Kur’ân’ın şu hatırlatması ne kadar yerindedir:
“Sana faydası olmayan bilginin peşine düşme!”1 Peşine düştüğümüz bilgi, bize faydalı olmalıdır. “Bilgi, bilgi için” değil, “bilgi, Allah için” olmalıdır. Bir mü’minin hayatında zaten “her şey Allah içindir.” Âyette geçen “İnna lillahi” (biz Allah içiniz) ifadesi, bu gerçeği bildirir.2
Bilgi, bizi Hakka götürmelidir. Bilgi, bize gerçeği göstermelidir. Bilgi, bizi şek ve tereddütlerden kurtarmalıdır. Bilgi, insanlığın emrinde hizmet etmelidir.
İnsanların çoğu, gerçeğe ulaşamadan, birtakım zanlarla oyalanır. Kur’ân-ı Kerim buna şöyle dikkat çeker: “Onların bu konuda hiçbir bilgileri yok. Sadece zanna uymaktadırlar. Zan ise, hakkın (gerçeğin) yerini tutamaz. Bizi anmaktan kaçınan ve dünya hayatından başka bir şeyi istemeyen kişiden yüz çevirir. İşte, onların ilimden ulaşabildikleri budur.”3
Zan, gerçeğe mukabil kullanılmıştır. Yani, bir konuda insan ya gerçeği bulmuştur veya zan içerisindedir. Âyetin de belirttiği gibi, zannetmek gerçek demek değildir. Zan, bir kanaat bildirir. Gerçek ise, kesin bilgiyi ifade eder.
Gerçeği bilmek ve bulmak, o kadar kolay bir şey değildir. Gerçek bilgiye ulaşmada bir kısım engeller vardır. Hakikatin yüzü açık değil, perdelidir. Bu engel ve perdelerin bir kısmına, kısaca şöyle bakabiliriz:
1- Zâhir
Zâhir, dış görünüş demektir. Dış görünüş, çoğu kere aldatıcıdır. Kur’ân kâfirler hakkında şöyle der: “Onlar, dünya hayatından bir zâhir bilirler”4 Meselâ, zâhirde yağmuru gönderen buluttur. Fakat gerçekte Allah göndermektedir. Ufka baktığımızda, yerle gök bitişik görünür. Hâlbuki aralarında yerden göğe kadar fark vardır. Onun gibi, sebeple netice arasında öyle muazzam bir mesafe mevcuttur. Fakat zâhirde, neticeler sebeplere takılmıştır. Meyve ağaçtan, çocuk anneden zannedilir. Hâlbuki anne de bilir ki, kendisi çocuğun yaratıcısı değil, taşıyıcısıdır. Onun cinsiyetine bile müdahalesi yoktur.
2- Subjektiflik
Bir şeyi, kendimize bakan yönüyle değerlendirmek, bizi yanlış bilgiye sevkedebilir. Kanaryanın sesi insanları hayran bıraktığı halde, kedinin gözünde bir lokma etten ibarettir.5 Muhtemelen hiç sadık rüya görmemiş olan Freud’un, “bu tür bir rüya yoktur” demesi, gerçeğin ifadesi olamaz. İlhamdan nasibini almayan birinin, “öyle bir bilgi türü yoktur,” demesi de aynı şekildedir. “Onlar ilmen kuşatmadıkları ve daha tevili kendilerine gelmeyen şeyi yalanladılar” âyeti bu gerçeği bildirir.6
3- Garaz
Garazkâr bir bakış, gerçeği görmemize engel olur. Hasta birinin, tatlı suyu acı olarak hissetmesi gibi, böyle bir bakış gerçeği ters yüz eder.7 Meselâ, İlâhî vahyin ifadesi olan Kur’ân okunurken, bir mü’min hayranlıkla ve huşû ile dinlerken, bir inkârcı onda hiçbir meziyet görmemektedir.
4- Yanlış önbilgiler
Gerçek bilgiye ulaşmak isteyen kişi, her şeyden önce yanlış önbilgilerden ve bazı ön kabullerden sıyrılmalıdır. Mahiyetini şeffaf bir ayna misali yapabilmelidir. Meselâ, bir bahçeye karşı tutulan aynada bahçe temessül eder. Fakat bu görüntü, aynanın hem şekline, hem rengine göre olur. Eğri bir aynada bahçe eğri olarak yansır. Renkli bir aynada, görüntü o renge göre olur.
İşte, insanların gerçeği farklı farklı algılamaları bu türdendir. Kur’ân âyetlerini anlama hususunda, bazılarının yanlış yorumları buna bir örnek olabilir. Meselâ, “Yeryüzünde bir tek kâfir bile bırakmayacak, hepsini öldüreceksin” şeklinde bir ön kanaate sahip bir Müslüman, “onları nerede bulursanız öldürün”8 âyetini okuyunca, bunu zihnindeki ön kanaate destek olarak kullanmaya başlar. “Kur’ân böyle diyor” der. Evet, Kur’ân öyle demektedir. Fakat âyette belirtilen husus savaş hali için geçerlidir. Barış döneminde ise, kâfirin de can emniyeti vardır. Peygamberimiz (a.s.m.) döneminde ve daha sonraki İslâm devletlerinde, gayr-i müslim azınlıklar emin bir şekilde yaşamışlardır.
İşte, gerçeği bulmada perde ve engel olan bu gibi hususlar aşılmalı, “yakînî bilgiye” ulaşılmalıdır. Yakîn, kendisinde hiçbir şüphe olmayan bilgiyi ifade eder.9 Gazalî’nin, El-Munkız mine’d-dalâl isimli eseri, böyle bir bilgiye ulaşmanın mücadelesini anlatır. Onu, böyle bir mücadeleye iten, içindeki şüphe olmuştur. Fakat bu şüphe, metodik bir şüphe olup, şüpheyi gaye edinmez. Şüpheyi, yakînî bilgiye ulaşmada bir vasıta olarak görür.10
Gazalî, şöyle demektedir: “Ben, on sayısının üçten büyük olduğunu bildiğim halde, birisi ‘hayır, üç ondan daha büyüktür. İşte, sözümü ispat için şu değneği ejderhaya çevireceğim’ dese ve dediğini yapsa, bende aslâ bir tereddüt meydana gelmez. Ancak, o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım o kadar. Yoksa bildiğim şeyde şüphe etmem.”11
Kur’ân’da, “Hz. İbrahim’e, göklerin ve yerin melekûtunun gösterilmesi” anlatılırken, “yakîn sahiplerinden olması için gösterildiği” belirtilmektedir.12 Yakîn mertebesine ulaşılması, sabahın ilk aydınlıklarından, öğle vaktindeki muhteşem aydınlığa geçiş şeklinde mütalaa edilebilir.13 Çünkü delillerin kuvvetinin artması, kalpteki yakîni de arttıracaktır.
Yine Hz. İbrahim’in, “Ya Rabbi, ölüleri nasıl diriltirsin?” şeklindeki sualinde de, böyle bir yakînî bilgiyi arayış vardır. Bu soru, inanmadığından değil, “kalbinin itmi’nana ermesi” gayesinden kaynaklanmaktadır.14
Dinin bildirdiği gerçekleri, her insan sonunda tasdik edecektir. Fakat hüner, gerçeklerin üstündeki perde henüz kalkmadan tasdik etmektir. Ölenlere şöyle denilecek: “Sen bundan gaflet içinde idin. Şimdi, gözünden perdeyi kaldırdık. Bugün bakışın pek keskindir.”15 Dünyada iken gayba inanmayan kâfir, gözünden perdenin kalkmasıyla, birden yakîn mertebelerinin zirvesi olan “hakkalyakîn”e yükselecek, fakat bu yükseliş cehenneme inişine engel olmayacaktır.
Bilginin gayesi hususunda, şu noktaya da dikkat çekmekte yarar görüyoruz: Ulaşılan bilgi, insanlığa hizmet sunmalıdır, yoksa onları helâke götürmemelidir. Asrımızda yaşadığımız iki büyük dünya savaşı, bilginin yanlış kullanımına ibretli iki örnektir. Günümüzde “kanallar savaşı” halini alan TV yayınlarının, seviyesiz bir şekilde mizah ve müstehcen eğlence yarışı şeklinde kullanılması, beşerî bilgi birikiminin kötüye kullanımından başka bir şey değildir. Hâlbuki bu âletler gerçek bilgiyi yaymada kullanılsa, birden dünyanın çehresi değişecek, toplum “bilgi toplumu” haline gelecektir.
1 İsra, 36.
2 Bakara, 156.
3 Necm, 28-30.
4 Rum, 7.
5 Arif Etik, Mevlana’da Mânevî Görüş, s. 30.
6 Yunus, 39.
7 Etik, a.g.e., s. 19.
8 Bakara, 191.
9 Zebidî, Tâcu’l-Arus, IX, 370.
10 Bolay, Süleyman Hayri, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, s. 246.
11 Gazalî, el-Munkız Mine’d-Dalâl, s. 26.
12 En’am, 75.
13 Râzi, XXIII, 45-46.
14 Bakara, 260.
15 Kaf, 22.
