Gerçekler ve Engeller

Gerçekleri, gerçekte olduğu şekliyle görebilmek için her şeyden önce bu gerçeklere talip olmak gerekir. Talip olmayanlar bulamazlar. Bakmayanlar göremezler. Kulaklarını tıkayanlar duyamazlar.

O Allah ki, düşünüp ibret almak yahut şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü ardı ardına getirdi” (Furkan, 62) âyetinin izahında Hamdi Yazır şöyle der:

“…Çünkü düşünmeye ve vazife görmeye niyeti olmayan âtıl kimseler için zamanın değişmesinde hiçbir mânâ yoktur. Onlar zamanı öldürmeye çalışırlar.” (V, 3611)

Gerçeğe giden yol, engellerle doludur. Bu engeller, takılmak için değil, aşılmak içindir. Fakat pek çok insan bu engellere takılır ve gerçeğe ulaşamaz.

Hamdi Yazır, bu engellerden bir kısmına şöyle dikkat çeker:

Garaz, hırs ve teşehhi, kalb ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için ilm-i dinde teşehhiden tecerrüd şart-ı âzamdır.” (I, 88)

Yâni, dinî meselelerde kendi şahsî arzularını, garaz, hırs gibi zaaflarını ön plâna çıkaranlar, isabetli hüküm veremezler, gerçeğe ulaşamazlar. Dini meselelerde keyfilikten uzak olmak, yani kendi keyfine göre hüküm vermekten kaçınmak en büyük bir şarttır. Din adına konuşan birinin ifadeleri, dinde var olanları göstermeye ayna olmalıdır. Yoksa kendi doğru kabul ettiği yanlışları dinin hükümleri gibi göstermek, dine hıyanet olur.

Böyle yapanların bir kısmı, dine zarar vermek için bile bile böyle hareket eder. Bir kısmı ise, aslında dinde samimidir. Ama kapasitesizliği veya ciddi bir araştırma yapmaması gibi sebeplerle dini yanlış anlamıştır, yanlış da anlatmaktadır. Böylelerine sadik-ı ahmak denilir, bunlar da bir din düşmanı gibi hatta bazan daha ileri boyutta zarar verebilir.

Heva ve şehvet de gerçeğe ulaşmada engeldirler. Hamdi Yazır’ın ifadesiyle “heva ve şehvet, gözü kör, kulağı sağır, kalbi hissiz eder.” (VI, 4321)

İnsanın mahiyet tarlasında hem iyilik, hem de kötülük tohumları beraber bulunur. Kötü duygular zararlı bitkiler gibidir, bunlarla mücadele edilmelidir. İyi duygular ise, faydalı bitkiler gibidir, geliştirilmelidir. Her insan, hem cimri hem cömert, hem korkak hem cesur, hem cahil hem âlim… olmaya kabiliyetlidir. Bu haller, terazinin iki kefesine benzer, birinin yükselmesi diğerinin alçalması demektir.

Şimdi Kur’an-ı Kerim’in bize sunduğu şu tabloya bakalım:

Hatibu’l-Enbiya” olan Hz. Şuayb, kavmine nasihat ediyor; onları Allah’a itaate, ölçü ve tartıda adaletli olmaya, bozgunculuktan uzak kalmaya… davet ediyor. Bunlara dikkat etmedikleri takdirde, kendilerine semavî bir felâketin geleceği uyarısında bulunuyor. Buna karşı kavminin cevabı şu oluyor:

Ey Şuayb, biz senin söylediklerinin çoğunu iyi anlamıyoruz…” (Hud, 91)

Hamdi Yazır bu meselede şu dikkat çekici açıklamaları yapar:

Hz. Şuayb’ın kavmi, herkesin hissiyatını kendi nefisleriyle ölçtüklerinden, bir insanın şahsî garaz ve dünyevî menfaatlerden sıyrılıp, “ben ancak ıslaha çalışıyorum” (Hud, 88) demekte samimi olmasını kafalarına sığdıramıyorlar, ihlâs ve tevekkülü anlamak için kendilerinde bir misal bulamıyorlar ve özellikle tevhidi tanımadıklarından veya bir kör tabiatçı kafasıyla düşündüklerinden, beşerin isyanıyla bazı semavî âfetler arasında bir alâka bulunabileceğine ihtimal vermiyorlar; şuna buna tapmakla nizam-ı âlemin bozulacağını ve tufanlar, zelzeleler olabileceğini anlamıyorlardı.” (IV, 2811)

Kör birinin görme olayını anlaması imkânsız olduğu gibi, bozguncu birinin ıslahçıları, cimri birinin cömertleri, menfaatçi birinin fazilet sahiplerini… anlayabilmesi mümkün değildir. Aynı dünyada yaşayan insanların iç âlemlerinde farklı farklı dünyalar bulunmaktadır.

Hamdi Yazır, tefsirinin bir başka yerinde gerçeğin önündeki engellerden şöyle bahseder:

-Dostu düşman veya düşmanı dost zannettiren bir vehim,

-Biri iki, eğriyi doğru veya bilâkis gösteren bir hayal,

-İyiyi kötü, kötüyü iyi zannettiren bir fikir,

-Boş yere gönlümüzü imrendiren veya bulandıran bir rüya veya söz intibaı… İşte bütün bunlar gizli veya açık bir şeytan parmağıdır ki, bizimle sema arasında icra-yı şekavet ederler. Bunlar olmasaydı, biz hiçbir his ve irademizde hata etmez, her hususta hakka intibak ederdik.” (VII, 5167-5168)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir