Tefsir ilmindeki farklı yorumların bir kısmı nasih-mensuh’la ilgilidir. Şer’i bir hükmün, sonradan gelen bir şer’i hükümle ibtaline “nesh” adı verilir.1 Yeni hükmü bildiren ayete “nasih“, hükmü kaldırılan ayete ise “mensuh” denir. Mesela, Kur’an-ı Kerim, önceki semavi kitapları neshetmiş yani onların hükümlerini ibtal etmiştir. Nihai hükmü bildiren Kur’an var iken, önceki hükümlerle amel caiz değildir. Kur’an’ın şu ayetleri nesh ile alakalıdır:
“Allah neyi indireceğini pek iyi bildiği halde, biz bir ayeti başka bir ayetin yerine getirdiğimizde ‘sen ancak bir iftiracısın’ dediler. Hayır, onların çoğu bilmezler.”2
“Biz bir ayeti nesheder veya onu ertelersek, daha iyisini veya onun bir mislini getiririz. Bilmedin mi Allah her şeye kadirdir.”3
“Allah dilediğini mahveder, dilediğini de yerinde bırakır. Ana Kitab (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır”4
Son ayetin açıklamasında Hamdi Yazır şöyle der:
“Gerek tekvinde, gerek teşri’de Allah dilediğini mahveder, vücuttan siler, hükümden ıskat, eserini izale eyler. Dilediğini de onun yerine veya doğrudan sabit kılar.”5
Yani, Allah gerek bir kudret kitabı olan kâinatta, gerekse bir hüküm kitabı olan Kur’an’da dilediğini ortadan kaldırır, dilediğini de yerinde bırakır.
“Tekvin ve teşri’de mahv ve isbat cereyan ettiği halde, Ümmü’l- Kitab’a nazaran kalem olmuş ve olacak her şeyi yazmış ve mürekkebi kurumuştur.”6
Neshin makuliyeti ile ilgili olarak şu ifadeler, kayda değer cümlelerdir:
“Cenab-ı Allah, âlem-i tekvinde bugün yarattığını yarın ortadan kaldırarak diğer bir şeye tebdil etmekle, ilmine, kudretine, iradesine hiçbir nakısa arız olmayacağı gibi; âlem-i teşri’de de başka başka zamanlarda başka başka şer’î bir hüküm inşa etmekle; mesela geçmişteki bir emir yerine şimdi bir yasak inzal buyurmakla; ilminde, iradesinde -haşa- bir noksan değil, belki her birinde bir kemal-i hikmetini göstermiş olur.”7
“Neshi inkâr etmek, hilkatteki değişmeleri inkâr etmek veya âlemde değişmelerin kanunsuzluğunu iddia etmek gibi cehaletten başka bir şey değildir.”8
Anayasa ve yasaların zaman zaman değişikliklere maruz kaldığı bilinen bir gerçektir. Bunu görmek için Cumhuriyet dönemi hukuk tarihimize bakmak yeterlidir. Benzeri bir şekilde ilahi hükümlerin muamelat kısmında bazı değişiklikler olması makul bir durum olarak görülmektedir. Bu, dinî literatürde “nesh” kavramıyla ifade edilir.
Mevsimlere göre gıda ve elbisenin değişmesi misali, farklı devir ve yerlere göre de dinin füruata dair bazı hükümleri değişebilir.
Misal olarak iki meseleyi ele almak istiyoruz:
1-“Müşrikler sizinle toptan savaştıkları gibi, siz de onlarla toptan savaşın.”9
“Haram aylar çıktığında, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları hapsedin. Onları her gözetleme yerinde bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse, onları serbest bırakın. Çünkü Allah, Gafur’dur, Rahîmdir.“10
Bu iki ayet, “kıtal ayeti” veya “seyf ayeti” diye meşhurdur. Bazı tefsirlerde ve Kur’an meallerinde, Mekke döneminde sabrı, affı tavsiye eden ayetlerin izahında, ” kıtal ayetleriyle mensuhtur”, yani, savaşı emreden üstteki ayetler indikten sonra, bu ayetin hükmü lağvedilmiş, yürürlükten kaldırılmıştır, derler. Hâlbuki mensuh olduğunu söyledikleri ayetler bir merhaleyi, kıtal ayetleri ise, bir başka merhaleyi gösterir. Durum şundan ibarettir:
Cenab-ı Hak, Müslümanlar zayıf ve az olduklarında sabır ve safhı, kuvvetli olduklarında ise, savaşı emretmiştir. Bu ayetlerde, bir nesih (eski hükmü ortadan kaldırma) söz konusu değildir. Nesih, artık uygulanması caiz olmayacak şekilde hükmün ortadan kaldırılmasıdır. Yoksa belli bir sebepten dolayı emredilen bir meselede, başka bir sebeple yeni bir hükme geçilmesi, nesih değildir.11 Müslümanların za’fa düştükleri hallerde affı, ezaya sabrı emreden ayetler yine yürürlüktedir.
Bunu, şöyle bir örnekle daha iyi anlayabiliriz:
Otobüste seyahat ederken, çocuğumuza “sakın şoförle konuşma!” desek, seyahat bitiminde de “artık onunla konuş” diye söylesek, ikinci sözümüz birincinin hükmünü neshetmez. Çünkü iki farklı durum söz konusudur. Seyahat esnasında şoförle konuşmak, kazaya sebebiyet verebileceğinden, onunla konuşmamak muvafıktır. Seyahat bittiğinde ise, böyle bir mahzur söz konusu olmadığından, rahatlıkla onunla konuşulabilir. Yeni bir seyahate çıkıldığında ise, birinci sözümüz yine aynen geçerlidir.
2-“Onlardan zalim olanlar dışında, ehl-i kitapla en güzel bir şekilde mücadele edin ve şöyle deyin: Biz, hem bize indirilene, hem de size indirilene iman ettik. İlâhımız ve ilâhınız birdir. Ve biz, yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.“12
Bu ayette, ehl-i kitap, iki kısımda mütalaa edilmektedir:
1-Zalim olanlar.
2-İnsaflı olanlar.
İnsaflı olanlarla en güzel bir mücadele yapılması emredilir. Bu tarz yaklaşım, onları İslâm’a çekecek, İslâm’a girmekte zorlanmayacaklardır. Çünkü İslâm’a girdikleri zaman Hz. Musa’yı, Hz. İsa’yı reddetmeleri gerekmiyor… Böylece, son peygamberin dinine uyacaklar ve muharref bir dinin mensubu olmaktan kurtulacaklardır.
İnsaflı ehl-i Kitapla en güzel bir mücadeleyi emreden Cenab-ı Hak, şu ayetle de onların zalim kısmıyla ilgili hükmü bildirir:
“Ehl-i Kitaptan Allah’a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulünün haram kıldıklarını haram kabul etmeyen ve Hak dini din olarak seçmeyenlerle, onlar zelil vaziyette kendi elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”13
“Ayette sayılan özellikler, bütün ehl-i kitabı içine alır mı, yoksa almaz mı?” meselesi zaman zaman tartışma konusu olmaktadır.14 Ayetin “ehl-i Kitabın hepsiyle, onlar cizye verinceye kadar savaşın” demeyip, “ehl-i kitaptan şu özellikte olanlarla savaşın!” demesi, herhalde gözden uzak tutulmaması gerekir.15 Rasulullah’ın uygulaması da bu tarzda olmuştur. Hz. Peygamber, İslâm’ın Mekke döneminde bazı Müslümanları Hristiyan bir ülke olan Habeşistan’a göndermiş, orada rahat edeceklerini söylemiştir. Medine döneminde ise, hem Yahudi hem de Hristiyanlarla görüşmüş, onlara Allah’ın dinini anlatmış, kendilerini iknaa çalışmıştır. Bunun neticesinde ehl-i Kitaptan İslâm’a girenler olmuştur.
“…Ehl-i Kitabla en güzel bir şekilde mücadele edin!” ayetine, “mensuhtur” (yani, hükmü lağvedilmiştir) diyenler olmuşsa da,16 bu tarz bir yaklaşım tatmin edici olmaktan uzaktır. Beydavî’nin de işaret ettiği gibi, onlarla cizye verinceye kadar savaşmak, “ahiru’d-deva”dır, yani son çaredir.17
Kur’an’ın belirttiği gibi, “ehl-i Kitabın hepsi bir değildir.”18 Onların hepsini aynı kategoride görmek, Kur’ana ve tarihî realiteye muhaliftir. “Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidayet etmez”19 ayeti, onlarla görüşmeye ve beşerî ilişkilere mani değildir. Nitekim ehl-i Kitaptan kız almak, Kur’an’ın hükmüyle sabit bir vakıadır.20 Hamdi Yazır, üstteki ayetle ilgili şöyle der:
“Mü’minler, Yahudi ve Hristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara idareci olmaktan menedilmemiş; onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehyedilmişlerdir. Çünkü onlar, mü’minlere yar olmazlar.”21
Fıkıh usulündeki “hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikak hükmün illetini gösterir”22 esasının üstteki ayeti doğru yorumlama noktasında hatırdan uzak tutulmaması gerekir. Mesela, “hırsızlık yapanlara şu cezayı uygulayın” denildiğinde, hükmün illetinin hırsızlık olduğu aşikârdır. Onun gibi, üstteki ayetteki nehiy dahi, Yahudi ve Hristiyanlarla, Yahudilik ve Hristiyanlık cihetleriyle ilgilidir.
Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Her bir Müslümanın her bir sıfatı Müslüman olması lazım gelirken, zaman zaman bunun gerçekleşmediğini görürüz. Onun gibi, her bir kâfirin her bir sıfatı kâfir değildir. Dolayısıyla, onlarda bulunan Müslüman sıfatlar veya faydalı san’atlar noktasından muhatap olmak niçin caiz olmasın? “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin.” 23
Meseleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: Onlarla beşeri ilişkilerde bulunmak ayrı, onların din-örf ve adetlerine hayran kalmak ayrıdır. Birincisi Kur’an’ın nehyine dahil değilken, ikincisi kesinlikle yasaklanmıştır.
1Zeydan, Veciz, s. 329
2Nahl, 101
3Bakara, 106
4Ra’d, 39
5Yazır, IV, 3002
6Yazır, IV, 3004
7Yazır, I, 460
8Yazır, III, 1745
9Tevbe, 36
10Tevbe, 5
11 Bkz. Süyutî, el-Itkan, II, 703-704; Reşid Rıza, Tefsiru’l-Menar, Mektebetu’l- Kahire, Mısır, X, 199; Mahmud Şeltüt, el-Kur’an’u ve’l-Kıtal, Daru’l Feth, Beyrut, 1983, s. 85-88; Zeydan, Şerîatu‘l- İslâmiyye ve’l- Kanunu’d- Düveliyyi’l- Àmm, Müessesetü Risale, Beyrut, 1988, s. 60
12Ankebut, 46
13Tevbe, 29
14 Rıza, X, 333; Kutub, III, 1631-1634
15 Ateş, Tefsir, III, 1133-1134
16Bkz. İbn Kesir, VI, 292; Kurtubi, XIII, 232
17 Beydavî, II, 211
18Âl-i İmran, 113
19Maide, 51
20Maide, 5
21 Yazır, III, 1712
22 Zeydan, Veciz, s.178
23 Bkz. Nursî, Asar-ı Bediiyye, s. 390
