Ben bir Yavuz Sultan hayranıyım.
Söyle ey koca sultan,
kısa zamanda bu kadar işleri nasıl başardın?
İltifat, hitabın yönünü değiştirme, sözü gaybtan muhataba, muhataptan gayba döndürme sanatıdır. Mesela, Mehmed Akif’in şu ifadelerine bakalım:
“Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor.
Bir hilâl uğruna yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.”1
Mehmed Âkif burada İslâm uğruna hayatını feda eden Mehmetçikleri gıyabî olarak anlatırken, birden hitabın yönünü çevirip onlara seslenmektedir.
Benzeri bir durum Fatiha Suresinde vardır. Her Müslümanın günde defalarca okuduğu bu surede, önce Cenab-ı Hakk kemal sıfatlarıyla anlatılır. Ardından, bu kemal sıfatlarını art arda söylemekten gelen bir şevk ve cezbe içinde hitap makamına çıkılır, “Yalnız Sana ibadet eder, sadece Senden yardım dileriz” denilerek doğrudan Allah’a hitap edilir.
İltifat sanatı, ifadede hareketlilik sağlar, monotonluğu kırar. Mesela, gençlere hitap eden bir hatip, Hz. Yusuf’un Züleyha ile macerasını anlatırken, birden “İşte sizler birer Yusuf‘sunuz. Züleyha’lar her taraftan size ‘Haydi gel’ diye sesleniyorlar. Aman dikkat edin, nefsinize hâkim olun.” şeklinde konuşsa, güzel bir iltifat sanatı yapmış olur.
Bakara Suresinde Hz. Âdem’in Cennet’teki macerası anlatılırken önce kendisine doğrudan hitap edilir: “Ey Âdem! Sen ve eşin Cennet’e yerleşin. Onun nimetlerinden bolca yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa zalimlerden olursunuz!”2
Hz. Âdem ve Hz. Havva önceleri yaklaşmazlarsa da, sonunda nefis ve Şeytan’ın tesiriyle o ağacın meyvelerinden yerler. İlâhî emri çiğnemenin cezası olarak dünyaya gönderilirler. Hz. Âdem’in dünyadaki durumuyla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyurur:
“Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler aldı. O da tevbesini kabul etti…”3
Dikkat edilirse Cennet’te doğrudan İlâhî hitaba mazhar olan Hz. Âdem, bu ayette üçüncü şahıs olarak gayb sığasıyla anlatılmış, “Bizden aldı” denilmeyip “Rabbinden” denilmiştir. Çünkü hitap mevkiinden gayb mevkiine inmiş durumdadır.4
Cenab-ı Hakk, Benî İsrail’e hitap ederken şöyle buyurur:
“…Haydi, yiyin size kısmet ettiğimiz pak nimetlerden…”5
Onlar o pak nimetlerden yerler, fakat şükretmezler. Nimetin kadr u kıymetini bilmezler. Ayetin hemen devamında Cenab-ı Hak onlardan yüz çevirir. Kendilerini hitap mevkiinden gayba atar ve zulümlerini beliğ bir ihtisarla anlatarak şöyle der:6
“Onlar bize zulmetmediler, lâkin hep kendilerine yazık ediyorlardı.”
Şimdi de Yunus Suresinde yer alan şu İlâhî hitaba kulak verelim:
“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Gemide olduğunuz zaman güzel bir rüzgârla o gemi içindekilerle giderken, onlar ferahlanırlar. Derken bir fırtına çıkarak her taraftan dalgalar kendilerine gelince, kuşatıldıklarını anlarlar. O zaman samimî bir şekilde Allah’a yalvarırlar, ‘eğer bizi bundan kurtarırsan muhakkak ki şükredenlerden oluruz’ derler…”7
Dikkat edilirse, ayetin başlangıcı doğrudan bir hitaptır. Daha sonra ise, gemidekilerden üçüncü çoğul şahıslar olarak bahsedilmiştir. Âdeta, ayetin ilk kısmı onları gemiye bindirmiş, sonraki kısmı ise, onlara kendi hâllerini seyrettirmiştir.
1 Ersoy, Safahat, s. 411-412
2 Bakara, 35
3 Bakara, 37
4 Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, I, 325
5 Bakara, 57
6 Yazır, age. I, 360
7 Yunus, 22
