Yüz dili

Yüzümüz, telaffuz etmediğimiz çok şeyler söyler.

İnsan yüzünü, “zihnin bir tuvali” olarak görebiliriz.1 Ressamın sanatının tuvale yansıması misali, duygu ve düşüncelerimiz de yüzümüze yansımaktadır.

İnsanın yüz sayfasında, seciye ve karakterleriyle ilgili çok şeyler yazılmıştır. “Yüz, düşüncenin aynasıdır.”2 Ayrıca o kimsenin geçmişte yaşadıkları, bir şekilde yüz hatlarında kendini gösterir. Yüz okumasını bilen birisi, muhatabının yüzüne baktığında bir kitabın sayfalarını okur gibi, o kimsenin seciyelerini, hatta bir derece geçmişini okuyabilir. Mesela alnının kırışıklıklarından onun çektiği çilelere bakabilir, yüzündeki kalıcı iz çizgisinden biriyle veya birileriyle dövüştüğünü görebilir.

Bir yüzde yüzlerce anlam gizlidir”3 denildiğinde mübalağa edilmiş sayılmayız, hatta yüzlerce demek yerine “binlerce, on binlerce” de diyebiliriz.

Yüzdeki öfke

İnsan, kâh olur durgun deniz gibi sakindir, kâh olur coşkun deniz gibi dalgalıdır. Öfke hâli, insanın en dalgalı olduğu hâllerden biridir. Öfke (gazap) anında insanda kan galeyana gelir.

Kalpteki öfke, insanın yüzünü kırmızılaştırır, gözlerini irileştirir, sesini yükselttirir, nefes alışlarını hızlandırır, damarlarını şişirtir, el ve ayaklarını titretir…

Konunun ilginç bir örneğini Hz. Musa’nın şu olayında görebiliriz:

Hz. Musa kırk günlüğüne Tur Dağında inzivaya çekilir. Yerine kardeşi Hz. Harun’u bırakır. Ancak döndüğünde kavmini kendi elleriyle yaptıkları buzağı heykeline tapar vaziyette bulunca, -tabir yerindeyse- çileden çıkar, kardeşinin üzerine yürüyüp başından, sakalından tutup kendine doğru çeker. Kur’an bunu şöyle anlatır:

“Musa’nın arkasından kavmi, tutmuş süs takılarından yapılmış böğüren bir buzağı heykeli edinmişlerdi…

Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndüğünde şöyle dedi:

Bana arkamdan ne kötü bir halef oldunuz! Rabbinizin emri hususunda acele mi ettiniz?

Elindeki levhaları yere attı ve kardeşi Harun’u başından tutarak kendine doğru çekmeye başladı.

Harun, ‘Ey anamın oğlu! dedi. Gerçekten bunlar beni etkisiz hâle getirdiler. Az daha beni öldürüyorlardı. Beni bu zalim kavimle bir tutma ve bana böyle yaparak düşmanları sevindirme.”4

Bu ayetlerde Hz. Musa’nın hem gazabına, hem de şiddetli teessüfüne dikkat çekilmektedir. Din adına gösterilen böyle bir tepki, Onun iç dünyasında bulunan muazzam bir hamiyetin dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Hz. Harun’un bu sözleri Hz. Musa’daki şiddetli öfkeyi yatıştırır. Kur’an, olayın devamını şöyle ifade eder:

“Musa’daki öfke sesini kesince levhaları aldı.”5

Ayet, ondaki gazabın susmasından bahsetmekle, gazabı bir şahıs olarak tasvir etmektedir. Sanki gazap Musa’nın içinde müstakil bir fert olarak O’nu yönlendirmekte “Kavmine şöyle de! Tevrat levhalarını yere at! Kardeşinin başından tut, kendine çek!” demekte, bağırıp çağırmakta, emirler vermektedir.6

A’raf ehlinin marifeti

A’raf suresi, adını bu surede anlatılan bir kıssadan alır. Cennet ehli cennete, cehennem ehli cehenneme gönderilmesi hengâmesinde, A’raf ehli yüksekçe bir yerde her iki tarafa da bakmaktadırlar. Kur’anın ifadesiyle:

“A’raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır.”7

A’raf ehlinin kimler olduğu hakkında farklı değerlendirmeler yapılmıştır:

-Bunlar, hasenat ve seyyiatı eşit olan kimselerdir.

-Bunlar tevhid ehlinden ameli az kimselerdir. Aralarında Allahın dilediği şekilde hükmetmesi için cennet ve cehennem arasında bekletilirler.

-Yüksek makam sahibi olan peygamberler, şehitler, mü’minlerin önde gelenleri ve âlimlerdir.

Bunlar, cennet ve cehennem ehlini yüzlerinin beyazlığı ve siyahlığı gibi alâmetlerden tanırlar.8

Mücrimin siması

Mücrim, “cürüm işleyen, suçlu” anlamına gelir. İlgili bir ayette şöyle denilmektedir:

Mücrimler simalarından tanınır.”9

Ayet, esas itibariyle mahşer meydanındaki durumu anlatır. Allah’a karşı inkâr, şirk, günah… suçlarıyla gelenler, beyazlar içinde zencilerin hemen ayrıt edilmesi misali, mahşer meydanında kolayca ayrıt edileceklerdir. Çünkü günahlar iç dünyalarını karartmış, kararan iç dünyaları bütün çirkinliğiyle dışa vurmuş, böylece “siretleri sûrete dönüşmüştür.”

Ayet, bu manasının yanında, genel anlamda ele alındığında, suçluların simalarından tanınacağını ifade etmektedir. Özellikle emniyet mensupları insanların simalarına baktıklarında o kimsenin suçlu olup olmadığı konusunda büyük ölçüde kanaat sahibi olurlar. “Suçluluk psikolojisi” kişinin tavırlarına ve davranışlarına yansımakta, bu tavır ve davranışlar âdeta “ben suçluyum” şeklinde haykırmaktadır.

Nur yüzlüler

İnsanın yüzündeki nuraniyet, onun iç dünyasındaki parlaklığın bir yansımasıdır. Abdullah Bin Selam’ın İslam’a giriş olayı, buna güzel bir misaldir. Şöyle ki:

Abdullah Bin Selâm, Medine Yahudîlerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi.

Peygamber Efendimizin Medine’ye gelişini müjdeleyen sesi Abdullah bin Selâm da işitmiş ve kendisini tutamayarak, “Allahu Ekber” deyip tekbir getirmişti.

Sonra onu görmek için gitmiş ve O’nun nurlar saçan mübârek simasını görünce, “Şu simâda yalan yok! Şu yüzde hile olamaz” diye kendi kendine söylenmişti.10

Sahabeler, peygamberlerden sonra insanoğlunun en seçkin kişileridir. İçlerindeki nuraniyet, safilik, paklık, temiz ve ulvi duygular simalarına yansımış, pırıl pırıl çehreleriyle dikkat çekmişlerdir. Öyle ki, Kur’an-i Kerim onların Tevrat’ta şu vasıfla yâd edildiklerini anlatır:

Onların nişanı, yüzlerinde secdeden izler olmasıdır.”11

Alnı secdeye gelen samimi Müslümanları toplum içinde diğerlerinden ayırt etmek ileri düzeyde bir basiret ve feraset gerektirmez, böyle kimseleri çok fazla zorlanmadan fark etmek mümkündür. Özellikle imanı kuvvetli, ibadeti kavi olanlar çok daha kolay bir şekilde hemen fark edilebilir. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle, “Allah için halisane secde edip durdukları, yüzlerinin salah ile parlayan nuraniliğinden bellidir.”12

2000-2003 yılları arasında Hollanda’da bulunmuştum. Bu ülkede dışarıdan gelmiş hayli zenci de vardı. Bunların bir kısmı Müslüman iken, diğerleri gayr-i müslimdi. Müslüman olanları simalarından ayrıt etmek mümkündü. O siyah yüz içerisinde, alınlarında secde eseri hemen kendini gösteriyordu.

1 Navarro, Beden Dili, s. 193

2 Özkan, Kazandıran Beden Dili, s. 109

3 Baltaş, Bedenin Dili, s. 45

4 A’raf, 148-150

5 A’raf, 154

6 Zemahşeri, Keşşâf, II, 120; Râzî, XV, 14; Alûsî, Ruhu’l- Meani, IX, 71; Sabunî, Safvetu’t-Tefasir, I, 480

7 A’raf, 46

8 İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azîm, II, 216; Beydâvî, I, 340

9 Rahman, 41

10 İbn Sa’d, I, 235

11 Fetih, 29

12 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VI, 4440-4441

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir