Kur’an-ı Kerîm’de iman ve amel genelde yan yana zikredilir; inanan ve salih amel işleyenlere cennetler vaat edilir. Özellikle kelâm kitaplarında, “Amel imandan bir cüz müdür, değil midir?” meselesi hayli medar-ı bahs olmuştur. Bu konuda Hamdi Yazır şöyle der:
“Amelî tatbikatın imandan matlup neticeler olduğunda şüphe yoksa da, amelin kendisi imanın aynı veya cüz’ü değildir. Fer’i ve matlup neticesidir.” (I, 183)
Yâni, iman varsa amel de olmalıdır. Fakat bu, “iman, eşittir amel” anlamına gelmez.
Hamdi Yazır’ın şu veciz sözü de bu konuda hatırlanmaya değer:
“Lisan kalbin tercümanı, amel de lisanın burhanıdır.” (VI, 3807)
Yâni, dil kalbe tercümanlık eder, amel ise, dilin söylediklerine delil olur. Sözgelimi, dürüstlükten bahseden biri, ameliyle bunu göstermiyorsa, sözünün de bir kıymeti olmaz. Bundan dolayıdır ki, bazıları tasavvufun tarifinde, “tasavvuf kâlin hâl olmasıdır” yâni söylenenin yaşanmasıdır, demişlerdir.
