Hakikat, lafzın va’zedildiği anlamda, mecaz ise bundan farklı bir şekilde kullanılmasıdır.1
Kelamda asıl olan hakikattir. Mecaz, onda bir fer’, yani ayrıntıdır. Mecaz, ancak gerekli bir durum olduğunda söz konusudur.2
Mesela, “devletin eli” ifadesi, devletin güç ve kudretini ifade eder. Bunu doğrudan bizim elimiz gibi anlamaya çalışmak, belağatten nasipsizlik alametidir. Bu tür mecazlar, Kur’an ayetlerinde dikkat çekecek sıklıkta kullanılmıştır. Zira mecaz insanın ufkunu açar, derin manaları az bir lafızla anlatmaya yardımcı olur. Mesela şu ayete bakalım:
“Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlı’ dediler… Doğrusu Allah’ın her iki eli açıktır, dileği gibi verir…”3
Ayette geçen “eli bağlı” cimrilikten”, “eli açık” nimet ve kudretten kinaye olarak kullanılmış birer mecazdır.4 Nitekim “falanın eli açıktır” demek gerçekten onun elleri uzanmış, açılmış anlamında değildir. Hatta elleri kolları olmayan cömert insanlar için de, “eli açık” tabiri kullanılır.5
Durum böyle iken, Mücessime ekolü mensupları, âyeti maddî el olarak anlamışlar, selef ekolü ise, “Allah kendisi için el nisbet etmişse ona inanırız. Fakat keyfiyetini Allah’a havale ederiz” demişlerdir.6
Hakikat-mecaz konusunda Gazali şu örneği verir:
“Falanı, hınzırların boyunlarına inci kolyeler takarken gördüm” cümlesinde ehil olmayanlara ilim ve hikmetten sırlar söylemek kastedilmiştir. Bu sözü duyanlardan bazıları, zahire takılıp kalır. Muhakkik olanlar ise, işin sırrını ve içyüzünü anlarlar.7
Ayetlerde olduğu gibi, hadislerde de mecaz vardır. Mesela “Mü’minin kalbi, Rahman’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır”8 hadisini zahirine hamletmek mümkün değildir. Burada parmak, kudretten kinaye olarak söylenmiştir.9
Rivayet edilir ki, âmâ bir zat, Kur’an’da mecazın varlığını kabul etmeyip, bütün lafızları hakikat olarak kabul etmektedir. Kendisine “Kim burada (dünyada) kör ise, ahirette de kördür ve yolca daha sapıktır’10 ayetine ne dersin?” diye sorulunca aklı başına gelir, eski görüşünden vazgeçer, Kur’an’da mecaz olduğunu kabul eder.11
“Gerçek şu ki, gözler kör olmaz. Lakin sinelerdeki kalpler kör olur”12 ayeti bu noktada bize rehberlik etmektedir.13 Zira Kur’an’ın bir kısmı bir kısmını tefsir eder.14
Hakikat-mecazla ilgili bu genel yorumdan sonra, Kur’an’dan bazı misallerle konuyu açmakta yarar görüyoruz:
1. “Allah ölüden diri, diriden ölü çıkartır.”15
Bu ayet hem hakikat, hem de mecaz olarak açıklanmıştır.16 Cenab-ı Hakkın ölü maddelerden canlılar yaratması, sonra da bunları öldürmesi hakikat olduğu gibi, “nakısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nakıs olması” şeklindeki durumlar da ayetin mecazi yönüyle ilgilidir.17 Putperest bir babadan Hz. İbrahim gibi bir peygamber gelmesi, Hz. Nuh gibi bir peygamberden Ken’an gibi inkârcı bir evlat çıkması, üstteki manaya müşahhas birer misal olur.
Manen ölmüş bir milletin, bir peygamberin veya kâmil bir mürşidin veya bir müceddidin diriltici nefesiyle canlanması, güçlü bir milletin zamanla tarihe karışması gibi durumlar da ayetin genel muhtevası çerçevesinde değerlendirilebilir.
2. “…Biz onlara ‘hor ve hakir maymunlar olun” dedik.”18
Ayet, A’raf Suresinde kıssaları anlatılan İsrailoğullarından bir toplulukla ilgilidir.19 Bunlar Cumartesi yasağını çiğnemişler, kendilerine yapılan öğütlere de kulak asmamışlar, bunun neticesinde maymun haline çevrilmişlerdir. (Mesh)
Ayetin hem hakikat, hem mecaz olarak açıklandığını görüyoruz. İbn Abbas, hakikat olarak kabul eder. Üç gün maymun olarak yaşadıklarını, sonra, helak olduklarını söyler. Tabiinin meşhur müfessirlerinden Mücahid ise, ayeti manevi mesh şeklinde yorumlar. O’na göre kalpleri meshedilmiş, yani maymun tabiatına girmişlerdir.20
Olay bizim için gayb olduğundan, yani tarihin bizce bilinmeyen bir döneminde cereyan ettiğinden, Kur’an’ın onlarla ilgili ifadesinin hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğunu şu anda kesin olarak söyleyebilme imkânına sahip değiliz. Ancak, hakikat olmasına ilahi kudret açısından bir engel olmadığını kabulle beraber, günümüzde manevi meshlerin, yani maymun, domuz, yılan gibi bir tabiata bürünmenin çokça görüldüğüne de dikkat çekmek istiyoruz.
3. “Onlar Allah’ı unuttu. Allah da onları unuttu.”21
“Onlar şu güne kavuşmayı unuttukları ve ayetlerimizi inkâr ettikleri gibi, biz de bugün onları unuturuz.”22
Bu iki ayet müşakele üslûbuyla bir kısım insanların Allah’ı unutmalarının cezasını anlatmaktadır. Yani, Allah onlara unutulmuş kimse muamelesi yapacak, rahmetinden mahrum bırakacaktır. Yoksa Allah’ın ilminden hariç hiçbir şey yoktur ve Allah unutmaktan münezzehtir.23 “Rabbim şaşırmaz ve unutmaz”24 ayeti bu konuda sarihtir.
Şu ayete de aynı noktadan bakmak gerekir:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, ona dar bir geçim vardır. Kıyamet günü onu bir âmâ olarak haşrederiz. Der ki: Ya Rabbi, beni niçin kör olarak haşrettin? Hâlbuki ben görüyordum. Allah der: Dediğin gibi. Fakat ayetlerimiz sana geldi, sen onları unuttun. Bugün de böylece unutulacaksın.”25
4. “Güldüren de o, ağlatan da.”26
Ayet, doğrudan doğruya insanın gülmesi ve ağlaması şeklinde hakikat olarak anlaşılabileceği gibi,
-“Allah arzı bitkilerle güldürür, semayı yağmurlarla ağlatır.”
-“Ehl-i cenneti güldürür, ehl-i cehennemi ağlatır.”27
-“Ağaçları meyvelerle güldürür, bulutu yağmurla ağlatır”28 şeklinde mecaz olarak da yorumlanabilir.
5. “Güzel beldeden Rabbinin izniyle nebatı çıkar. Çorak alandan ise bir şey çıkmaz. Çıksa da işe yaramaz.”29
Ayet, mümin ve kâfir için bir temsil olarak değerlendirilmiştir.30 Verimli bir araziden güzel bitkiler çıktığı gibi, kâmil bir mü’minden de güzel amel meyveleri çıkar. Çorak arazide kayda değer bir şey yetişmediği gibi, kâfirin de kayda değer güzel bir ameli yoktur.
Mezkûr ayet, kolay anlayan ve kıt anlayışlı kimseler, keza öğüt kabul eden ve etmeyen kalpler için bir temsil olarak da yorumlanmıştır.31
6. “O gün paça sıvandığında…”32
Ayet, kıyametle ilgili olup, ayet metninde geçen “yükşefu an sâk”, o günün şiddet ve dehşetinden kinaye olarak değerlendirilmiştir.33
“Keşf-i sâk”, yetişkin kızların kaçmak için paçalarını sıvamasını ifade eder. Bu manasıyla üsteki kinayeye muvafıktır. Veya ayet “o gün işin aslı ve hakikati ortaya çıkacak” anlamında bir istiare olarak da görülebilir.34
Hamdi Yazır da ayete bu noktadan yaklaşır. O günü, “Müslim’in imanıyla beklediği, mücrimin kaçındığı hakkın veya hükm-i Hakkın gayb perdesinden şuhut sahasına kendini bir uçtan göstermeye başlaması” şeklinde açıklar. “O gün, şimdi nazarlardan gizli olan hakkın hükmü tecelli etmeye, hakikat perdesi aşağıdan yukarıya açılmaya, Müslimlere murat, mücrimlere zillet ve felaket olan gaye, bir uçtan arz-ı endam etmeye başlayacaktır” der.35
7. “Semada olanın sizi yerin dibine geçirmesinden emin mi oldunuz…”36
“Semada olandan” muradın ne olduğu genelde iki şekilde açıklanmıştır:
1. Kudret ve saltanatı, arş ve memleketi semada olan Allah.
2. Semanın sakinleri olan melaike.37
Hamdi Yazır, ayetle ilgili şu yorumu yapar:
“Burada sema, ‘gök’ dediğimiz cismani semadan ibaret değil, mutlak yükseklik, üstünlük remzidir. Maddi-manevi, cismani-ruhani bütün mahlûkatın, mekânın ve zamanın fevki demek olan mutlak uluvv ve yükseklik manasınadır… Bizim nazarımızda ulviyetin en yüksek timsali sema olduğu için Allah u Teâla’nın mutlak yüceliği de onunla ifade buyrulmuştur.”38
8. “Allah’ın ayetlerinden biri de, sizi topraktan yaratmasıdır.”39
Bu ayet, hakikat olarak her insanın topraktan yaratıldığını bildirir. Fakat herhalde Hz. Âdem ve Hz. İsa istisnaları dışında, diğer insanların anne-baba vasıtasıyla yaratılmasından hareketle, pek çok müfessir ayeti mecaza hamletmiş, “babanız Adem’i topraktan yaratması Allah’ın ayetlerindendir” şeklinde te’vil cihetine gitmişlerdir.40
Fahreddin Razi, bu konuda şöyle der:
“Hatıra gelen bu mana ile beraber, her insan için de topraktan yaratılış söz konusudur. Çünkü Hz. Âdem dışındakiler nutfeden yaratılmıştır. Nutfe ise gıdalardan meydana gelir. Bu gıdalar ya hayvani veya nebatidir. Hayvanların da, bitkilerin de gıdaları topraktandır.”41
1 Abdülkerim Zeydan, el-Veciz, Mektebetu’l-İslami, İst. 1979, s. 278-279
2 Mustafa Ahmed Zerka, Şerhu’l- Kavaidi’l- Fıkhiyye, Daru’l- Kalem, Dımeşk, 1989, s. 133
3Maide, 64
4Râzî, XII, 41-43; Kurtubi, VI, 154-155
5Ateş, Tefsir, II, 812
6Râzî, XII, 42-43
7Gazali, Kavaidu’l- Akaid, Alemu’l- Kütüb, Beyrut, 1985, s. 125
8Tirmizi, Daavat, 89
9Gazali, Kavaidu’l- Akaid, s. 127-128
10İsra, 72
11Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Yay. İst. 1987, II, 174
12Hacc, 46
13Bkz. Sabuni, Tibyan, s. 18
14Salih, s. 299
15Rum, 19
16Şatıbi, el- Muvafakat, IV, 158
17Nursi, Asar-ı Bediiyye, s. 178
18Bakara, 65; A’raf, 166
19A’raf, 166
20Râzî, III, 109-111; Âlûsî, I, 283
21Tevbe, 67
22A’raf, 51
23İbn Kesir, III, 420
24Taha, 52
25Taha, 124-126
26Necm, 43
27Alûsî, XXVII, 68
28Kurtubi, XVII, 76
29A’raf, 58
30Râzî, XIV, 144; Beydâvî, I, 343
31Kurtubi, VII, 147
32Kalem, 42
33Râzî, XXX, 94; Kurtubi, XVIII, 162; Ebu’s- Suud, IX, 18; İbn Kuteybe, s. 137
34Beydâvî, II, 518
35Yazır, VIII, 5299
36Mülk, 16
37Kurtubi, XVIII, 141; Beydâvî, II, 511; Ebu’s- Suud, IX, 7
38Yazır, VII, 5234
39Rum, 20
40Bkz. İbn Kesir, VI, 315; Kurtubi, XIV, 13; Süyuti, Dürrü’l- Mensur, V, 297
41Râzî, XXV, 108- 109
