Ehl-i Kitab

Kur’an-ı Kerîm’de, kendilerine Kur’an öncesi kitap verilenlere “ehl-i kitap” terimi kullanılır. Yahudiler ve Hristiyanlar, ehl-i kitaptırlar. Bunlar, aslında hak bir dinin mensupları iken, zamanla kitabın çizgisinden inhiraf etmişlerdir. Kur’an’ın bunlara olan hitabında mühim nükteler vardır. İşte, bunlardan bazıları:

Yahudiler ve Hristiyanlar, cenneti tekellerine alıp, her birisi, “cennete ancak biz gireceğiz” iddiasındalar. Cenab-ı Hak, bu konuda şunları bildirir: “Bu, onların kuruntularıdır. De ki: Eğer davanızda sadık iseniz, delilinizi getirin!”1

Cennet, kuru bir temenniyle değil, ciddi bir çalışmayla elde edilecektir. Diğer âyet, bunu bildirir: “Hayır, (onların dedikleri gibi değil) her kim muhsin olarak Allah’a yüzünü çevirirse, işte onun ücreti Rabbi katındadır. Böylelerine, ne bir korku vardır; ne de onlar üzülürler.”2

Kendilerini cennetlik gören Ehl-i Kitap, kendilerine “Allah’ın oğulları ve sevgili kulları” nazarıyla bakarlar. Onların bu iddiasına mukabil, Rasulûllah’a şu tâlimat verilir.

“De ki: Öyleyse, günahlarınızdan dolayı ne diye Allah size azap ediyor? Doğrusu siz de Onun yarattıklarından birer beşersiniz…”3

“De ki: Ey Yahudiler! Diğer insanlar içinden seçilmiş Allah dostları olduğunuzu sanıyorsanız, haydi ölümü isteyin! Eğer sâdık iseniz… Ama onlar, yaptıkları şeyler yüzünden ölümü istemeyeceklerdir. Allah, zâlimleri bilendir.”4

Yahudilerden deniz kenarındaki bir topluluğun ibretli kıssası, bütün toplumlara ışık tutabilecek niteliktedir. Şöyle ki:

Bu topluluk üç gruba ayrılmıştır.

1-İlâhî yasakları çiğneyenler.

2-Bunlara öğüt verenler.

3-Öğüt verenlere öğüt verenler. Bunlar, yasakları çiğneyenlere Allah’ın hükümlerini anlatanlara şöyle derler. “Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azapla cezalandıracağı bu kişilere niçin öğüt veriyorsunuz?”

Nasihatçi grup, bu hareketlerinin sebebini, iki şekilde açıklarlar:

1-Rabbinize karşı bir mazeret olsun diye.

2-Olur ki, sözümüz tesir eder de, vazgeçerler ümidiyle…5

Yani, ilerde hesap gününde, “yaşadığınız toplumdaki günah ve isyanlara niçin seyirci kaldınız? Niye onlara engel olmaya çalışmadınız?” diye sorulduğunda bir özrümüz olsun diye onlara öğüt veriyoruz. Hem bilemeyiz, belki de anlattığımız tesir eder de, yola gelirler, isyandan vazgeçerler.

Neticede, isyancı grup yola gelmez, mahvolurlar. Fakat bu tebliğciler, görevlerini ifa etmiş olurlar.

Onların bu ibretli kıssasından sonra, Hristiyanlarla ilgili bazı âyetlerin nüktelerine geçmek istiyoruz. Şöyle ki:

Hristiyanlar, Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak kabul ederler. Hâlbuki Hz. İsa, Allah’ın kulu ve elçisidir. Babasız olarak dünyaya gelmesi, O’nun ilâhlığını gerektirmez. Kur’an-ı Kerim, bu konuda Hz. Âdem’i örnek verip, der: “Allah katında İsa’nın hali, Âdem’in hali gibidir…”6 Annesiz ve babasız olarak topraktan yaratılan ve kendisine ruh üflenen Hz. Âdem’in ilâh olması gerekmediği gibi, annesi vasıtasıyla dünyaya gelen Hz. İsa’nın da ilâh olması gerekmez.

Nitekim Hz. Meryem, kucağında küçük İsa’yla topluma çıktığında, halk hayretle sorar: Ey Meryem! Baban kötü bir adam, annen de iffetsiz bir kadın değildi! Bu çocuk nerden?!

Hz. Meryem, bunun üzerine, “O’na sorun” şeklinde küçük İsa’ya işaret eder.

Derler: Beşikteki çocukla nasıl konuşuruz?

O esnada, bir mu’cize olarak küçük İsa konuşmaya başlar. İlk sözü şu olur: “Ben Allah’ın kuluyum…”7

Hz. İsa, daha bu ilk cümlesinde, sonradan kendisine “Allah’ın oğlu” diyecek olanları reddetmiştir. Allah’ın kulu olma şerefi, şereflerin en büyüğüdür. O bir ilâh değil, Allah’ın bir kuludur.

Kur’an-ı Kerim’in Hz. İsa ve annesi Meryem hakkındaki şu ifadesi de düşündürücüdür: “Onların her ikisi de yemek yerdi…”8

Bu ifade ile verilen mesaj şudur. Muhtaç olan, ilâh olamaz.9

İlâh kabul ettikleri Hz. İsa’nın, insanlar tarafından çarmıha gerildiğini kabul etmeleri, Hristiyanların tutarsız hallerinden biridir. “Âciz insanlar, nasıl oluyor da bir ilâhı (!) öldürebiliyorlar?” diye bir Hristiyan’a sorduğumda, cevap vermekte hayli zorlanıp, en sonunda şöyle demişti: Biz öyle kabul ediyoruz!

Kur’an’ın ihbarına göre ise, O’nu öldürmek isteyenler öldürememiş, çarmıha gerememişlerdir.10

Kur’an’ın, Hz. İsa’dan bahsederken, devamlı “Meryem oğlu İsa” deyişi de mânidardır. Bu ifade bile, O’na “ibnullah” diyenlere net bir reddiyedir. O, ibnullah değil, İbn Meryem’dir, Allahın oğlu değil, Meryem’in oğludur.

Son yıllarda bazı Hristiyan çevrelerin “Hz. İsa, Allah’ın bir kulu ve elçisiydi” demeleri, sevindirici bir gelişmedir. Bu hâl, on dört asır sonra da olsa, Hristiyanların Hz. İsa hususunda İslâmî çizgiye gelmeleri demektir.

Bir kısım Hristiyanlar ise, sadece Hz. İsa konusunda İslâmî çizgiye gelmek yerine, bir bütün olarak İslâm’a girmekle daha büyük bir feraset ve basiret göstermektedir.

1 Bakara, 111

2 Bakara, 112

3 Maide, 18

4 Cuma, 6-7

5 Bkz. A’raf, 163-164

6 Âl-i İmran, 59

7 Bkz. Meryem, 16-36

8 Maide, 75

9 Râzî, XII, 61

10 Nisâ, 157

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir