Yer, Balıkesir. Doksanlı yılların bir günü. Bankalardan birine halinden ve kıyafetinden yabancı olduğu belli olan biri giriyor. İçeri girdiğinde iki memur kendi aralarında bakışıyor. Biri diğerine;
“Gâvura bak, gâvura. Herhalde döviz bozduracak” diyor.
Yabancı zat bir Alman ve Türkçe’yi de az çok öğrenmiş, konuşulanları anlıyor. Onların yanına yönelerek yarı buçuk bir Türkçeyle, “Benim gâvur olduğumu nereden biliyorsunuz? Belki de ben Müslümanım” diyor ve ceketinin cebinden küçük bir Kur’an çıkarıyor. Banka memurları şaşırıp kalıyorlar. Derinden derine bir mahcubiyet duyuyorlar. Alman Müslüman Kur’anı onlara uzatıp;
“Siz Müslümansınız, okuyun bakayım kitabınızı” diyor. İki memurun mahcubiyeti daha da artıyor, okuyamıyorlar.
Ama mahcubiyetleri bu kadarla da kalmayacaktır. Alman Müslüman Kur’andan rastgele bir sayfayı açıyor ve düzgün bir şekilde okuyor. Bir de ardından Türkçe meâlini veriyor ve onlara dönüp soruyor;
“Söyleyin bakalım, bu durumda hangimiz gâvur? Siz mi, yoksa ben mi?”
Bir Müslüman Kur’an okumasını bilmiyorsa -haşa- gavur denilemez. Ancak, “ben Müslümanım” diyen herkesin bu ilahi kelamı okumaya ve anlamaya çalışması gerekir. Büyük bir zattan yabancı dilde bize mektup gelse ne yapar eder o mektubun anlamını öğreniriz. Kur’an ise, bize Allah’tan bir mektuptur. Bu mektubun anlamlarını öğrenmeden bu dünyadan gitmek, bir Müslüman için olmaması gereken bir durumdur.
Avrupa’da, Amerika’da ve benzeri yerlerde İslam’a giren kimseler, genelde en kısa zamanda Kur’anın mânâlarını öğrenmeye çalışırlar. Onlardan biri olan İngiliz Henry, Müslüman olduğu ilk yıl hacca gider. Kur’anı daha iyi anlayabilmek için biraz Arapça öğrenmiştir. Hacda tanıştığı insanlarla Arapça konuşamaya çalışır. Hacılardan biri şöyle der:
“Niçin böyle zahmete giriyorsunuz. İngilizce konuştuğunuzda buradaki insanların çoğuyla anlaşabilirsiniz?”
Henry şu cevabı verir:
“Bir sömürge dilini bu mübarek beldelerde konuşmaktan hayâ ederim.”
