Fatiha suresinde, Cenâb-ı Hakk’ın “âlemlerin Rabbi” olduğu ifade edilir. Rab, terbiye eden demektir. Bütün âlemler, İlâhî terbiyeden geçmiştir.
Bazıları bu terbiyeyi görmek istemezler. Hâlbuki Hamdi Yazır’ın dediği gibi, “tabiat üzerinde, Allah’ın terbiyesi yoksa bütün terbiye davaları batıl olur, kalır.” (I, 69)
Bizler terbiye ile nesilleri yetiştirmeye gayret eder, onları kaliteli bir nesil haline getirmeye çalışırız. Bunda da genelde tam muvaffak olamayız. Allah ise neyi nasıl yapmayı murat etmişse, onu öylece gerçekleştirmiştir. Topraktan bitki, hayvan ve hatta insan yapması ilahi terbiyenin gözümüz önündeki tecellileridir.
“Demek biz Rabbimizi âlemlere bakarak bileceğiz ve fakat âlemleri de, O’na izafetle tanıyabileceğiz.” (I, 64)
İnsanın Allah’ı tanıması daha çok “eserden müessire intikal” şeklindedir. Eser varsa onun ustası da olur. Âlemler varsa, elbette onları terbiye eden de vardır. Öte yandan, Allahtan kopuk olarak âlemlere bakmak, ateist bir bakış açısıdır. Âlemler, “âlemlerin Rabbinin” eseri olarak bilinmeli ve incelenmelidir. Çünkü eser, sahibine nisbetle anılır.
Bazıları, fen derslerinde Allahtan bahsedilmesinin bilimsel metoda aykırı olduğunu söyler. Hâlbuki durum tam tersidir. Çünkü fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbet edilir. Edebiyat dersinde İstiklal Marşı anlatılırken Mehmet Akif’ten söz etmemek, Sanat Tarihinde Selimiye Camii anlatılırken Mimar Sinan’a yer vermemek, Resim dersinde Mona Lisa tablosu değerlendirilirken Leonardo Da Vinci’yi takdir etmemek düşünülemez. Bu zaviyeden bakıldığında bu derslerde Allah denilmesinin bir sıkıntı olmayıp aksine bir gereklilik olduğu görülecektir.
Hamdi Yazır, “Rabbi’l- âlemin” ifadesindeki bir inceliğe şöyle dikkat çeker:
“Türkçeye ‘âlemler’ şeklinde tercüme ettiğimiz ‘âlemin’ kelimesi, ‘avalim’ şeklinde gelmesi gerekirken, insanlar için kullanılan bir kalıpta ‘âlemin’ olarak çoğul yapılması düşündürücüdür. Bu, akıl sahiplerini tasavvur etmeden, âlemlerin Rabbinin iyi idrak olunamayacağını anlatır.” (I, 70)
Yani, her varlık Allah’ı göstermekle beraber, insanın Allah’ın sanatını, terbiyesini göstermesi çok daha ileri düzeydedir. Mesela, bir köprü de Mimar Sinan’ı gösterir. Fakat bir Selimiye, onu bize daha iyi tanıtır.
Öte yandan “Âlem, bir kitab-ı hikmettir (yani hikmetle yazılmış bir kitaptır.)” (II, 925)
“Âlem, masivaullah, Allah, maverây-ı âlemdir. Ve biz bu âlem vesilesiyle, maverâsındaki Allahu Teâlâ’yı hakkiyet denen bir şuur nisbetiyle tasdik ederiz.” (I, 71)
Allah’ın varlığı zatındandır, bir sebebe bağlı değildir. Kelam ilminin teknik tabiriyle “vacibu’l- vücuttur.” Eşyanın vücudu ise O’nun yaratmasıyladır. “Heme ost değil, heme ez osttur.” Yani, Her şey O değil, ama her şey O’ndandır.
Masiva, Allah dışında olanları ifade eder. Yani âlem ayrı, âlemlerin Rabbi ayrıdır. Aralarındaki münasebet, resim ile ressam arasındaki münasebete benzer. Mesela resim, bizatihi yani kendi kendine var olmaz, ressamın yapmasıyla vücuda gelir. Öte yandan resim ayrı, ressam ayrıdır. Bizlerin Allah’ı tanıması, resimlerinden ressamı tanımak gibidir.
