İnsanın iç dünyası, dışına ve simasına yansır.
Göz, ruhun bir penceresidir. İnsan, bu pencereden âlemi seyreder. Ancak, eşya insanın gördüklerinden ibaret değildir. Mesela, kana dıştan baktığımızda kırmızı bir sıvı görürüz, ama onu elektron mikroskobuyla incelediğimizde koca bir âlemle karşılaşırız. Bu noktada, şu ayet-i kerime son derece dikkat çekicidir:
“Yoo, hayır! Gördüklerinize yemin ederim. Görmediklerinize de.”1
Ayet, âlemin görülenlerden ibaret olmadığını bize anlatır. Evet, görülen şeyler vardır, ama görülmeyen şeyler de vardır ve bu görülmeyen şeyler, görülenlere nispetle çok çok fazladır. Mikroorganizmalar, âlemimizin bize görülmeyen misafirleri olduğu gibi, melekler ve ruhaniler gibi, bu âlemde daha nice görülmeyen misafirler vardır.
Âlemin metafizik yönünün bizdeki tezahürü, engin ve zengin iç dünyamızdır. Mevlâna bunu şöyle anlatır:
“Biz, saman gibi olan bu tabiat âlemiyle örtülmüş mana deryasıyız.
Cismimiz bizim ruhumuza perde ve nikap olmuştur.”2
Yani, üzeri saman dolu bir denize bakan, ilk bakışta sadece samanı görür. Hâlbuki o saman altında muazzam bir deniz gizlidir. Saman perdesi aralandığında deniz ortaya çıkacaktır. Onun gibi, maddî bedenimiz, bir mana denizi olan ruhumuzun üstünü örten saman gibidir.
Muhatabını iyi gözlemleyen ve dikkatle dinleyen birisi, onun jest ve mimiklerinden, ayrıca söylediği sözlerinden yola çıkarak iç dünyasına uzanabilir. Zira her bir hareket ve söz, sahibinin şahsiyetini ele verir, onun nasıl bir dünyası olduğunu gösterir.
Öyle görülüyor ki, görülenler bizleri görülmeyen nice sırra muhatap eder, nice bilgilere ulaştırır.
1 Hâkka, 38-39
2 Rûmi, Mesnevi, (Tahiru’l- Mevlevî), XII, 210.
