Dil, nesiller arası bir köprüdür.
Türkçe, günümüzde 200 milyondan fazla insanın konuştuğu dünyanın belli başlı dillerinden biridir. Ural-Altay dil grubuna bağlıdır.
Eski Türkler, bir “ordu millet” olduğundan “gel-git…” gibi kısa hecelerle konuşmuşlardır.1 Ancak Asya’nın bozkırlarından Anadolu’ya geldiklerinde yerleşik hayata geçmişler, Müslüman oldukları için Arapçayla çok yakından ilgilenmişler, ayrıca edebiyata çok uygun bir dil olan Farsçadan pek çok kelime almışlardır.
Üç kıt’ada hükmeden Osmanlı, hüküm sürdüğü yerlerde nerede güzel bir ses bulmuşsa onu kendi bünyesine almış, böylece Türkçeyi çok zengin bir dil hâline getirmiştir. Goethe’nin dediği gibi, “bir dilin kudreti, kendine yabancı olan şeyleri atmakta değil, onları yutup hazmetmektedir.”2 Mesela, İngilizcenin yüzde 70’ten fazlası, başka dillerden bünyesine aldığı kelimelerden meydana gelmiştir.
Ecdadımız İran’dan “gul ve bulbul” kelimelerini almış, bunları biraz nazikleştirerek “gül ve bülbül” hâline getirmiştir. Keza Arapçadan “menara” kelimesini almış, bunu biraz yontarak “minare” yapmıştır. Türkçemizdeki “hendek” kelimesi Arapça “handaq” kelimesinden gelmekle beraber, telâffuzda çok farklıdır. Arapça ve Farsçadan dilimize giren diğer kelimeler de genelde böyledir. Bunlar, bizim ses yapımıza uymuşlar, artık bizim olmuşlardır. Bu konuda Hamdi Yazır şöyle der:
“İran’da çıkan yünden, Avrupa’da bükülen ipten Türk tezgâhında dokunan halıyı Türk halısı tanıdım. ‘Bir binanın mimarisi Türk olmak için bütün kerestesi yerli olmak lâzım değildir’ diye işittim. Afrika madenlerinden çıkmış bir altının üzerinde Türk sikkesi gördüğüm zaman, ‘Bizim altınımız’ dedim.”3
Osmanlı Türkçesi çok zengin bir dil iken, aynı şeyi günümüz Türkçesi için söylemek mümkün değildir. Daralan sınırlarımızla beraber dilimiz de daraltılmış, özellikle 1970’li yıllarda “öz Türkçe” adı altında yürütülen Türk dilini cüceleştirme faaliyetleri bir derece etkili olmuştur. O dönemde Türk Dil Kurumunun başına “Agop” isimli bir Ermeni getirilmiş, o ve ekibi Türk Dilinin başına çok şeyler açmışlardır.
Dil uzmanları, dili bir ağaca benzetirler. Kelimeler, dil ağacının yaprakları gibidir. Dilin tarihî seyri içerisinde bu kelime yapraklarından bir kısmı dökülür, yerine yenileri gelir. Ancak birisinin çıkıp da sapasağlam yaprakları sopalarla silkelemesi ve düşen yapraklar yerine naylon yapraklar asmaya çalışması, en hafif bir ifadeyle, o dile ihanettir. İşte “Agop” ve ekibinin yaptığı böylesi bir cinayettir.
Necip Fazılın, “Bülbüllere emir var ‘lisan öğren vakvaktan!’”4 ifadesinde, Türk dilinin “kurbağa dili” yapılmak istendiği o kara günlere bir işaret var gibidir.
Büyük ümitlerle geldiği Türkiye’de, Ermeni asıllı birinin başkanlığında Türk Dilinin katlini gören Azerbaycanlı Profesör Sabir Eliyev, ızdırabını şöyle dile getirir:
Bu gerçek mi, yalan mıdır İlâhî?
Yalan mülkü talan mıdır İlâhî?
Olmaz olay olan mıdır İlâhî?
Men Türkiye toprağına gelmişem.
Gardaşımın ocağına gelmişem.
Bu devletin bir kara gün eli var.
Burda sanki herkesin öz dili var.
Bu oyunda bir alçağın(!) eli var.
Men o eli vurmak için gelmişem.
Birliğimi kurmak için gelmişem.
Men bu yeri uykularda anardım.
Hasretine, hicranına yanardım.
Cennet’i de Türkiye’de sanardım.
Şükür Hakk’ın Cennetine gelmişem.
Ulemalar sohbetine gelmişem.
Lal Ermeni, dilman Türk’e dil açar.
Dilin yansın dil kapayan “Dilaçar.”
Nice bulsun kıfıldanan dilaçar.
Men bu dile derman için gelmişem.
Bu dermana ferman için gelmişem.
O yıllarda okullarda hayli renkli manzaralar yaşanır. Mesela, okullara resmî yazı gelir, artık “hocam” denilmeyecektir. Bir öğretmen sınıfa geldiğinde bunu öğrencilere hatırlatır: “Çocuklar, bundan sonra bize ‘hocam’ demeyeceksiniz; ‘öğretmenim’ diyeceksiniz. Tamam mı?” Sınıf, hep bir ağızdan cevap verir: ”Tamam hocam!”
Bir başka öğretmen öğrencilere der: “Çocuklar, bundan sonra ‘şart’ kelimesi yerine ‘koşul’ diyeceksiniz.” Öğrencilerden biri sorar: “Hocam böyle dememiz şart mı?” Öğretmen cevap verir : “Tabi, şart!?”
Bir edebiyat öğretmeni ilk defa girdiği bir sınıfta, edebiyat kelimesi yerine ‘yazın’ ifadesini kullanıp, “Çocuklar ‘yazın’ derslerini beraber yapacağız” der. Öğrencilerden biri dayanamayıp sorar: “Hocam, ‘kışın’ derslerini kiminle yapacağız?”
Bunlar, bir neslin dilinin nasıl tahrip edildiğinin acı hatıralarıdır. Bu tür menfî çalışmaların neticesinde, şimdiki neslin 50 yıl önce yazılan eserleri anlayabilmek için yabancı bir dile çalışır gibi özel gayret sarf etmesi gerekmektedir.
Cemil Meriç, argo ve uydurma dili şöyle değerlendirir:
“Argo, kanundan kaçanların dili, uydurma dil tarihten kaçanların…
Argo, korkunun ördüğü duvar, uydurma dil şuursuzluğun…
Biri günahları gizleyen peçe, öteki irfanı boğan kement…
Argo, yaralı bir vicdanın sesi, uydurma dil hafızasını kaybeden bir neslin…
Argo her ülkenin, uydurma dil ülkesizlerin…”5
Kelimelerin seçimi konusunda, Kur’an’ın şu ikazı çok anlamlıdır:
“Ey iman edenler! ‘Raina’ demeyiniz. ‘Unzurna’ deyiniz.”6
Aslında bu iki kelime, ‘Bize bak, bizi gözet’ anlamındadır. Fakat Yahudiler, Hz. Peygamberle konuşurken, nezaketli bir kelime olan “unzurna” demek yerine, yine aynı anlama gelen, fakat hakâret için de kullanılabilen “raina” demişlerdir.7
Ayetin manasından mülhem olarak şunları söyleyebiliriz:
“Ey ehl-i iman! Hayatınız ehl-i küfre benzemediği gibi kelimeleriniz de onlara benzemesin. ‘Tabiatın işi, doğa’nın eseri’ demeyiniz, ‘Allah’ın sanatı’ deyiniz. ‘İçgüdü’ demeyiniz, ‘ilham’ deyiniz. ‘Şeker Bayramı’ demeyiniz, ‘Ramazan Bayramı’ deyiniz. ‘Tanrı’ demeyiniz, ‘Allah’ deyiniz…”
İnsan, kullandığı kelime ve cümlelere dikkat etmek zorundadır. Mesela, “Osmanlı Devleti” yerine “Osmanlı İmparatorluğu” demek, Allah yolunda cihadı şiar edinmiş kahraman ecdadımızı -farkına varmadan- sömürgeci göstermektir.8 “İşimiz Allah’a kaldı” şeklinde konuşmak, bilmeden Allah’a şirk koşmaktır. Zira bütün işler Allah’ın iradesiyle meydana geldiğinden, böyle bir ifade bir kısım işleri kulun tasarrufunda kabul etmektir.
İnsan kelimelerle konuşur, kavramlarla engin bir tefekküre ulaşır. Cılız ifadelerle, iyi bir edebiyat yapabilmek, seviyeli konuşabilmek mümkün değildir. Shakespeare’in eserlerinde birbirinden farklı otuz bin kelime kullanması, kelimelerin edebiyattaki etkisini göstermesi bakımından düşündürücü bir durumdur. Bugün bir Azerbaycan genci Fuzulî’nin eserlerini rahatlıkla anlarken, bir edebiyat öğretmenimiz aynı eserleri anlamakta zorlanıyorsa, dil konusunda ciddî problemlerimiz var demektir. Ecdadımız bizim köklerimizdir. Kökünden koparılmış ağacın kurumaya mahkûm olması gibi, ecdadından uzaklaşmış nesiller de yabancılaşmaya mahkûmdur.
Amerikan liselerinden birinde iki sınıf üzerinde yapılan bir deneme, meselenin önemini kavramada bizlere ufuk açacak mahiyettedir. Şöyle ki:
Bu okullardan birinde normal eğitim yapılırken, diğerinde aynı eğitime ilâve olarak kelime eğitimi de gösterilir. Dönem sonunda, kelime eğitimi gören sınıfın İngilizceye ilâve olarak diğer derslerde de daha başarılı olduğu gözlenir.
Günümüz gençliği ecdadının dilini iyi öğrenmek zorundadır. Dil, nesiller arası bir köprüdür. Tarihimizin derinliklerine o köprüden geçerek ulaşabiliriz. Dünyevî bir menfaat için Batı dillerinden günde 40-50 kelime ezberleyen birisi, dedelerinin konuştuğu ve yazdığı kelimeleri öğrenmemekte mazur sayılmaz.
Unutmayalım: İstikbal köklerdedir!9
1 Nihat Sami Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neş. İst.1993, s. 9.
2 Banarlı, age. s.152.
3 Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Mukaddime, I, 17-18.
4 Kısakürek, Çile, s. 406.
5 Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. İst. 1985, s. 75.
6 Bakara, 104
7 Beydâvi, I, 178
8 Bkz. Meriç, Sosyoloji Notları, s. 290
9 Mustafa Özel’in “İstikbal köklerdedir” adıyla yayınlanmış bir kitabı vardır. (İz Yayıncılık)
