeryüzündeki nehirlerden ve çeşmelerden, madeni sulardan izler taşır.9
İnsan, mahlûkatın en şereflisidir. “Biz Âdemoğullarını (insanları) mükerrem kıldık” âyeti bunu ilân eder.10 Âyetin devamında, bu mükerremiyete numune olmak üzere, insana olan nimetlerden ikisine dikkat çekilmiştir:
1- İnsanın karada ve denizde taşınması,
2- En güzel rızıklarla rızıklandırılması.
At ve deve gibi hayvanlar, insandan daha büyük olduğu halde, insana itaat etmektedir. O büyük deve, küçük bir çocuğun bile önünde diz büküp, onu sırtına almaktadır. Ayrıca, insanlığa bir nimet olarak sunulan otomobil, tren gibi vasıtalar; kayık, gemi gibi deniz araçları âyetin işaret ettiği nimetlerdendir.
İnsanın “en güzel yiyeceklerle rızıklandırılması” hususu da gerçekten çok düşündürücü bir durumdur. Yeşil ot veya sarı samanla gıdalanıp süt veren hayvanlar, insana süt gibi latif bir gıdayı takdim ediyorlar, hattâ canlarını sunmaktan kaçınmıyorlar. Gagasıyla yerden her türlü tanecikleri kursağına indiren tavuk, yumurta gibi lezzetli bir hediyeyi insana getiriyor. Balarısı, çiçekten çiçeğe dolaşıp, şifalı bir balı insana yediriyor…
İşte, bütün bu gibi durumlar, insanın ne kadar nazik ve nazenin bir varlık olduğunu gösterir. İnsanların Rabbi olan Allah, onlara çok iyi bakıyor, ikram ediyor. Hâlbuki insan, kendi zatında çok fakir bir varlık. “Ey insanlar! Siz Allaha karşı fakir kimselersiniz” âyeti insanın bu yönüne dikkat çeker.11 İsterse dünyanın en zengin kişisi olsun, herkes Allah’a muhtaçtır. Onun yaratmasına, Onun rızıklandırmasına, Onun ebediyet yurduna muhtaçtır.
Böyle fakir bir varlığın Allaha muhatap olması ne büyük bir lütuftur! Bazı büyük makam sahipleri, alt derecedeki insanlara muhatap olmaktan kaçınırken, bütün âlemlerin Rabbi, insanı kendine “özel muhatap” seçmiştir. Kur’ân-ı Kerimde, “Ey insan! Ey Âdemoğulları! Ey iman edenler!” şeklindeki seslenişler insana yapılmıştır.
İşte Kur’ân’ın âyetleri ışığında bakıldığında insanın mahiyeti bu tarzda iken, Kur’ân’ın nuruyla insana bakmayanlar, bu mahiyeti görememişlerdir. Kimi onu bir madde yığını sanmış, kimi maymunun bir üstünde yer alan bir hayvan kabul etmiş, kimi onu “homo economicus: ekonomik bir canlı” şeklinde değerlendirmiş…
1 Tin, 4.
2 Bakara, 30.
3 İnfitar, 11.
4 Kaf, 18.
5 Ahzab, 72.
6 Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, II, 195.
7 “Allah, cesetlerinize ve suretlerinize bakmaz. Lakin kalplerinize nazar eder” hadisinden çıkarılan bir ifadedir. Müslim, Birr, 32. İbn-i Mace, Zühd, 9.
8 Nursî, Said, Lem’alar, s. 79.
9 A.g.e., 337.
10 İsra, 70.
11 Fatır, 15.
