1. DERS: GİRİŞ

Elde Kur’an gibi bir mu’cize-i bâki varken,

Başka bürhan aramak aklıma zaid görünür.

Elde Kur’an gibi bir bürhan-ı hakîkat varken,

Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

Mu’cize-i bâki

Mu’cize-i bâki, “daimî mu’cize” demektir. Kur’an-ı Kerîm, Allah’ın kelâmı olup, mu’cizeliği devamlıdır. “İnsanı aciz bırakan” anlamına gelen mu’cize, peygamberlere verilen sıra dışı hârika haller için kullanılır. Hz. Musa’nın asası, Hz. İbrahim’in ateşte yanmaması, Hz. İsa’nın hastaları iyileştirmesi gibi…

Mu’cize ikiye ayrılır:

1-Hissî mu’cize,

2-Aklî mu’cize.

Bunlardan birincisi, insanın hisleriyle muhatap olduğu mu’cizeler için kullanılır. Peygamber Efendimizin bir elinin işaretiyle ayı ikiye bölmesi gibi… Böyle bir mu’cize, o an için olup bitmiştir. Gören görmüş, görmeyenler de görenlerden duymuştur. Bu tür mu’cizeler, daimî mu’cize statüsünde olamaz.

İkinci tür mu’cize ise, akla hitap eder. Kur’an-ı Kerîm, işte böyle bir mu’cizedir. Onun mu’cizeliği hiç bitmez, ila nihaye devam eder. İlk muhatapları onu anladığında “bu bir beşer sözü olamaz” deyip mu’cizeliğini tasdik ettikleri gibi, şimdiki muhatapları da onu anladığında aynı şeyi söyler, sonraki devirlerde gelecek olanlar da aynı şeyi söyleyecektir. Kur’an, umumi bir mu’cizedir, bütün cin ve inse hitap eder. Hükmü bütün zamanlarda devam eder.1 O, Hz. Peygamberin ebedi ve en büyük mu’cizesidir.2

Bürhan-ı hakîkat

Kelime olarak bürhan, “delil” demektir. Kavram olarak ise, inkâr edilemeyecek şekilde bir hakîkati isbat eden kuvvetli delile denir. Mantıkta, “Öncülleri, yakiniyattan (kesin bilgilerden) oluşan kıyas” şeklinde tarif edilir. Kur’an-ı Kerîm, hakîkatin yani gerçeğin bürhanıdır. Allah kelâmı olması hasebiyle verdiği her haber gerçeğin ta kendisidir. Bir binanın ustası o binayla alâkalı şeyler söylediğinde “acaba öyle midir?” diye başkalarına sormak abes olur. Onun gibi âlemlerin Rabbi, kendi yarattığı âlemler hakkında Kur’an’da bilgiler verirken “acaba gerçekten öyle midir?” diye tereddüt göstermek katiyyen uygun düşmez. Mesela ilk insanın Hz. Âdem olduğu Kur’an’da anlatılır. Bunu bırakıp da tarihin o karanlık devriyle alâkalı zan ve tahminden öteye geçmeyen bir kısım teorilere kulak vermek, “abesle iştigal” demektir.

Kur’an ve bürhan

Kur’an-ı Kerîm, kalbe hitap ile onu tatmin ettiği gibi, akla da hitap eder, onu da doyurur. Mesela tevhid ve haşir, Kur’an’da en temel iki esastır. Kur’an, “Allah vardır ve birdir” deyip bırakmaz, hemen her yerinde tevhid delillerini anlatır. Mesela şöyle der: “Nasıl Allah’ı inkâr edersiniz ki, siz ölü idiniz de, O size hayat verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar hayat verecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.”3

Keza, “öldükten sonra diriltileceksiniz” deyip bırakmaz, bunun delillerini bizlerle paylaşır. Mesela, bizleri yoktan yarattığını nazara verip der: “İnsanı ilk defa inşa eden kim ise, tekrar ona hayat verecek olan da O’dur!”4 Ayrıca, kıştan sonra baharın gelip de her tarafın yeşillenmesi örneğini verir, “bunu yapan zata, ölüleri diriltmek zor gelmez” manasını ifade için şöyle der:

Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Ölümünden sonra yeryüzünü na­sıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, ölüleri de mutlaka diriltecektir ve O, her şeye kadîrdir.”5

İlzam

İlzam, kuvvetli delil getirerek muhatabı susturmaktır. Muhatap inatçı değilse ikna edilir, inatçı ise ilzam ile susturulur. İnatçı münkirler tarihin hemen her devrinde olagelmiştir. Böyleleri -velev mu’cize de görse- bir türlü ikna olmazlar. Bunları iknaya çalışmak yerine, itiraz edemeyeceği delil veya delillerle ilzam etmek lazımdır. Mesela Yahudiler, kendilerinin “seçkin zümre” olduğunu iddia ederler. Allah, Peygamberini şöyle yönlendirir:

Onlara de ki: Öyleyse günahlarınız sebebiyle Allah size niye azap ediyor?”6

Keza Yahudiler “Cennete sadece Yahudiler girecek” iddiasındadır. Yüce Allah, Hz. Peygambere şöyle demesini bildirir:

De ki: ‘Allah katında ahiret yurdu insanlar içinde yalnız sizin içinse, eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi ölümü temenni edin!’ Ancak onlar elleriyle yaptıkları şeyler yüzünden ölümü asla temenni etmeyeceklerdir.”7

İhtar

Şu Söz’ün başında beş Şu’leyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şu’le’nin âhirlerinde eski hurufatla tab’etmek için gayet sür’atle yazmağa mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi-otuz sahifeyi iki-üç saat içinde yazıyorduk. Onun için üç Şu’leyi ihtisaren, icmalen yazarak iki Şu’leyi de şimdilik terkettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz.

Eski harfler

Bu risale, harf devriminden hemen önce telif edilmiştir. Başlangıçta beş Şu’le olarak yazılması düşünülmüşse de, “bir an önce basılsın” mülahazasıyla son iki Şu’le yazılamamıştır.

Harf devrimi 1 Kasım 1928 de yapıldı, Arab alfabesiyle yazı terk edildi. Onun yerine Latin alfabesi, yani günümüzde kullanılan harfler resmen kullanılmaya başlandı, eskisi ise yasaklandı. Öyle anlaşılıyor ki, bu risalenin telifi günlerinde yeni harflere geçileceği konuşulmaktaydı, bundan dolayı eski harflerle basabilmek için acele olarak yazıldı, hatta yazılması tasarlanan iki bölüm yazılmadan kaldı.

Bazı günlerde 20-30 sayfayı iki-üç saatte yazmak

İki üç saatte iki üç sayfa mektup yazmakta zorlanan kimseler, Bediüzzaman’ın yirmi otuz sayfayı iki üç saatte yazmasını mübalağa zannedebilirler veya anlamakta zorluk çekebilirler. Ancak sıra dışı insanları sıradan insanlarla kıyas etmek son derece yanlıştır. Nitekim nice insan günde bir sayfa ezberlemekte zorlanırken, “fotoğrafik hafızaya” sahip insanlar gayet kolay bir şekilde on-yirmi sayfa ezberleyebilmektedir.

Ezberde durum böyle olduğu gibi, yazmakta da durum farklı değildir. Bediüzzaman’ın, gençlik döneminde doksan kitabı ezberlediği ve uzun süre bu kitaplardan her gün birini ezbere tekrar ettiği düşünülürse, meseleyi anlamak çok daha kolay olur.

Gerçi onun yazdıkları, ezberlediği kitapların Türkçe tercümesi değildir. Ama kendisinden hatıra olarak nakledildiği üzere, ezbere tekrar ettiği bu eserler birer basamak görevi görmüş, Kur’an âyetlerinin manalarına yükselmeye vesile olmuştur. Bunun sonucunda “her bir Kur’an âyetini, bütün kâinatı kuşatır” olarak görebilmiştir.

Kusurlar, noksaniyetler, işkâl ve hatalar

Halkımız arasında “beşer şaşar” deyimi vardır. İslâm inancında sadece peygamberler için bir masumiyet söz konusudur, başkaları için ise böyle bir garanti yoktur. Hatta peygamberler için bile “zelle” tabir edilen “evlâ olanı terk veya içtihadında hakka tam isabet edememe” hali olabilmektedir. Ancak böyle bir durumda peygambere vahiy gelir, o hal düzeltilir. Mesela, bir defasında Peygamberimiz Utbe Bin Şeybe, Ümeyye bin Ha­lef ve Ebû Cehil gibi Kureyş’in ileri gelenlerine tebliğ vazifesini yapıyordu. Bu esnada âmâ bir zât olan Abdullah İbn Ümmi Mektûm Peygamber Efendimizin sesine gelerek “Yâ Re­sû­lal­lah, Allah’ın sana öğrettiklerinden bana da öğret.” dedi.

Peygamberimiz diğerlerine tebliği daha öncelikli gördüğünden, İbn Ümmi Mektûm’la ilgilenemedi. İbn Ümmi Mektûm, Peygamberimizden cevap alamayınca, ar­zusunu birkaç kez tekrar etti. Peygamberimiz Onun bu ısrarından hoşlanmadı. Bu olayla ilgili şu âyetler nâzil oldu:8

Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü.

Nereden biliyorsun, belki o günahlarından arınacaktı.

Yahut öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti.

Öğüde ihtiyaç duymayana gelince, sen ona yöneliyorsun.

Onun arınıp arınmamasından sen sorumlu değilsin.

Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun.

Hayır, (bir daha böyle yapma) bu bir öğüttür.

Dileyen ondan öğüt alır.”9

Bediüzzaman, hiç bir zaman kendisini “hatasız bir kul” olarak görmez, aksine eksiklerine, kusurlarına dikkat çeker. Mesela şöyle der: Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil. Onu hatasız zannetmek hatadır…”10

Keza, şöyle uyarıda bulunur:

Hiç bir müfsid ben müfsidim demez. Daima sûret-i haktan görü­nür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ayranım ekşidir. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor. Hattâ benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyo­rum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.11

Dolayısıyla burada nazara vermiş olduğu “kusurlar, noksaniyetler, işkâl ve hatalar”, tevazu kabilinden söylenmiş bir söz olarak algılanmamalıdır.

Bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesindeki ekser âyetlerin her biri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkid olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte bu “Yirmibeşinci Söz” öyle bir tarzda o âyetlerin hakîkatlarını ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’cazın lemaatı ve belâğat-ı Kur’aniyenin kemâlâtının menşe’leri olduğu, ilmî kaideleriyle isbat edilmiş. Bulantı vermemek için onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş. وَ الشَّمْسُ تَجْرِى وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi.

Bu Risaledeki âyetlerin çoğu,

-ya dinsizler tarafından tenkide medar olmuş

-veya fen ehli tarafından itiraza uğramış

-veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz kalmış âyetlerdir. Bu risale, ilmî kaidelerle o âyetlerin hakîkatlerini ve nüktelerini açıklar, dinsizler ve fen ehlinin kusur zannettikleri noktaların aslında mu’cizelik parıltıları ve Kur’an belâğatının kemâlâtının menşe’leri olduğunu isbat eder. Bunu yaparken de onların şüphelerine yer vermez. Çünkü zihninde böyle sorular olmayan biri, şüpheler zikredildiğinde şüphe eder hale gelebilir. Bediüzzaman misal olarak iki âyeti nazara verir: “Güneş (yörüngesinde) akar gider”12 ve “Dağları birer direk kıldık.”13

Cin ve ins şeytanları

Kur’an-ı Kerîmde “cinnî ve insî şeytanlar” meâlinde “şeyatıne’l-cinn ve ins” ifadesi geçer.14 Cin şeytanları, gözle göremediğimiz şeytanlardır. İns şeytanları ise, gözle görülen şeytanlar, yani şeytan vazifesini yapan insanlardır.

Cinnî şeytanları gerçi gözle görmeyiz, ama vesvese ve desiselerle âdeta içimizde bizimle konuştuklarını hissederiz. İnsandan olan şeytanlar ise, ruhları kararıp kötülükten başka şey düşünemez hale gelmiş kimselerdir. Bunlar şeytanın maiyyetine girmiş, hatta zamanla onun mahiyetine bürünmüşlerdir. Dünyayı ateşe veren, her türlü sapık cereyanları ortaya koyan ve insanları bunlara sevk edenler, bu tür şeytanlardandır.

Şüpheleri zikretmeden şüphelere cevap vermek

İslâm tarihinde en etkili akımlardan biri, Mu’teziledir. Bu akım, Abbasiler döneminde iki yüz yıl devletin resmi ideolojisi olarak herkese benimsetilmeye çalışılmış, kabul etmeyen büyük âlimlere çok şiddetli baskılar uygulanmıştır. Bu etkili akımın izleri, medreselerde İslâm inancının sahih bir şekilde ders verilmesiyle büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır. Medreselerde İslâm akaidi ders verilirken Mu’tezilenin fikirleri doğrudan anlatılmamış, ancak onlara cevap olacak esaslar öğrencilere öğretilmiştir.

Bediüzzamanın bu eserinde ve diğer eserlerinde aynı metodu kullandığı görülür. Zira kendisinin gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi, “bâtıl şeyleri tasvir, safi zihinleri idlaldir.”15

Bıçak yarası almış olanları tedavi etmek gayet normaldir. Ama bıçak yarası almamış olanlara önce bir bıçak saplayıp ardından tedavi etmek, hikmete aykırıdır. İşte bu eserde anlatılanlar, aklı ve kalbi zaten yaralı olanları tedavi edecek esasları ihtiva eder. Ateistlerin tenkitleri, fen ehlinin itirazları, cinni ve insi şeytanların vesvese ve şüpheleri burada yazılmış olsaydı, safi zihin sahibi nice insanın aklı ve kalbi yaralı hale getirilmiş olurdu, Hakîm isminin tecellisine mazhar böyle bir zatın eserinde, bu durum hikmetle hiç de bağdaşmazdı.

Örnek olarak verilen şu iki âyete bakalım:

1. âyet : “Güneş (yörüngesinde) akar gider.”16

Bin yıldan fazla insanların kabul ettiği Batlamyus Teorisine göre “Dünya merkezdedir, Güneş onun etrafında dönmektedir.” Bu durumda “Güneş (yörüngesinde) akar gider” ifadesi Batlamyus teorisine göre söylenmiş bir cümle gibi de anlaşılabilir. Hâlbuki 18. yüzyılda ilmen ispat edildiği üzere, Güneş merkezdedir, Dünya onun etrafında dönmektedir. Bununla beraber Güneşin de belli bir yörüngesi vardır, o yörüngede yoluna devam etmektedir.

2. âyet: “Dağları birer direk kıldık.”17

Dağlar, çok ağır kütleler olup, birer direk değildir. Öyleyse âyette niçin “birer direk” olarak vasfedilmiştir?

İşte Bediüzzaman bu iki âyetin açıklamasını yaptığı 1. Şu’le’nin 2. Şua’ında bu tür soru ve şüphelere hiç yer vermeden, âyetlerin belâğatını hârika bir şekilde anlatır. Akıl ve kalbinde şüphe olan biri, bu açıklamaları okuduğunda şüphelerinden kurtulur. Şüphe içinde olmayan kimse ise, bu açıklamalardan istifade eder, iman ve marifeti artar.

Yalnız Yirminci Söz’ün Birinci Makamı’nda üç-dört âyette şüpheleri söylenmiş.

20. Söz Birinci Makam’daki nazara verilen şüpheler

İlgili bahiste, konunun başında üç âyet yer alır:

1. âyet: “Hani meleklere: ‘Âdem için secdeye varın!’ demiştik.”18

2. âyet: (Musa kavmine demişti:) Şüphesiz Allah, size dişi bir sığır boğazlamanızı emrediyor.”19

3. âyet: “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı, o kalpler taş gibi, hatta taştan daha katıdır…”20

İlgili kısımda bu âyetlerle alâkalı şu şüphelere yer verilir:

1- Şöyle bazı cüzi olayları tarih-vari bir sûrette ısrarla tekrar etmekte ne mana var?

2- Bir ineği kesmek gibi bir cüzi olayı, o kadar mühim tavsifler ile böyle zikretmek, hatta o büyük sûreye ‘Bakara’ adını vermekte ne münasebet var?

3- Âdem’e secde olan hadise, tamamen gaybî bir durumdur. Akıl ona yol bulamaz, kuvvetli bir imandan sonra böyle olduğu kabul edilebilir, anlaşılabilir. Hâlbuki Kur’an bütün akıl sahiplerine ders veriyor. Çok yerlerde ‘akıllarını kullanmıyorlar mı?’ der, akla havale eder.21

4- Taşların tesadüfî olan bazı tabii hallerini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?

Öyle görülüyor ki, bir ve ikinci sorular birinci âyete, üç ve dördüncü sorular da ikinci ve üçüncü âyete yönelik sorulardır. Bediüzzaman burada onların soru ve şüphelerine yer vermiş, devamında ise hiç bir şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde gerekli açıklamaları yapmıştır.

Demek ki bu gibi yerlerde soru ve şüphelere yer vermemek “genel bir kural” olsa bile, “her genel kuralın istisnaları da olur” kaidesince soru ve şüphelere yer verilen bölümler de bulunmaktadır. Kur’an’da “çürümüş kemikleri kim diriltir?” şeklinde, münkirlerin bazı soru ve şüphelerine yer verildiği unutulmamalıdır.22

Hem bu Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimane ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş haletler içinde te’lif edildiğinden, ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber ilim noktasında çok ehemmiyetli mes’elelerin hakîkatını beyan etmiş.

Said Nursî

Pek acele ve müşevveş haletler içinde telif edilmesi

Akademik çalışma yapanlar, bir eser yazarken öncesinde o sahada yazılmış nice eseri okur, bunlardan notlar alır, fişleme yapar. Bediüzzamanın yazdığı eserler ise bu türden değildir. O, okuduğu eserleri ezber derecesinde hafızasında tutmuş, eser telif ederken yer yer onlardan nakillerde bulunmuş, ama çoğu kere de tamamen yeni şeyler söyleyerek ilme önemli katkılar sağlamıştır. Kur’an mu’cizelerini anlatan 25. Söz’de, başka eserlerden doğrudan nakillerde bulunmaz. Bu Sözde sadece âyetler ve o âyetlerin açıklaması vardır. “Birinci Şule’nin ahirlerinde eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk” demesinden anlaşıldığı üzere, eser 1927 – 1928 yıllarında yazılmıştır. O yıllarda Bediüzzaman Isparta’ya bağlı Barla Köyünde sürgündedir, gelip gitmesi kontrol altındadır. Yanına gelip gidenler sorgulanmaktadır. Böyle bir vasatta, kendisinin başka eserlere bakmaya zaten imkânı da yoktur. İşte böyle zor şartlarda yazılmış olmakla beraber, müellifinin ifadesiyle “âlimlere hayret verecek derecede âlimane, derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş.”

1 Bkz. Ebu Bekir Muhammed Bin Tayyib Bakıllani, İ’cazu’l- Kur’an, s. 31

2 Fethi Ahmed Amir, Fikretu’n- Nazm Beyne Vücuhi’l- İ’caz fi’l- Kur’an’i-l Kerîm, s. 234; Muhammed Ebu Şehbe, el-Medhal li Diraseti’l- Kur’ani’l- Kerîm, s. 7

3 Bakara, 28

4 Bkz. Yasin, 79

5 Rûm, 50

6 Maide, 18

7 Bakara, 94 – 95

8 Fahreddin Râzi, Mefatihu’l – Gayb (Tefsir-i Kebir), XXXI, 54

9 Abese, 1-16

10 Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, s. 137

11 Nursi, Asar-ı Bediiyye, 378 – 379

12 Yasin, 38

13 Nebe, 7

14 En’am, 112

15 Nursi, Mektubat, s. 471

16 Yasin, 38

17 Nebe, 7

18 Bakara, 34

19 Bakara, 67

20 Bakara, 74

21 Mesela, bkz. Yasin 68, Bakara 44-76, En’am 32, A’raf 169, Yunus 16, Hûd 51, Yusuf 109…

22 Bkz. Yasin, 78

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir