İçinde yaşadığımız âlem sırlarla doludur. Tabiat bilginleri her biri kendi zaviyesinden bu âlemin sırlarını bulmaya çalışırlar. Bu bilginler, başkalarının görmediğini görmeye, sezmediğini sezmeye gayret ederler. Kendilerini bütünüyle araştırmaya vermenin neticesinde kimi uzayın sırlarına vakıf olur, kimi canlıların. Kimi insanlara suyun kaldırma kuvvetini anlatır, kimi yerçekimini haber verir. Kimi insanlığa elektriği hediye eder, kimi televizyonu…
Allah’ın irade sıfatından gelen tabiat, sırlarla dolu olduğu gibi, kelam sıfatından gelen Kur’an da sırlarla doludur. Müfessirler Kur’an deryasının birer dalgıcı olarak, insanlığa onun mana denizinden nice inciler, mücevherler takdim ederler. Kimi onun ahkâm ayetlerini tefsir eder, kimi iman ayetlerini. Kimi sosyolojik nüktelerini beyan eder, kimi psikolojik nüktelerini. Kimi edebi vechesini ele alır, kimi ahlaki cephesini…
Tabiat, zahirinin maverasında nice sırlar taşıdığı gibi, Kur’an da ilk hatıra gelen mananın ötesinde nice nükteler taşır. Hz. Peygamber “Kur’anın zahiri, batını, haddi, matlaı vardır”1 hadisiyle Kur’anın mana zenginliğine işaret eder.
Hadiste belirtilen “zahir, batın, had, matla” ifadeleri yoruma açıktır. Bazıları “zahiri tilavet, batını fehim, haddi helal ve haram, matlaı vaat ve vaid gibi esrarıdır” şeklinde yorumlamışlardır.2
Sabuni, zahiri ehl-i ilme görülen mana, batını erbab-ı hakikatin muttali olduğu esrar şeklinde değerlendirir. 3
Keza, ayetin zahiri lafzı, batını te’vili denilmiştir. Kur’anda zikredilen kıssaların zahiri önceki ümmetlerin helakini haber vermektir. Batını ise, başkalarına ibreti ifade eder.4
İbn Abbas’tan gelen bir rivayette ise şöyle denir: “Kur’anın dalları, fenleri, zahir ve batını vardır. Onun acaibi bitmez. Sonuna ulaşılmaz.”5
Mesela, Fatiha suresinin başında yer alan “Rabbi’l- âlemin” ifadesine bakalım. Bu ayeti hakkıyla açıklayabilmek için bütün âlemler hakkında bilgi vermek ve bu âlemlerdeki ilahi terbiyeden bahsetmek gerekir. Hatta diyebiliriz ki, bütün fenler bu âlemlerdeki ilahi terbiyenin birer şahidi durumundadır.
Kur’an zahiri ve batınıyla bir bütündür. Nasıl ki lafız ve mana bir ve beraber mütalaa edilir. İnsan ceset ve ruhuyla mükemmel bir sistem oluşturur. Onun gibi, Kur’anın zahir ve batın manaları muazzam bir bütünlük içindedir. Mücerret zahire veya batına bakmakla Kur’anı hakkıyla anlayamayız. Zerkeşinin ifadesiyle “zahiri iyi bilmeden batına ulaşılamaz. Ulaştığını söyleyen, kapıyı geçmeden evin ortasına ulaştığını iddia edene benzer.”6
Kur’anın sadece zahirine göre hüküm vermek “Zahirilik mezhebini“, sadece batınına dikkat etmek “Bâtınilik ekolünü“, zahiri kabulle beraber ince batıni manaları görmeye çalışmak da “İşari Tefsir mektebini” netice vermiştir.
Hamdi Yazır şöyle der:
“Şüphe yok ki Kur’an apaçık bir Arapça ile inmiştir. Kur’anın dili, bilmece ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir ve şüphe yok ki nasslarda asıl olan, bir karine-i mânia olmadıkça zahiri üzere hamlolunmaktır. Bununla beraber, Kur’anın Ümmü’l -Kitap olan muhkematının yanında hafi, müşkil, mücmel ve müteşabihatı; hakikatı, mecazı, sarihi, kinayesi, istiaresi, temsili, tansısi, îmâsı, belağatının nükteleri, tarizleri, telmihleri remizleri de vardır. Bütün bunlarda en açık olan mana maksut olmakla beraber, müstetbeat-ı terakib denilen ve tâli derecede matlup olan nice ifadeler de vardır… Herhalde zahirilikte ifrat etmek de, batınilikte ifrat etmek kadar zararlıdır.”7
Belağatın zirvesinde yer alan Kur’an ayetlerini sadece zahirine göre yorumlamak insanı yanıltabilir. Zira Kur’an ayetlerinde medih suretinde zem, emir suretinde tehdit, haber suretinde emir… görmek mümkündür. Mesela,
–“Münafıkları elim bir azapla müjdele!”8 ayeti zahiren müjde ifade etse de hakikatte bir “tehekküm“, yani ince bir alay bildirir.
-Kâfirlere yönelik “Dilediğinizi yapın!”9 ayeti tehdit ifade eder.
–“Anneler evlatlarını iki yıl emzirirler”10 ve “boşanmış kadınlar evlenmeden üç hayız müddeti beklerler”11 ayetleri haber suretinde birer emirdir.
–“İhramdan çıktığınızda avlanın”12 ve “Cum’a namazını kıldığınızda yeryüzüne dağılın”13 ayetleri ise emir suretinde ibaha ifade ederler.14 Yani “ihramdan çıktığınızda avlanabilir, Cum’ayı bitirince dağılabilirsiniz” demektir. Yoksa her ihramdan çıkanın avlanması, her Cum’a namazı bitiminde herkesin dağılması icap ederdi.
Zahirden sarfı gerektiren bir delil olmadıkça nass’lar zahirine göredir. Fakat -müteşabih ayetlerle ilgili bölümde görüldüğü üzere- nassın zahirinden cihet, cismiyet vb… hissediliyorsa ayet müteşabihtir, zahirine hamlolunamaz.15
Zahiri reddeden batıniliğin durumunu bundan sonraki bölümde müstakil olarak ele alacağımızdan, şimdi “işari tefsir” konusuna geçmek istiyoruz:
İşari tefsir, erbab-ı süluk ve ehl-i tasavvufa zahir olan gizli bir işaretle Kur’anı zahirinden farklı bir şekilde te’vil etmektir. Bu tür tefsirde işari mana ile zahir mana arasını cemetmek mümkündür.16
Nisaburi, Âlûsi, Tüsteri ve İbn Arabi’nin tefsirleri başlıca işari tefsir kitaplarıdır. Bu tür tefsirlerde genelde hayal hakikate karışmakta, hak – batıl birbirine girmektedir.17 Yer yer çok güzel ince manalara dikkat çekilmişse de, zaman zaman tekellüflü (zorlamalı) tevillere düşmekten kurtulamamışlardır.
Bâtıni tefsir, İslam ulemasınca sert bir şekilde reddedilirken, işari tefsir genelde kabul görür. Mesela Taftezani şöyle der:
“Nassın zahirinden batınilerin iddia ettikleri manalara sapmak ilhaddır. Çünkü onlar ‘nass’lar zahirlerine göre değillerdir’ derler ve nass’ların ancak masum imam tarafından bilinen batıni manaları olduğunu iddia ederler. Ancak bazı muhakkiklerin ‘nass’lar zahirlerine hamlolunur. Ama bununla beraber o nass’larda erbab-ı süluke inkişaf eden bir takım inceliklere işaretler vardır. Bu işaretlerle zahir mana arasında mutabakat mümkündür’ demeleri ise, kemal-i iman ve mahz-ı irfan eseridir.”18
İşari tefsir sahibi, kendi verdiği mananın dışında zahir bir mana olmadığını iddia etmez. Aksine, her şeyden önce zihne zahir mananın geleceğini, nass’ların zahirleri üzerine mahmul bulunduğunu, fakat bu batıni mananın da ayette mündemiç olduğunu söyler.19
İbn Teymiye, işari mana istihraç edilirken “lafızdan murat işte bu manadır” denilmesini Allaha bir iftira olarak kabul eder. Ancak ayetin ibaresinin lafzın delaleti olarak değil de ibret ve kıyas için kullanılmasına sıcak bakar. Bunu fukahanın kıyasına benzetir. Yani, fukaha kıyas yoluyla bazı neticelere varırlar. İşari tefsir mensupları da istihraç ettikleri manalarla ibret alırlar. Fukahanın yaptığı kıyas hem sahih, hem batıl olabileceği gibi, işari tefsir de hem sahih, hem batıl olabilir. Mesela, “Ona (Kur’ana) ancak tertemiz olanlar dokunabilir”20 ayetini “Levh-i mahfuz” veya “mushaf” şeklinde anlayıp, buradan “nasıl ki Kur’ana ancak temiz beden dokunabilir. Onun gibi, Kur’anın manalarını da ancak müttaki insanların temiz kalpleri zevkedebilir” neticesine ulaşmak güzel bir manadır. Keza, “İçinde köpek ve cünüp bulunan eve melekler girmez”21 hadisinden “kibir ve hasetle kirlenmiş kalbe de iman hakikatleri girmez” sonucuna varmak isabetli bir yorumdur.22
Yine İbn Teymiyeye göre, “insanın ruh ve bedeni vardır ve bunlar birbiriyle uyum halindedir. Onun gibi, dinin de birbiriyle uyum arzeden zahir ve batını vardır.”23
Makbul bir işari tefsir için şu dört esasa dikkat çekilmiştir:
1-Kur’anın zahirine aykırı olmaması.
2-Onu teyid eden şer’i bir şahidi olması.
3-Şer’i ve akli bir muarızı olmaması. Yani, şer’an ve aklen reddedilmemesi.
4-Zahiri mananın reddedilip, “bundan murat ancak bu batınî manadır” denilmemesi.24
İşari tefsirle ilgili bu genel mülahazalardan sonra, konuyu bazı örnekleriyle görmeye çalışalım:
1-Allahın yardımı ve fetih geldiğinde insanların fevç fevç Allah’ın dinine gireceklerini haber veren “Nasr” suresi nazil olduğunda, artık Rasululllahın dünyadaki görevi bitmek üzere olduğunu hisseden Hz. Ömer ağlamaya başlar.25
Keza, Hz. Peygamber ömrünün sonlarına doğru bir konuşmasında “Bir kul dünyada kalmakla Allaha dönmek hususunda muhayyer bırakıldı. O, Allah katında olanı seçti” deyince, Hz. Ebubekir gözyaşlarını tutamaz.26 Hâlbuki aynı hadisi duyan nice insan, o anda Hz. Ebubekir’in hissettiğini hissetmez.
2-Hz. Ebubekir, veda haccında nazil olan “bugün dininizi kemale erdirdim ve size olan nimetimi tamamladım”27 ayetini duyunca “kemalden sonra ancak noksan vardır” der, Hz. Peygamberin vefatının yaklaştığını hisseder, ağlar.28
3-“Musa kavmine ‘ey kavmim! Siz buzağıyı ilah edinmekle nefsinize zulmettiniz. Yaradanınıza tevbe edin ve nefislerinizi öldürün’ dedi.”29
Ayet, Hz. Musa’nın kavminin buzağıya tapması olayıyla alakalıdır. Ancak, her kavmin taptığı bir buzağı vardır. Kimi para buzağısına tapar, kimi şehvet buzağısına. Kimi makam buzağısına tapar, kimi hevâ buzağısına… Dolayısıyla, hevâdan alıkoymak suretiyle nefsi öldürmek lazımdır.30
4-“Musa kavmine ‘Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti…”31
Hz. Musa döneminde birisi öldürülür. Katilin bulunması için Hz. Musa’ya gelirler. Hz. Musa, Cenab-ı Hakkın onlardan bir sığır kesmelerini istediğini söyler. Katilin bulunmasıyla sığır kesmek arasında bir irtibat kuramayan kavmi, işi yokuşa sürmeye başlarlar. Bu sığırın nasıl bir sığır olduğunu sorarlar. Her seferinde sığırın özellikleri artırılır. Bu sığır ne çok yaşlı ne çok genç olacak, orta yaşta bulunacaktır. Rengi bakanlara ferahlık verecek şekilde sapsarıdır. Ayrıca çifte koşulmamış, ekin sulamada kullanılmamış salma bir sığırdır. Neticede bu sığırı bulup keserler, onun bir parçasıyla ölüye vururlar, ölü birden hayatlanır.
“Kıssada hayvani nefsin boğazlanmasına işaret vardır. Çünkü onun boğazlanmasında ruhani kalbin hayatı vardır. Hayvani nefsin öldürülmesi orta yaşta gerçekleşir. Çünkü çocuk yaşta akıl başta değildir. İleri yaşta da kişi seyr u sülukun görevlerinden geri kalır. Sığırın renginin sarılığı riyazet ehlinin renginin sarılığına işarettir. Bu, bir hastalık sarılığı değil, bakanlara meserret bahşeden hoş bir sarılıktır. Nefsi manen öldürme yolunda ilerleyen kişi, bu hareketiyle tama zilleti taşımamalı, insanlar yanındaki şerefini ve Halık indindeki makamını alet ederek bir takım yaldızlı ve nefse hoş gelen şeylere ulaşmak için hırs aletiyle dünya toprağını sürmemeli, yüzsuyunu dökerek dünya ekinini sulamamalıdır. Yoksa hem halk, hem de Hakk nezdinde suyu bitecektir. Kıssada anlatılan maktul, kalbe işarettir. Sığırın ölüyü hayatlandıran uzvu dildir. Zikre devam suretiyle ölü kalp, biiznillah hayat bulacaktır.”32
5-“Musa kavmi için su istemişti. Biz de ‘asan ile taşa vur’ dedik. Taştan on iki göze kaynadı. Her grup insan içeceği yeri bildi.”33
Ayet, çölde susuz kalan Hz. Musa’nın kavmine Musa’nın asasıyla ihsan edilen ilahi bir ikramı anlatmaktadır. Hz. Musa, emr-i ilahi ile asasını taşa vurmuş, o taştan Beni İsrail’in on iki kabilesi sayısınca su fışkırmıştır.34
“Arifin ayetten hissesi şudur: İnsan ruhu ve sıfatları kalp âleminde Musa ve raiyyeti gibidir. Ruh onları susuzluktan kurtarmak için Rabbinden hikmet ve marifet suyu ister. Bunun üzerine “La ilahe illallah” asasını kalp taşına vurması istenir. Vurduğunda on iki hikmet suyu fışkırır. Zira insanın on iki sıfatı vardır. Bunların beşi zahiri, beşi de batıni duyulardır. Kalp ve nefis de ilave edilince toplam on iki eder.”35
6-“Allah’ın mescitlerinde Onun isminin anılmasını meneden ve onların harabına çalışandan daha zalim kim olabilir!”36
Ayet, Allah’ın adının anıldığı mescitlere saldıran, oralarda ibadete engel olan ve onların harabına çalışanların dehşetli zulmünden bahsetmektedir. Hemen her devirde böyle zalimleri tarih kaydetmiştir.
Ancak, kendi iç âlemimizi de mescitler topluluğu olarak görebiliriz. “Nefis, kalp, ruh, sır, hafi gibi latifelerimiz birer mescittir. Bunların her birinin kendine münasip zikri vardır.
Nefis mescidinin zikri, taat ve ibadettir. Orada zikrin menedilmesi, hasenatın terki ve seyyiata yapışmaktır.
Kalp mescidinin zikri, tevhit ve marifettir. Burada zikrin menedilmesi şüphelere sarılmak ve şehevata gönül vermektir.
Ruh mescidinin zikri, şevk ve muhabbettir. Zikirden menedilmesi, hazlar ve yatıştırıcı şeylerdir.
Sır mescidinin zikri şuhut ve murakabedir. Zikirden menedilmesi, keramete meyildir.
Hafi mescidinin zikri, bezl-i vücud, terk-i mevcuttur. (Yani, vücudunu Hak yolunda feda etmek, varlıklardan alakayı kesmektir). Zikirden menedilmesi, müşahede ve mükaşefelere yönelmektir.”37
7-“Allah gökten bir yağmur indirdi de, vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de üzerine çıkan bir köpük yüklenip götürdü. Ayrıca süs eşyası veya alet yapmak için ateşte üzerini yakıp erittikleri madenlerden de bunun gibi bir köpük oluşur. İşte Allah hak ile batılı böyle misallendirir…”38
Ayet hak ve batıl mücadelesini anlatmaktadır. Hamdi Yazır, gökten indirilen yağmurun İlahi vahyi temsil ettiğini, bunda beşer kesbinin bir müdahalesi olmadığını; madenlerden süs eşyası ve alet yapılmasının ise beşerin kesb ve içtihadı ile istinbat ve telif olunan hak malumatı temsil ettiğini söyler ve şu neticeye varır: “Bunların ikisi de esas itibariyle Hakk’ın birer ihsanıdır.” 39
Gazali, ayetle ilgili şu yorumu yapar: Ayette geçen su, Kur’andır. Vadiler kalplerdir. Her kalbin kapasitesi farklı farklıdır. Köpük, küfür ve nifaktır. Her ne kadar suyun üstünde görülse de, köpüğün sebatı yoktur. İnsanlara faydası olan hidayet ise, kalıcıdır.40
Bir başka cihetten ise, ayette geçen su, ilim ve imana işaret eder. Her kalp kendi miktarınca ilim ve imandan nasibini alır. Suyun üzerindeki köpük gibi, bu ilim ve imanda şüpheler, şehvetler zuhur eder. İnsanlara fayda verecek şeylerin, madenlerin ayrışma ameliyesinden sonra kalması gibi, faydalı ilim de kalplerde sebat bulur.41
8-“Aşılayıcı rüzgârlar gönderdik de, gökten bir su indirip size onunla su verdik…”42
Ayetle ilgili olarak Hamdi Yazır’ın şu ifadeleri güzel bir işarî tefsir örneğidir:
Ayetin “Aşılayıcı rüzgârlar gönderdik” kısmı peygamberlerin gönderilmesini; “gökten bir su indirdik” kısmı ise kitaplar indirilmesini hatırlatır ve demek olur ki: “İşte Allah tarafından gönderilen peygamberler de o aşılayıcı rüzgârlar gibidir. İlâhî feyzi yüklenmiş olarak, kabiliyeti olanlara neşir ve telkih ederler. İndirilen semavi kitaplar da, gökten indirilen o su gibi, maye-i hayattırlar.”43
9-“Görmedin mi Allah nasıl bir misal verdi? Güzel bir kelime güzel bir ağaç gibidir. Kökü sabit, dalları semadadır. Rabbisinin izniyle her an meyve vermektedir… Habis (çirkin) bir kelime ise, yerden bitivermiş kararı olmayan habis bir ağaç gibidir…”44
İslam, hurma misali güzel bir ağaca, şirk hanzale türü köksüz bir ağaca benzetilmiştir. İslam ağacının kökü, kalpteki “La ilahe illallah” kelimesidir.45
İman kalpte kök salar. Daima zahiri ve batıni salih amel meyvelerini verir.46
İman ve İslam ağacının kökleri ilim, marifet ve yakindir. Gövdesi ihlâs, dalları amellerdir. Ağaç sulanmazsa kuruduğu gibi, kalpteki İslam ağacı faydalı ilim, salih amel, zikir ve tefekkürle sulanmazsa kurur. Habis ağaç ise şirk ağacına işarettir. Şirkin bir delili yoktur. Ne yerde sabit bir kökü vardır, ne de semada bir dalı.47
Âlûsi, ayetlerin işari manasına şöyle işaret eder: İman ağacının gövdesi marifet, dalları muhabbet, yaprakları şevk, bekçisi helal-harama riayettir. Bu ağaç her nefeste ubudiyet letaifinden ve Rububiyet envarının hissedilmesinden meyveler verir.48
Cafer-i Sadık, ayette anlatılan habis ağacı şehvet ağacı olarak yorumlar. Şehvet ağacı nefis toprağında biter. Bu ağacın suyu emel, yaprakları tembellik, meyveleri günahlardır. Ve bu ağacın akıbeti, ateşte yanmaktır.49
10-“Muhammed Allah’ın elçisidir. Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler. Sen onları Allahtan bir lütuf ve rıza isteyerek rükû ve secde eder vaziyette görürsün…”50
Fetih suresinin bu son ayeti, Hz. Peygamberin ashabını seçkin vasıflarıyla haber vermektedir. Ancak bu tarz tavsifte, Hasan-ı Basri’nin de dikkat çektiği gibi, dört halifeye bir işaret de sezilmektedir.
–“Onunla beraber olanlar” ifadesi Hz. Peygamberle mağarada özel beraberliğe, hususi sohbete mazhar olan Hz. Ebubekir’e baktığı gibi,
–“kâfirlere karşı şiddetli” ifadesi Hz. Ömer’e,
–“kendi aralarında merhametlidirler” ifadesi Hz. Osman’a,
–“Sen onları Allahtan bir lütuf ve rıza isteyerek rükû ve secde eder vaziyette görürsün” ifadesi Hz. Aliye işaret etmektedir.51
Mezkûr ayetten dört halifeye işaret sezmek işari bir tefsirdir. Fakat “ayetten murat bu dört halifedir” demek, haddi tecavüzdür, batıniliğe kaymaktır.
1Gazali, İhya, I, 289; Kavaidu’l- Akaid, s. 112; Süyuti, el-Itkan, II, 1219; Zerkeşi, II, 169. Hadisin sıhhati hakkında tereddütler dile getirilmişse de, sahih bir mananın tercümanı olduğunda şüphe yoktur.
2Süyuti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154
3Sabuni, Tibyan, s. 239
4Zerkeşi, II, 169
5Süyuti, el- Itkan, II, 1220
6Zerkeşi, II, 155
7Yazır, VIII, 5611- 5613
8Nisa, 138
9Fussilet. 40
10Bakara, 233
11Bakara, 228
12Maide, 2
13Cum’a, 10
14Râzî, XI, 131; İbn Kesir, III, 9; Kurtubi, VI, 31; Ebu’s- Suud, III, 4; Süyuti, Dürrü’l- Mensur, II, 451
15Bkz. Taftezani, Şerhu’l- Akaid, s. 189
16Zerkani, II, 78
17Zerkani, II, 90
18Taftezani, Şerhu’l- Akaid, s. 189
19Ateş, Sülemi ve Tasavvufi Tefsiri, Sönmez Neş. s. 14
20Vakıa, 79
21Ebu Davud, Taharet, 89; Nesai, Taharet, 167; Darimi, Abdurrahman, İsti’zan, 34
22İbn Teymiye, II, 55
23İbn Teymiye, II, 85
24Zehebi, II, 377
25Nesefi, II, 381; (Râzî, XXXII, 164’de ve Kurtubi, XX, 158-159’da Hz. Abbas ve oğlu İbn Abbas için aynı mana zikredilir.)
26Bkz. Buhari, Menakıbu’l- Ensar, 45; Müslim, Fedailu’s- Sahabe, 2; Tirmizi, Menakıb, 15; İbn Hanbel, III, 18; Râzî, XXXII, 164
27Maide, 3
28Râzî, XI, 139
29Bakara, 54
30Bursevi, I, 139
31Bakara, 67 ve devamı.
32Zerkani, II, 82-83 (Nisaburi’nin Tefsirinden naklen.)
33Bakara, 60
34İbn Kesir, I, 143; Kurtubi, I, 286; Bursevi, I, 147
35Alûsî, I, 273
36Bakara, 114
37Zerkani, II, 84
38Ra’d, 17
39Yazır, IV, 2975-2976
40Gazali, Kavaidu’l- Akaid, s. 128-129
41Zerkeşi, I, 493
42Hicr, 22
43Yazır, V, 3054-3055
44İbrahim, 24-26
45Şevkani, III, 106-107
46İbn Kayyim, I, 132
47İbn Kayyim, I, 134-135
48Alûsî, XIII, 232
49Alûsî, XIII, 232
50Fetih, 29
51Alûsî, XXVI, 129; Bursevi, IX, 60; Nursi, Lem’alar, s. 30
