9. DERS: KUR’ANIN BEYANINDAKİ BERAAT (II)

İkinci Misal:

فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَاْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ

اَمْ خَلَقُوا السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّهِ سُبْحَانَ اللّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

İşte şu âyâtın binler hakîkatlerinden yalnız beyan-ı ifhamîye misal için bir hakîkatını beyan ederiz. Şöyle ki:

اَمْ اَمْ lafzıyla onbeş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî ile ehl-i dalaletin bütün aksamını susturur ve şübehatın bütün menşe’lerini kapatır. Ehl-i dalalet için içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalalet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiç bir yalanı bırakmıyor, başını eziyor.

Dalaletin kısımları ve bunlara reddiye

Bu bölümde, Tûr Sûresi 29-43 arasındaki ardarda âyetlerde ifade edilen ilzam örnekleri yer almaktadır.

Âyetlerde gelen “yoksa”, “yoksa” lafzıyla on beş tabaka taaccüb ifade eden istifham-ı inkârî1 ile dalalet ehlinin bütün kısımlarını susturur ve şüphe kaynaklarını tek tek kapatır.

Biz önce ilgili âyetlerin meâlini kısaca verip, devamında bazı açıklamalarda bulunacağız:

فَذَكِّرْ

29-“O hâlde, sen öğüt ver.”

Sen öğüt vermeye devam et, onların sözlerine aldırma.

فَمَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍ “Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun!”

أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

30-“Yoksa onlar, ‘O bir şairdir; onun zamanın felaketlerine uğramasını bekliyoruz’ mu diyorlar?”

Âyet metnindeki rayb-i menun, felâket, ölüm gibi anlamlara gelir.

قُلْ تَرَبَّصُوا فَإِنِّي مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ

31-“De ki: Bekleyin, çünkü ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.”

أَمْ تَأْمُرُهُمْ أَحْلَامُهُمْ بِهٰذَا

32-“Yoksa akılları mı bunu kendilerine emrediyor?”

Yoksa sözlerindeki çelişkiyi akılları mı kendilerine emrediyor? Çünkü kâhin, akıllı ve ince bir nazara sahiptir. Mecnun ise, aklı perdeli kimsedir. Şaire gelince, hayale dayalı bir şekilde ölçülü, düzgün kelâmlar söyler. Bu ise, bir mecnundan meydana gelmez.

أَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ “Yoksa onlar azgın bir topluluk mudur?”

Yoksa onlar inatta haddini aşan azgın bir kavim midir?

أَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ

33-“Yoksa ‘Onu (Kur’anı) uydurdu’ mu diyorlar?”

بَل لَا يُؤْمِنُونَ “Hayır, onlar inanmıyorlar.”

Doğrusu onlar iman etmezler, küfür ve inatlarından böyle iftiralar ederler.

فَلْيَأْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ إِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

34-“Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz meydana getirsinler.”

Eğer iddialarında sadık iseler, Kur’an gibi bir söz getirsinler. Çünkü onların içinde söz ustalarından sayılan pek çok kimse vardır.

Âyet, tehaddi yani meydan okuma yoluyla bahsi geçen sözlerini reddetmektedir.

أَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ

35-“Yoksa onlar, hiç bir şey olmadan mı yaratıldılar?”

Yoksa bir yaratıcı, bir takdir edici olmadan yaratılıp takdir edildiler de, bundan dolayı mı ibadet etmiyorlar!?

أَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ “Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?”

Bu ifade, birinci manayı te’yid eder. Çünkü manası şöyledir: “Yoksa kendilerini kendileri mi yarattı?”

Bundan dolayı da devamında şöyle geldi.

أَمْ خَلَقُوا السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ

36-“Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?”

بَل لَا يُوقِنُونَ “Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar.”

Bu âyetlerde “Yoksa…” ifadesi inkâr içindir.2

Onlara “Sizi, gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” derler. Böyle olunca, şayet “Allah” demelerinde yakîn sahibi olsalardı, O’na ibadetten yüz çevirmezlerdi.

أَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ

37-“Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır?”

Yoksa Rabbinin rızık hazineleri onların yanında mı? Ta ki nübüvveti de dilediklerine versinler.

Veya “yoksa Rabbinin ilim hazineleri onların yanında mı?” manası da düşünülebilir.

أَمْ هُمُ الْمُسَيْطِرُونَ “Yoksa her şeye hükmeden kendileri midir?”

Yoksa eşyaya onlar mı hükmediyor, diledikleri şekilde tedbirinde mi bulunuyorlar?

أَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ

38-“Yoksa kendisi vasıtasıyla yükselip (ilâhî vahyi) dinleme yapacakları bir merdivenleri mi var?”

Yoksa kendileri için semaya yükselen bir merdiven mi var ki, melekleri ve onlara vahyedilen gayb bilgisini öğreniyorlar, böylece ne olacağını biliyorlar?!

فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ “Öyleyse dinleyenleri, açık bir delil getirsin!”

Öyleyse kulak hırsızlığında bulunan kimse, dinlediğini doğrulayan açık bir delil getirsin!

أَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ

39-“Yoksa kızlar O’na, oğullar size, öyle mi?”

Âyette onların akılsızlıklarını göstermek ve bu görüşte olan birinin değil ruhuyla melekût âlemine yükselip gaybî şeylere muttali olması, akıllı kimselerden bile sayılmayacağını hissettirmek vardır.3

أَمْ تَسْأَلُهُمْ أَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ

40-“Yoksa sen kendilerinden bir ücret istiyorsun da, bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?”

Yoksa Sen, risalet görevini tebliğe mukabil onlardan bir ücret mi bekliyorsun da, onlara böyle bir bedel ödemek ağır geliyor? Bundan dolayı da Sana tâbi olmak hususunda istiğna gösteriyorlar!?

أَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

41-“Yoksa gayb kendilerinin yanında olup, onlar mı yazıyorlar?”

Yoksa kendisinde gaybî şeylerin sabit olduğu levh-i mahfuz kendi yanlarında olup, oradan bir şeyler mi yazıyorlar!?

أَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا

42-“Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar?”

Dâr’un-Nedve’de Hz. Peygambere karşı plan kurmuşlardı.

فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ “Fakat o kafirlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir.”

O inkârcıların tuzağı kendi aleyhlerine dönecektir.

Veya tuzaklarının vebâli kendi aleyhlerine olacaktır. Bu da Bedir savaşında öldürülmeleri gibi durumlardır.

Veya yaptıkları tuzak boşa çıkacaktır. Âyette “onlar” demek yeterli olabileceği hâlde “o kâfirler” denilmesi, küfürlerini tescil içindir.

Bu kâfirlerden murat Hz. Peygamber devrindekiler olabileceği gibi, âyetin genel ifadesi çerçevesinde bütün kâfirler de kastedilmiş olabilir.

أَمْ لَهُمْ إِلٰهٌ غَيْرُ اللَّهِ

43-“Yoksa onlar için Allah’tan başka bir ilâh mı var?”

Yoksa onlar için kendilerine yardım eden, O’nun azabından koruyan başka bir ilâh mı var?

سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَAllah, onların şerik kıldıkları şeylerden münezzehtir.”4

Her bir fıkrada bir taifenin hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabir ile ibtal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedahete havale eder veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.

Mesela: Birinci fıkra وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ âyetine işaret eder.

Onbeşinci fıkra ise لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا âyetine remzeder. Daha sair fıkraları buna kıyas et.

Bu on beş “yoksa” ifadelerinin her biri, bir dalalet fırkasının batıl itikadını

– ya bir kısa tabir ile ibtal eder,

– ya bâtıl oluşu açık olduğundan bir şey dememek sûretiyle bâtıllığını bedahete havale eder

– veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.

Mesela birinci fıkra “Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da” âyetine işaret eder.5 On beşinci fıkra ise “Göklerde ve yerde Bir’den başka ilâhlar olsaydı, gökler ve yer bozulurdu” âyetine remzeder.6

Şöyle ki: Başta diyor:

فَذَكِّرْ فَمَا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ

“Ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ et. Sen kâhin değilsin. Zira kâhinin sözleri, karışık ve tahminîdir. Seninki, hak ve yakînîdir. Mecnun olamazsın, düşmanın dahi senin kemâl-i aklına şehadet eder.

O hâlde, sen öğüt ver. Rabbinin nimeti sayesinde, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun!”

Kâhin, kehanet yoluyla gaybtan haber vermeye çalışan kimsedir. Kur’an da gaybî bir haber olduğu cihetle, bazıları Hz. Peygamberi bir kâhin gibi görmek istemişti. Mecnun ise, kendisine cin musallat olup aklını kaybeden kimsedir. Müşriklerin kabulüne göre peygambere görülen melek değil cin idi. Âyetin bu kısmı onların bu iddialarını reddetmektedir. Bazı insanlar kâhindir veya mecnundur. Ama hak ve hakikati beyan eden, getirdiği esaslar en üst düzey akılları da tatmin eden Kur’an, -haşa- bir kâhin veya bir mecnun sözü değildir.

Şeytan ve cinler, kâhin ve medyumlara bir şeyler getirdikleri gibi, Hz. Peygambere de bir şeyler getirmişler midir? Yani, vahye herhangi bir müdahaleleri olmuş mudur?” meselesi eskiden beri, zaman zaman gündeme gelen bir meseledir. Vahyin ilk muhatabı olan Mekkeli müşriklerin Hz. Peygambere “kâhin, mecnun” iddialarında da, böyle bir yaklaşım söz konusudur. Yani, “zaman zaman bunları ona şeytan fısıldıyor” demektedirler.

Kur’an’ın şu âyeti, bu iddiada olanlara susturucu bir cevap niteliğindedir:

Bu Kur’an’ı şeytanlar indirmedi. Bu onlara yakışmaz, ayrıca güçleri de yetmez. Onlar, vahyi işitmekten menedilmişlerdir.”7

Yani, böyle bir şey getirmek her şeyden önce şeytanların tabiatına aykırıdır. Tabiatında fesat ve saptırmak bulunan şeytanlar, elbette iyiliği emreden, kötülükten sakındıran, insanlara hak yolu gösteren böyle bir eseri söyleyemezler. Hem sonra, muhal farz olarak böyle bir şey yapmak isteseler bile, semadan meleklerle ve şihablarla tardedilirler.8

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ

قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ

Âyâ, acaba muhakemesiz âmi kâfirler gibi, sana şair mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen, de: “Bekleyiniz. Ben de bekliyorum.” Senin parlak büyük hakîkatlerin, şiirin hayalatından münezzeh ve tezyinatından müstağnidir.

Âyet – şiir farkı

Kur’an âyetleri şiir değildir, ama düz bir anlatım da değildir. Onu okuyan herkes ondaki akıcılığı kolaylıkla fark eder. Evet, o bir şiir değildir, ama şiirimsidir, şiir gibi akıcıdır. Mana yönüyle ise şiirden çok çok farklıdır. Şiirde genelde hayal hükmeder, anlatımlar mübalağalı olur. Kur’anda ise hayal değil hakîkat esastır, mübalağa değil belâğat hâkimdir.

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا

Yahut acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, “aklımız bize yeter” deyip sana ittibadan istinkâf mı ederler. Hâlbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünkü bütün dediğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

Akıl ve din

İslâmiyet akıl dini değil, vahiy dinidir. Fakat bütün meseleleri makuldür. Her ne kadar akıl, tek başına o yüksek hakikatlere çıkamasa da, temsiller ve teşbihlerle anlayabilecek kapasitededir. İslâmiyette bazı meseleler aklın fevkinde olup onu aşabilir. Ama bu, onların akla aykırı olmaları anlamına gelmez. Çünkü aklın fevkinde olmak ayrı, akla aykırı olmak ayrıdır.

Mesela, mu’cize ve miraç gibi meseleler, ilk anda aklen anlaşılması güç olan meselelerdir. Ama bu onların akla aykırı olmaları demek değildir. Nitekim günümüz teknoloji hârikaları bin yıl öncesinin insanına anlatılsa kabulde çok zorlanırlardı. Hâlbuki bizler açısından bunları kabulde hiç bir zorlanma söz konusu değildir.

اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

Yahut: İnkârlarına sebeb, tâği zalimler gibi, Hakk’a serfüru etmemeleri midir? Hâlbuki mütecebbir zalimlerin rüesaları olan Firavunların, Nemrudların akibetleri malûmdur.

Tâği, “tuğyanda bulunan” demektir. Tuğyan ise, “azmak, sapmak, taşmak” anlamlarında kullanılır. Firavun ve Nemrut, tuğyanın en belirgin tipleridir. Hadlerini aşmışlar, ilahlık iddiasına kadar işi ileri götürmüşlerdir. Sonunda ise, zelil bir şekilde âleme ibret olacak şekilde cezalarını bulmuşlardır.

اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَاْتُوا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ

Veyahut: Yalancı, vicdansız münafıklar gibi “Kur’an senin sözlerindir” diye seni ittiham mı ediyorlar? Hâlbuki tâ şimdiye kadar sana Muhammed-ül Emin diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur’anın âsâr-ı beşeriye içinde bir nazirini bulsunlar.

Muhammed-ül Emin

Bütün peygamberlerde bulunan özelliklerden biri, emin olmalarıdır. Nitekim Hz. Peygambere de Mekkeliler tarafından “Muhammed-ül Emin” denilmekteydi. Öyle ki “ben Allahın rasulüyüm” dedikten sonra Onun risaletine inanmayanların bile, emin bir kişi olduğundan asla tereddütleri yoktu. Hatta en kıymettar mallarını Ona emanet etmişlerdi.

Hz. Peygamber hicret ile Mekkeden ayrılmak zorunda kaldığında, o emanetleri Hz. Aliye teslim etti, “bunlar falanın, şunlar filanın” diye göstererek o emanetleri sahiplerine ulaştırmasını sağladı. “Bunlar beni inkâr edenlerin malları… Yanımda götüreyim” şeklinde beşerî bir zaafa düşmedi.

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَيْءٍ

Veyahut: Kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felasife-i abesiyyun gibi kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, Hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evamir-i İlâhiyeye musahharlardır.

Felasife-i abesiyyun

Bazı filozoflar âlemin hikmetsiz, abes olduğuna inanırlar. Bunlara göre her şey boş, her şey hiçtir. Karamsar ve kötümser bir bakışla dünyaya bakan bu kimselere pesimist denilir. Böyle biri, her şeyi birbirine yabancı, birbirine düşman zanneder, bir teşbihle söyleyecek olursak, “siyah bir gözlükle âleme bakar.”

Ferid Kam, pesimistlerin dünyasını şöyle anlatır: “Pesimistler hayat bahçesine girmişler, onu süsleyen çiçeklerin ne kadar zehirlileri varsa, toplayıp bir demet yapmışlar, bunlara rağbet gösteren gözlere arz etmişler. İnsan, o öldürücü zehir saçan çiçeklerden meydana gelen bu demetin gönül alıcı renklerine aldanıp ta, içten gelerek bir kere kokladı mı, derhal bir sersemlik hisseder. Farkına varmayıp ta biraz daha koklayacak olursa, kendinden geçer.”9

Bu zehirli çiçekten koklayanlar, Nihilizm ekolünü meydana getirir. Nihilizmde dini ve ahlâkî değerler inkâr edilir.

Nihilist felsefenin en meşhur simalarından olan Alman Schopenhauer (ö. 1860) şöyle der: “Hayat kayalıklar ve anaforlarla dolu bir deniz. İnsan ancak akıl ve düşünce sayesinde kendi ustalığı ve gayretleriyle kurtulmaya muvaffak olacağını bilse dahi, zaman ilerledikçe önünde koşan o büyük küllî ve defedilmez boğulmayı (ölümü) yine de geciktiremez. Bu zahmetli deniz yolculuğunun en yüce gayesi, işte budur.”10

Schopenhauer’in bu ifadeleri, kâfirin dünyasını anlatan şu âyeti tedai ettirmektedir:

O kâfirlerin amelleri, okyanustaki karanlıklar gibidir. O okyanusu bir dalga bürüyor, üstten bir dalga daha… O okyanusun üstünde bir de bulut var. Birbiri üstüne yığılmış bir takım karanlıklar… Kişi, elini çıkardığında, neredeyse onu bile göremeyecek…”11

Schopenhauer, iç âlemindeki karanlıkları, ifadelerine yansıtmaya devam eder: “Âlem, mümkün olan âlemlerin en iyisi olmak şöyle dursun, hepsinin en fenasıdır… Tabiat, sonsuz birbirini yiyenlerden mürekkep bir yerden başka bir şey değildir.

Tarih, sonu gelmez bir sürü cinayet, yağma, entrika, yalandan ibaret. Varlıklar, zekâ yönüyle yükseldiği ölçüde bahtsızdır. İdealler tasarlayabilen insan, buna muktedir olmayan hayvandan sonsuz derece daha çok ızdırap çeker. Var olmak ızdırap çekmekle aynı manaya geldiğinden, müsbet saadet ebedi bir vehimdir.”12

Schopenhauer’a göre, “insanın istekleri sonsuza uzanır. İnsan, bu isteklerden birini elde etse, diğerine ulaşamaz. Bu istekler tatmin edilmeyince ızdıraba dönüşür. Bu ızdırabın ne sonu, ne de sınırı vardır. Hayat, sefalet ile can sıkıntısı arasında bir rakkas gibi, gidip gelir. İsteklerin yerine getirilmemiş olması sefaleti doğurur. Yerine getirilir gibi olması da bunalıma düşürür. Açlık, sefalet halkın; can sıkıntısı burjuvanın çektiği azaptır…”13

اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ

Veyahut: Firavunlaşmış maddiyyun gibi, “Kendi kendine oluyorlar. Kendi kendini besliyorlar. Kendilerine lâzım olan her şeyi yaratıyorlar” mı tahayyül ediyorlar ki, imandan, ubudiyetten istinkâf ederler? Demek kendilerini birer Hâlık zannederler. Hâlbuki bir tek şeyin Hâlıkı, her bir şeyin Hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlub bir âciz-i mutlakı, bir Kadîr-i Mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukût etmişler. Hayvandan, belki cemadattan daha aşağıdırlar. Öyle ise, bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi, bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.

İnsanın kendini “yeter sebep” görmesi, acınacak bir zavallılıktır. “Ben kendime yeterim” diyen birisi, yüz trilyon hücresinden bir tanesine bile gerçek anlamda hâkim değildir. Böbreğini kendi çalıştırmadığı gibi, göz kapaklarını da iradi olarak çalıştıramaz. “Allah her şeyin yaratıcısıdır.”14 Buna insanın fiilleri de dâhildir. Yemek ve konuşmak gibi insanın basit zannedilen fiilleri, binlerce reaksiyonla gerçekleşir ve insan bu reaksiyonların hiç birinde gerçek fail değildir. Akıl sahibi bir varlık olarak insan kendi fiillerini yaratmaktan aciz olunca, diğer varlıkların bu noktada ne kadar kifayetsiz olduğu kolayca anlaşılır.

اَمْ خَلَقُوا السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَ يُوقِنُونَ

Veyahut: Hâlıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki, Kur’anı dinlemiyorlar? Öyle ise, semavat ve arzın vücudlarını inkâr etsinler veyahut “Biz halkettik” desinler. Bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp, divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünkü semada yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berahin-i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa “Bir harf kâtibsiz olmaz” bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitabını, kâtibsiz zannediyorlar.

Muattıla,

Muattıla, “atalete uğratan, devre dışı bırakan” anlamına gelir. Allah’ın zatını veya sıfatlarını inkâr edenler için kullanılır. Buradaki kullanımı, birinci anlamı itibarıyladır. Allah’ın sıfatlarını inkâr eden Mutezile için kullanılması ise, ikinci anlamdadır.

Bir harfin bile kâtibi olmadan meydana gelmeyeceği bedihi iken, çekirdek gibi bir harfinde koca bir ağaç kitabı yazılan kâinat kitabını kâtipsiz zannetmek, akl-ı selimle bağdaşamaz.

Berahin-i tevhid

Berahin-i tevhid, “tevhid delilleri” demektir. Büyük bir fabrikanın irili ufaklı çarklarıyla ve parçalarıyla tam bir bütünlük arzetmesi ve şeker üretmek gibi bir gayeye göre proğramlanması gibi, şu muhteşem kâinat da her bir unsuruyla ve parçasıyla tam bir bütünlük arzeder ve Allaha tesbih gibi gayelere hizmet eder.

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ

Veyahut: Cenab-ı Hakk’ın ihtiyarını nefyeden bir kısım hükema-yı dâlle gibi ve Berahime gibi asl-ı nübüvveti mi inkâr ediyorlar? Sana iman getirmiyorlar. Öyle ise, bütün mevcudatta görünen ve ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti ve gayatı ve intizamatı ve semeratı ve âsâr-ı rahmet ve inayatı ve bütün enbiyanın bütün mu’cizatlarını inkâr etsinler veya “Mahlûkata verilen ihsanatın hazineleri yanımızda ve elimizdedir” desinler. Kabil-i hitab olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma. “Allah’ın akılsız hayvanları çoktur!”, de.

Allahın irade sıfatı

İnsanlar tarih boyu genelde Allahın varlığını kabul etmekle beraber, Onun sıfatlarını ifadede hata etmişlerdir.15 Hakkında en çok konuşulan ve farklı görüşler serdedilen ilâhî sıfatlardan biri, Onun iradesidir.

Âlemde meydana gelen her şey, İlâhî iradenin bir isbatıdır. Dilemiş yaratmıştır; dilemeseydi yaratmazdı. Allah için herhangi bir zorunluluktan bahsedilemez. Hiç bir şey Allah’a vacip değildir. Felsefe ve Kelâm’da hayli medar-ı bahs olan İlâhî irade ile ilgili olarak, Hamdi Yazır şu noktalara dikkat çeker:

Bütün hak ve hukukun mercii olan Hak Teâlâ, vâcib lizâtihi olduğundan O’nun hukuku vardır. Ve ulûhiyet ve Rububiyet O’nun hakkıdır. Fakat aleyhine vecibe ve vazife tasavvur olunamaz.

Dilediğini yapandır.16

Yaptığından suale çekilmez.”17

Ancak;

Allah’ın va’di bir haktır.18

Rabbiniz kendi üzerine rahmet yazdı.19

Şayet Rabbinden sebkat eden bir kelime olmasaydı…”20 gibi âyetlerin hükmünce, kendisinin kendine vacip kıldığı hususlar vardır.”21

İnsanı yaratan ve ona irade özelliği veren Allah, elbette irade sahibidir. “O, dilediğini yapar.”22 “Nasıl dilerse öyle hükmeder.”23 Dilediği olur, dilemediği olmaz. Eşyada görülen bütün hikmetli durumlar, gayeler, intizamlar, semeredar durumlar, rahmet ve inayet eserleri ilâhî iradeyi isbat eder.

Bazı düşünürler, Allahın iradesini görmezden gelir ve Onu âlemi yaratmaya mecbur zanneder. Hâlbuki yaratmak bir zorunluluk değil, ilâhî bir lütuf ve tercihtir. Kendisi için irade sıfatının varlığını ve bunun lüzumunu görüp duran insanın, kendisine bu iradeyi veren Allah hakkında irade sıfatını kabulde zorlanması, tam bir garabettir.

Avrupa’da çıkan deist filozoflar, akıllarıyla Allah inancına ulaşan kimselerdir. Bunların kabulüne göre, “Allah evrenin içine mekanik ilkeler yerleştirmiştir. O istese bile, evrene yerleştirdiği rasyonel düzene karşı gelemez. Onun iradesi bile, bu rasyonel ilkelere bağlıdır… Bu dünyada mu’cizenin yeri yoktur. Tanrı, evreni mu’cize ile değil, rasyonel yasalarla yönetir. Gerçi bu yasaları o kendi koymuştur. Ama bir defa yarattıktan sonra evrenin gidişine artık karışmaz olmuş, -kurulmuş saat misali- onu kendi kendine işlemeye bırakmıştır.”24

Hamdi Yazır, bu meselede şöyle der:

Tabiî ilimler, tabiat dışı hârikaları inkâr ettirecek bir zaruret değil, tersi mümkün olan bir câri âdeti ifade eder.”25

Mesela, ateş ile yakmak Allah’ın bir âdetidir. Fakat Allah dilediğinde ateşe yakma! emrini verir ve ateş yakmaz. Nitekim Hz. İbrahim’i yakmamıştır.26

Hârikalar, kulların ızdırar zamanlarında Allahu Teâlâ’nın hususî inayetidir.”27

Bu hususî inayet, tarih boyunca değişik olaylarda kendini hissettirmiştir, günümüzde de kendini hissettirmektedir. Onuncu katın balkonundan düşüp burnu bile kanamadan kurtulan çocuklar; uçuruma yuvarlanan araçtan sapasağlam çıkan insanlar bu hakîkatin birer şahididir. Cenab-ı Hakk’ın nafiz iradesi, “O her an bir tasarruftadır”28 âyetinin bildirdiği gibi, her an u zaman faaliyet halindedir. Yoksa yaratılış, sadece başlangıç döneminin olup bitmiş bir olayı değildir.

اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ Veyahut: Aklı hâkim yapan mütehakkim Mu’tezile gibi kendilerini Hâlıkın işlerine rakib ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâl’i mes’ul tutmak mı istiyorlar? Sakın fütur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından bir şey çıkmaz. Sen de aldırma.

Mu’tezilenin iki önemli özelliği

İslâm Dünyasında ortaya çıkan düşünce akımlarından biri de Mu’teziledir. Mezhebin kurucusu kabul edilen Vasıl Bin Ata, önceleri Hasan-ı Basri’nin talebesidir. O günün tartışılan konularından biri olan “mürtekib-i kebire” yani “büyük günah işleyenin durumu” meselesinde, hocasına muhalefet eder, O’nun meclisinden ayrılıp yeni bir ders halkası kurar. Hasan-ı Basri’nin “Vasıl bizden i’tizal etti (ayrıldı)” demesinden hareketle bu yeni ekole Mu’tezile adı verilir. Abbasiler döneminde 200 yıl boyunca devletin resmi mezhebi olur.

Bediüzzamanın üstteki ifadelerinde Mu’tezilenin iki önemli özelliği nazara verilmiştir:

1-Aklı hâkim yapmaları

2-Baskıcı olmaları.

Aklı hâkim yapmaları, mu’cize gibi aklı zorlayan konularda nassı esas almak yerine aklı esas alıp te’vil cihetlerine gitmeleri gibi durumlardır. Keza, Mutezileye göre, insanların sorumlu olabilmeleri için kendi fiillerinin yaratıcısı olması gerekir. Gerçi bu fikirlerini Allahı tenzih niyetiyle yapmışlardır. Niyette isabet etmekle beraber, fikirde isabet edememişlerdir.

Baskıcı olmaları ise, görüşlerini devlet otoritesini kullanarak dayatmalarıdır. Özellikle “Kur’an mahlûktur” görüşünü, ulemaya zorla kabul ettirmek istemişler, kabul etmeyenlere kuvvet uygulamışlardır. İmam-ı Azam, Ahmed Bin Hanbel gibi nice âlim, “mihne” denilen bu sıkıntı ve işkencelerden nasibini almıştır.

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ

Veyahut: Cin ve şeytana uyup kehanetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semavata, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semavî haberlerini tekzib ederler. Böyle şarlatanların inkârları hiç hükmündedir.

Göğe merdiven

Günümüzde de bazı kimselerin yaptığı gibi, insanlar tarih boyunca medyumlar veya ruh çağıranlar aracılığıyla gayb âlemine uzanmaya çalışmıştır.

Gerek medyuma gelen ve gerekse ruh çağırma seanslarında kendini “ruh” olarak takdim eden meçhul misafir cindir. Şeytanın da cinlerden olduğu Kur’anda net bir şekilde ifade edilmektedir.29

Cinler, yapılarından gelen bir özellik olarak geleceğe ait bazı şeyleri tahmin edebilirler. Fakat bu, ayrıntılı bir bilgi olmayıp, çoğu kere de yalan çıkmaktadır.

Şu âyet, bu konuda bize rehberlik etmektedir:

Şeytanların kime indiğini size haber vereyim mi? Onlar, nerede bir yalancı, günahkâr varsa ona inerler. Onlar şeytanlara kulak verirler ve onların çoğu yalancıdırlar.”30

Ruhdan gaybî bilgi aldığını sananlar, âyetin işaret ettiği gibi şeytanlardan bilgi almaktadırlar.31 “Ruhlardan alınan gaybî bilgileri” ihtiva eden eserlere bakıldığında, bunların ciddiye alınacak bilgiler olmadığı görülecektir.

Ayrıca, bu tarz bir gayb bilgisi teminine çalışmak, ciddi birtakım mahzurları da beraberinde getirmektedir. Mesela, celseye gelen gaybî misafir, eğer kötü niyetli birisi ise, kendini söz gelimi Mevlana’nın ruhu gibi takdîm edip, İslam’a zıt çok şeyleri orada bulunanlara kabul ettirebilir.32

Demek ki, cinler gaybı bilen varlıklar değildir. Onlardan gelen “nisbî gaybe” dair birtakım haberlerin, doğru olma ihtimali bulunmakla beraber, yalan- yanlış olması da mümkündür. Ayrıca, ruh çağırma celselerinin misafiri cinler ve şeytanlardır. Bu yolla “nisbî gaybe” ait bazı şeyler bilinebilse de, pek çok İslâm dışı şeylerin oradakilere telkîn edilmesi uzak bir ihtimal değildir. İnsanın bu tarz gaybî bilgilere değil, semadan Hz. Peygamber’e gönderilen ilâhî mesajı bilmeye ihtiyaçları vardır.

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ

Veyahut: Ukûl-ü aşere ve erbab-ül enva’ namıyla şerikleri itikad eden müşrik felasife gibi ve yıldızlara ve melaikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sabiiyyun gibi, Cenab-ı Hakk’a veled nisbet eden mülhid ve dâllînler gibi, Zât-ı Ehad ve Samed’in vücub-u vücuduna, vahdetine, samediyetine, istiğna-i mutlakına zıd olan veledi nisbet ve melaikenin ubudiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münafî olan ünûseti isnad mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tâbi’ olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fâni, beka-i nev’ine muhtaç ve cismanî ve mütecezzi, tekessüre kabil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise müştak mahlûklar için vasıta-i tekessür ve teavün ve rabıta-i hayat ve beka olan tenasül, elbette ve elbette vücudu vâcib ve daim, bekası ezelî ve ebedî, zâtı cismaniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti tecezzi ve tekessürden münezzeh ve müberra ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemta olan zât-ı Zülcelâl’e evlâd isnad etmek, hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağruranesine yakıştıramadıkları bir nevi evlâd yani hadsiz kızları isnad etmek; öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzibleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Her bir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.

Ukul-ü aşere

Ukul-ü aşere, “on akıl” demektir. Bazı felsefeciler Allahın vasıtalarla yarattığına inanırlar. Onlara göre, Allah akl-ı evveli yaratmış, bundan ikinci akıl, ikincisinden üçüncü akıl.. ve derken dokuzuncudan onuncu akıl meydana gelmiştir. “Ukul-ü aşere” felsefe kitaplarında uzun uzun anlatılır, ama ne olduğu o kadar da net olmadığından hakkında şöyle denilmiştir:

“Ukul-ü aşere, sığar şey mi hiç akl-ı beşere.”

Erbab-ül enva’

Erbab-ül enva’, İşrakiye felsefecilerinin “türlerin terbiye edicileri, idarecileri” anlamında melek karşılığı olarak kullandıkları bir kavram olup, kökleri Platon (Eflatun) gibi filozoflara dayanır.

Sabiiyyun

Sabiiyyun, Kur’anKerîm‘de, Yahudi ve Hıristiyanlarla birlikte zikredilen bir topluluktur. Şöyle ki:

“Şüphesiz Mü’minler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler’den Allah’a, ahiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır…”33

Âyetlerde, “Sabiûn” şeklinde çoğul kalıbında gelmiştir. Müfredi, “Sabiî”dir. Âyetlerde zikredilen Sabiîlerin kimler olduğu hakkında müfessirler değişik görüşler ileri sürmüşlerdir. Evvelinde hak bir din iken zamanla tahrif olduğu anlaşılmaktadır. Gök cisimlerine kutsallık verdikleri söylenir.

Meleklerin cinsiyeti

Melekler nurdan yaratılmış itaatkâr varlıklardır. İnsanlar için olan erkeklik ve dişilik onlar için söz konusu değildir. Bununla beraber, bazı bâtıl görüşlerde -hâşâ- “melekler Allahın kızlarıdır” inanışı eskiden beri var olagelmiştir. Kiliselerde melek sûretlerinin dişi olarak gösterilmesi, bunun misallerinden biridir. Hatta bunun izleri, Müslüman toplumda bile bir derece kendini göstermektedir. Bazı tablolarda Hz. İsmail’in kurban edilme manzarası tasvir edilirken, koçu getiren meleğin “kanatlı bir kız” şeklinde çizilmesi, bu yanlış kabulün yansımalarındandır. Kur’an-ı Kerîm gayet net bir şekilde bu tür inanışları reddeder, bâtıllığına dikkat çeker. Mesela:

Onlar, Allah’a kızlar isnad ediyorlar. O, bundan münezzehtir. Kendilerine ise erkek çocukları isnad ederler.”34

Yoksa Rabbiniz oğulları sizin için seçti de, kendisi meleklerden kız çocukları mı edindi? Gerçekten siz vebâli büyük bir söz söylüyorsunuz!”35

Onlar Rahman’ın kulları olan melekleri dişi saydılar. Acaba onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların bu şâhitlikleri yazılacak ve hesaba çekileceklerdir.”36

اَمْ تَسْاَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ

Veyahut: Hırsa, hıssete alışmış tâgi, bâgî dünyaperestler gibi senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki, senden kaçıyorlar ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun ve onlara Cenab-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve beddualarından kurtulmak için, ya on’dan veya kırk’tan birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr-i zekâtı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzibleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır. Cevab vermek değil…

Adanmışlık ruhu

İnsan, tabiatı itibarıyla bencil ve cimridir. Ancak bu bencillik ve cimrilik aşılamaz şeyler de değildir. Peygamberler nefsini aşabilmiş, başkaları için yaşamayı şiar edinmiş kimselerdir. Onlar başkalarından bir beklenti içinde olmazlar, aksine hep başkalarına faydalı olmaya, onların dünya ve ahiret mutluluklarını temine çalışırlar. O, bütün ümmetin adeta babasıdır, hatta daha ilerisidir; onların derdiyle dertlenir, sevinçleriyle mesut olur. İlgili bir Kur’an âyeti şöyle der:

Andolsun, size içinizden bir peygamber geldi. Sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkündür. Mü’minlere karşı rauf-rahîmdir (çok şefkatli, çok merhametlidir.)37

İslamda en temel rükünlerden biri olan zekât, peygamberin insanlardan vergi toplaması olayı değil, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak sosyal bir dayanışma mekanizmasıdır. Bu, ticari gelirlerden kırkta bir, tarla mahsullerinden ise onda bir oranındadır. Zekât veren toplum, bir huzur toplumudur. Böyle bir toplumda zenginler fakirlere yardımcı, fakirler ise zenginlere duacı olur.

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَ

Veyahut: Gayb-aşinalık dava eden Budeîler gibi ve umûr-u gaybiyeye dair tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfüruşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki, senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar.

Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb, kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle, haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfüruşların tekzibleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda senin hakîkatlerin onların hülyalarını zîr ü zeber edecek.

Gaybı bilmek

Budizmde ciddi bir tasavvufî terbiye vardır. Riyazet ve dünyayı terk gibi esasları uygulamaları sonucunda, normal şartlarda perdeli olan gaybın -tarikat ehlinde olduğu gibi- kısmen kendilerine açılması söz konusu olabilir. Ama bu, onların gaybı bilmesi demek olmayıp, gayp perdesinin bir miktar aralanması anlamına gelir. Böyle bir halde görülenler, net olmayıp gölgelidir, renkler birbirine karışıktır.

Gayb kelimesi, “göze görünmeyen manevî âlem” anlamında ıstılahî bir anlam taşır.38 Kur’an’da genel olarak gayb, “insanın duyularına konu olmayan ve bu yüzden de insanlar tarafından bilinmeyen âlem” olarak anlatılmaktadır.39

Gayb, iki kısımdır:

1. Mutlak gayb

2. İzâfî gayb40

Gaybın bu iki şekli, bazı tefsirlerde:

1. Kendisine delâlet eden bir şey bulunmayan,

2. Kendisine delâlet eden bir şey bulunan, şeklinde ifade edilmiştir.41

Gaybın bu iki kısmından birincisi, sadece Allah’ın bildiği gaybı ifade eder. Allah bildirmeksizin bir başkasının bu tür gaybı bilmesi mümkün değildir. Mesela, kıyametin ne zaman kopacağı, gaybın bu kısmına dâhildir. İzâfî gayb ise, bazılarınca bilinip bazılarınca gizli olan durumları ifade eder. Yani, bir şey birine gayb iken, diğerine olmayabilir. Mesela, kişinin kalbindeki manalar kendisine malum olduğu halde, başkası için meçhuldür, dolayısıyla gaybdır.42 Kur’an şöyle bildirir:

De ki: Göklerde ve yerde Allah’dan başkası gaybı bilmez.”43

اَمْ يُرِيدُونَ كَيْدًا فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ Veyahut: Fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sahir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünkü onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler ve onların fenalıkta muvaffakıyetleri muvakkattır ve istidracdır, bir mekr-i İlâhîdir.

İstidraç

İstidraç, derece derece yükseltmek veya indirmek demektir. Istılahta ise, bir kimseyi, kendi arzusuna göre bir noktaya kadar götürüp, sonunda felâkete atmak manasına gelir.

İnsanın kavuştuğu bir nimet, eğer onun hakkında hayırlı ise, bu ilâhî bir ikramdır. Eğer o nimet o şahsın kibrini ve isyanını artırırsa, bu bir ikram değil, istidracdır. Hz. Peygamberin (asm) şu ifadeleri de istidracı anlatır:

Görsen ki Allah bir kuluna veriyor, o ise günahlara devam ediyor. Bil ki bu, o kişi için ancak bir istidraçtır.”44

İlâhî tuzak (mekr-i İlâhî)

Bir âyette şöyle buyrulur: “Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”45

Bunun gibi bazı âyetlerde Allaha tuzak nisbet edilmesi ilk bakışta problemli görünür ve ister istemez “Allah tuzak kurar mı?” sorusunu hatıra getirir. Allah elbette aldatmaktan, hile yapmaktan mukaddes ve münezzehtir. O, tuzak kurmaz, ama Hak ehline tuzak kurmak isteyenlerin tuzaklarını başlarına geçirir. “Ehl-i iman içine düşsün” diye açtıkları kuyuya onları düşürür.

Bir gün benim saltanatıma son verirler” endişesiyle Beni İsrail’in çocuklarını öldürten Firavunun, kendi saltanatına son verecek olan kişiyi, yani Hz. Musayı kendi kucağında büyütmesi, İlahi mekrin en çarpıcı misallerindendir.46

Arab Edebiyatında bu tür üslûba “müşakele” adı verilir. Müşakele,şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş, aynı ifadenin birbirinden farklı anlamda kullanılması” demektir. Mesela âyette “kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür” denilir.47  Buradaki ikinci “kötülük” kelimesinin birincisi gibi olmadığı aşikârdır.

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّهِ سُبْحَانَ اللّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ

Veyahut: Hâlık-ı hayr ve hâlık-ı şer namıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecusiler gibi ve ayrı ayrı esbaba bir nevi ulûhiyet veren ve onları kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden esbabperestler, sanemperestler gibi başka ilâhlara dayanıp sana muaraza mı ederler? Senden istiğna mı ediyorlar?

Demek لَوْ كَانَ فِيهِمَا آلِهَةٌ اِلاَّ اللّهُ لَفَسَدَتَا hükmünce, şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı ekmeli, bu insicam-ı ecmeli kör olup görmüyorlar. Hâlbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zîr ü zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Hâlbuki sinek kanadından tâ semavat kandillerine kadar o derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Madem bunlar bu derece hilaf-ı akıl ve hikmet ve münafî-i his ve bedahet hareket ediyorlar. Onların tekzibleri seni tezkirden vazgeçirmesin.

Mecusilik

Bazı eski filozoflar “Birden ancak bir doğar” der. Bundan etkilenen Mecusilikte “düalist: iki tanrılı” bir inanış vardır. Bu felsefi görüşün gereği olarak, “bir ilâhtan birbirine zıt olan hayır ve şer doğmaz. Öyleyse bunların ikisi de ezeli birer ilâhtır” dediler.

Hayır ilâhı, bir nurdur ve iyiliğin kaynağıdır, şer ilâhı ise karanlıktır ve kötülüğün kaynağıdır” diye kabul ettiler. Hayır ilâhına “Hürmüz”, şer ilâhına ise “Ehriman” adını verdiler. Mecusiler, “bunlar devamlı olarak birbiriyle savaş halinde bulunurlar. İyilik çoğaldığı zaman Hürmüz, kötülük çoğaldığı zaman Ehriman galip gelmiştir”, derler. Bu ikili ilâh inanışına, dinler tarihinde “Saneviyye: Düalizm” adı verilir.

Temanü delili

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَۚا Göklerde ve yerde Allahtan başka ilâhlar olsaydı, gökler ve yer bozulurdu”48 âyeti burhan-ı temanü’ olarak değerlendirilir.

Bu, Kelâm ilminde birden fazla ilâhın varlığını reddeden bir delildir. Âlemde birbirine her bakımdan eşit iki ilâh bulunsaydı, bunlardan biri bir şeyin hareketini, diğeri de durmasını irade edebilirdi. Çünkü ilâh, hür iradeye ve tam kudrete sahiptir. Bu durumda ortaya şu üç ihtimal çıkardı:

1- Her ikisinin dediği olurdu. Bu ihtimal batıldır. Çünkü biri bir varlığın hareketini, diğeri ise durmasını irade ettiklerinde bu iki zıd şeyin birlikte meydana gelmeleri imkânsızdır.

2- Her ikisinin de dediği olmazdı. Bu ihtimal de batıldır. Çünkü iradesi gerçekleşmeyenler acizdirler; acizler ise ilâh olamazlar.

3- Onlardan birinin iradesi gerçekleşir, diğerininki gerçekleşmezdi. Bu da batıl bir ihtimaldir. Çünkü iradesi gerçekleşmeyen acizdir, aciz olan ilâh olamaz.

İşte silsile-i hakaik olan şu âyâtın yüzer cevherlerinden yalnız ifham ve ilzama dair bir tek cevher-i beyanîsini icmalen beyan ettik. Eğer iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim, “Şu âyetler tek başıyla bir mu’cizedir” sen dahi diyecektin.

Bediüzzamanın bu âyetleri açıklamadan sonra bütün bu yazılanları “âyetlerin yüzer cevherlerinden bir tek cevheri” olarak görmesi, Kur’anın mana yönüyle haşmetini gösterir. Üstelik burada nazara verilen manalar sadece inatçı münkirleri susturmak ve onları ilzam etmekle ilgilidir. İşte, bu âyetlerde görülen ve Kur’anın tamamında da görebileceğimiz mana zenginliği, onun mu’cize olmasının delillerindendir.

Amma ifham ve talimdeki beyanat-ı Kur’aniye o kadar hârikadır, o derece letafetli ve selasetlidir; en basit bir âmi, en derin bir hakîkatı onun beyanından kolayca tefehhüm eder.

Evet, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, çok hakaik-i gamızayı nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avamı taciz edip yormayacak bir sûrette basitane ve zahirane söylüyor, ders veriyor.

Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de: تَنَزُّلاَتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, mütekellim üslûbunda muhatabın derecesine sözüyle nüzûl edip öyle konuşan esalib-i Kur’aniye, en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gamıza-i İlâhiye ve esrar-ı Rabbaniyeyi müteşabihat sûretinde bir kısım teşbihat ve temsilât ile en ümmî bir âmiye ifham eder.

Tenezzülat-ı İlâhiye

Tenezzülat-ı İlâhîye, Cenab-ı Hakkın kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakîkatleri onların anlayabilecekleri ifadelerle beyan etmesidir. Bazıları, anlatanın sözlerinin anlaşılmamasını “konuşmada derinlik” zanneder. Her ne kadar bazı sözlerin anlaşılmaması derinlik sebebiyle olsa bile, anlaşılmayan her sözü “derin bir mana” sanmak yanlış olur. Kelâmdan maksat, anlaşılmaması değil, anlaşılmasıdır. Seviyeye inmek seviye ister.

İşte Cenab-ı Hak o azametiyle birlikte insanların seviyesine uygun bir şekilde kelâmında onlara hitap eder. Derin manaları teşbihler, temsiller ve kıssalarla anlaşılır hale getirir, evrensel mesajlarını hem avam hem de havassa bildirir. Bazan da derin hakîkatleri müteşabihat ile anlatır.

Müteşabihat

Kur’an’ın bir kısım âyetleri muhkem, bir kısım âyetleri müteşabihtir. Muhkem, manaya delaleti açık olan; müteşabih, manaya delaleti kapalı olan âyetler için kullanılır. Muhkemin te’vili bilinir, mana ve tefsiri kolay anlaşılır. Müteşabihte ise, işkâl ve tereddüt vardır. Mananın çok vecihlere ihtimali söz konusudur. Muhkem asıl, müteşabih fer’dir. Yani muhkem âyetler Kur’an ağacının kökü, müteşabih âyetler ise o ağacın dalları durumundadır.

Âl-i İmran Sûresinde müteşabihat hakkında şöyle denilir:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem âyetlerdir, bunlar Kitab’ın anası (esası)dır. Diğerleri ise müteşabihtir…”49

Bediüzzaman İşaratu’l- İ’caz isimli eserinde bu konuda şunları söyler:

Bil ki: Kur’an’ın irşadı bütün insanlaradır. İnsanların ise çoğu avamdır. İrşad nazarında, azınlık çoğunluğa tabi olur. Avama yönelik bir hitaptan havas da istifade eder ve ondan hisselerini alırlar. Ama tersi olsa, avam mahrum kalır. Avamın çoğu ise alıştıkları ve hayal ettikleri şeylerden zihinlerini tecrit edemezler. Dolayısıyla mücerret hakîkatleri ve sırf akla bakan şeyleri anlayamazlar.50 Bunlara, ancak hayallerinin dürbünüyle ve hayallerinin o gerçekleri alıştıkları şeyler tarzında tasvir etmesiyle bakarlar. Lakin nazarlarının şekilde takılıp kalmaması ve hakîkatlere ulaşması gerekir, yoksa muhâl bir şeye inanabilir veya cisim ve cihet gibi yanlış inançlara sapabilirler.51

Ekser insanların hisleri bu merkezde olunca, belâğat metodunun gerektirdiği ve irşad yolunun lüzûmlu kıldığı şey:

-İnsanların fehimlerini nazara almak ve hislerine hürmet etmektir.

-Akıllarına göre konuşmak ve fikirlerini gözetmektir. Nitekim çocukla konuşan kişi, ona anlatabilmek için kelâmında bir nev’i çocuklaşır.

Ekser insanların durumlarının gözetildiği böyle yerlerdeki Kur’anî üslûba “tenezzülat-ı İlâhîye” denilir. Yüce Allah, böyle ifadelerle insanların akılları seviyesinde konuşmuştur. Bu tenezzül, onların zihinlerine ünsiyet vermek içindir. Bunun için Kur’an, müteşabihat sûretinde cumhurun nazarına bir dürbün vermiştir. Görmez misin, beliğ insanlar dakik manaları tasavvur veya parça parça manaları tasvir için çokça istiareler kullanmışlardır. Bu müteşabihat da, anlaşılması dikkat gerektiren istiarelerdendir. Çünkü o müteşabih âyetler, kapalı hakîkatlerin sûretleridirler.52

Mesela: اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى bir temsil ile rububiyet-i İlâhiyeyi saltanat misalinde ve âlemin tedbirinde mertebe-i rububiyetini, bir Sultanın taht-ı saltanatında durup icra-yı hükümet ettiği gibi bir misalde gösteriyor. Evet, Kur’an, bu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olarak rububiyetinin mertebe-i a’zamından çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek, yetmişbin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek, fehm ve zekâca muhtelif binler tabaka muhatablara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle manalarını ortaya saçmış olduğu halde kemâl-i şebabetinden, gençliğinden zerre kadar zayi’ etmeyerek gayet taravette, nihayet letafette kalarak gayet sühuletli bir tarzda, sehl-i mümteni’ bir sûrette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi; aynı derste, aynı sözlerle fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna’ eden, işba’ eden bir kitab-ı mu’ciznümanın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’caz görülebilir.

Rahmanın arşı

Arş, kelime olarak “yüksek yer, çardak, otağ, hükümdarın tahtı, saltanat” gibi manalarda kullanılır. Âyette geçen “Rahmanın arşı” genelde ilâhî saltanattan kinaye olarak görülmüştür.

Bir padişah tahtına oturup ülkeye nasıl hükmediyorsa -teşbihte hata olmasın- Cenâb-ı Hak da isim ve sıfatlarıyla varlıkla­rın mâhiyetlerinde tecellî edip o varlıklara hükmeder. Yani her bir varlığın mahiyeti, Cenâb-ı Hakkın tahtıdır (arşıdır). Mesela Güneş aynaların içine aksiyle nüfuz eder. Bir koltuğa, bir tahta oturur gibi aksiyle aynala­rın içine oturup oraya hükmeder. -Teşbihte hata olmasın- Cenâb-ı Hak da her bir var­lıkta isim ve sıfatlarıyla tecellî eder, her bir varlık Onun isim ve sıfatlarının birer arşıdır ve birer tahtıdır. Mesela bir çiçek Cenâb-ı Hak­kın Cemil isminin arşıdır. O isimle o çiçekte tecellî eder ve o çiçek gü­zelleşir. Bir kiraz ağacı Onun Rezzak (rızık verici) isminin arşıdır. O isim o kiraz ağa­cında tecellî eder, kiraz bir rızık olur. İnsan kalbi bütün isimlerinin arşıdır.

Ancak “Arş-ı Âzam” tabir edilen Büyük Arş ise, “Kâinatın daire-i âzamının unvanıdır.”53 Arşların arşı, kâinatın payitahtı ve merkezi­dir. Cenâb-ı Hakkın, sınırsız egemenliği ve yüce haşmetiyle tecellî ettiği yerdir. Onun o Büyük Arşı, kâinatın ve bütün varlık âlemle­rinin sağını, solunu, üstünü, altını kaplamış ve hükmü altına almıştır. Yani baştan sona, sondan başa, içten dışa, dıştan içe her şeyi kuşatmıştır.

Sehli mümteni,

Sehli mümteni, kolay görünen, ancak benzeri söylenmeye kalkılınca zor olduğu anlaşılan, özlü söz söyleme san’atıdır. Bu tür sözler, derin anlamlıdır. Mesela İbrahim Hakkının engin manalarla dopdolu “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” ifadesi ilk bakışta hemen herkesin söyleyebileceği bir cümle zannedilir. Hâlbuki ona gelinceye kadar hiç kimse böyle bir cümle kuramamıştır.

Kur’anın ifadeleri sehl-i mümteni kabilindendir. Muhatapları, bu ifadeleri kolaylıkla fehmeder, hatta hıfzeder, manasının derinliğini ise ömür boyu anlamaya çalışır.

Elhasıl: Nasıl “Elhamdülillah” gibi bir lafz-ı Kur’anî okunduğu zaman dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi; aynı lafz, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de: Kur’anın manaları, dağ gibi akılları işba’ ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur’an, bütün ins ü cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem umumuna imanın ulûmunu talim eder, isbat eder. Öyle ise, avamın en ümmisi havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’anîyi dinleyip istifade edecekler.

Demek Kur’an-ı Kerîm, öyle bir maide-i Semaviyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyatını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pek çok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere bırakılmıştır.

Şu makama misal istersen, bütün Kur’an baştan nihayete kadar bu makamın misalleridir. Evet, bütün müçtehidîn ve sıddıkîn ve hükema-i İslâmiye ve muhakkikîn ve ulema-i usûl-ül fıkıh ve mütekellimîn ve evliya-i ârifîn ve aktab-ı âşıkîn ve müdakkikîn-i ulema ve avam-ı müslimîn gibi Kur’anın tilmizleri ve dersini dinleyenleri, müttefikan diyorlar ki: “Dersimizi güzelce anlıyoruz.”

Elhasıl, sair makamlar gibi ifham ve talim makamında dahi Kur’anın lemaat-ı i’cazı parlıyor.

Maide-i Semaviye (Semavi sofra)

Kur’an semavi bir sofradır. Binler farklı tabakada olan fikirler, akıllar, kalpler ve ruhlar, o sofradan gıdalarını bulu­rlar, hazlarını alırlar.

Semavi sofra ifadesi, Hz. İsanın duasından mülhemdir. Şöyle ki:

Havariler bir gün Hz. İsa’ya şöyle derler:

Ey Meryemoğlu İsa! Rabbin gökten bize bir sofra indirebilir mi?

İsa der: Eğer gerçekten inandınızsa Allah’tan korkun (da böyle şeyler isteme­yin).

Onlar der: İstiyoruz ki, ondan yiyelim. Kalbleri­miz mutmain olsun ve senin bize doğru söylediğini bi­lelim. Ona (bu mu’cizeye) şahitler olalım.”

Bunun üzerine Hz. İsa şu duayı yapar: Ey bizi ter­biye eden Allahım, bize semâdan bir sofra indir. Hem önce gelenlerimiz, hem sonra gelenlerimiz için bir bay­ram ve Senden bir âyet (mu’cize) olsun. Bizi rızıklandır. Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.”54

Kur’anın talebeleri

Müçtehidler: Âyet ve hadislerden yola çıkarak, hakkında âyet ve hadiste hüküm bulunmayan meselelerde içtihadda bulunan İmam Azam, İmam Şafi gibi kimseler.

Sıddıklar: Hz. Ebubekir misali, özü sözü dosdoğru olanlar.

İslâm felsefecileri: Aklı kullanarak ve Kur’andan istifade ederek eşyanın hakîkatini bulmaya çalışanlar.

Muhakkikler: Tahkik ehli olup işin gerçeğini araştırıp bulmak isteyenler.

Fıkıh Usûlü âlimleri: Temel iki kaynak olan Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmanın kurallarını ortaya koyanlar.

Kelâmcılar: Mebde, meâd, (Allah, ahiret) nübüvvet ve felsefi konulara vahiy merkezli yaklaşımla bakmaya çalışanlar.

Evliya-i ârifîn: İrfan sahibi veli insanlar.

Aktab-ı âşıkîn: Allahın Vedud ismini esas alarak ilâhî aşk cezbesiyle kendinden geçenler.

Müdakkik âlimler: Duyduğuyla yetinmeyip işin ince tedkikatını yapan ilim sahipleri

Avam-ı müslimîn: Müslümanlardan avam kısmında yer alan, tahkik ehli olmayıp bilenleri taklitle iktifa edenler. Bediüzzaman insanların % 80 nin tahkik ehli olmadığını söyler.55 Böyle olduğundandır ki, Kur’an-ı Kerîm en geniş tabakayı meydana getiren avamın da payını unutmaz, onların da muhatap olabilecekleri şekilde hitapta bulunur. Onun bu hitabında, üstte nazara verilen diğer muhatap kitleleri de nazara alınır, onlar da bu semavî sofradan “doyarak” kalkar. Mevlananın ifadesiyle,

Söz söyleyen kemâl sahibi olursa, marifet ve hakîkat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Hiç bir misafir aç kalmaz. Herkes orada gıdasını bulur.”56

1 İstifham-ı inkarî: Öğrenmek amacıyla değil, ikrar ettirmek için soru sormak. Mesela âyette “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüphe mi var?” denilir. (İbrahim, 10) Bundan murat, bir şüphe olup olmadığını sormak değil, şüphe olmaması gerektiğini bildirmektir.

2 Yani mesela “yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar?” ifadesi, “hayır, onlar yaratmadı” manasını vurgulamak içindir.

3 Yani, bunlardan gayb âlemine yükselen kişi melekleri orada kızlar şeklinde görüp de ona göre mi böyle diyor?!

4 Bkz. Beydâvi, III, 423- 426

5 Yasin, 69

6 Enbiya, 22

7 Şuara, 210-212

8 İbn Kesir, III, 349

9 Ferid Kam, Dini- Felsefi Sohbetler, s. 65

10 Nihat Keklik, Felsefede Metafor, s. 207

11 Nur, 40

12 Alfred Weber, Felsefe Tarihi, s. 382

13 Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, s. 455-456

14 Zümer, 62

15 Bkz. Nursi, Şualar, s. 584

16 Hûd, 107 ve Büruc, 16

17 Enbiya, 23

18 Nisa, 122; Yunus, 4

19 En’am, 54

20 Yunus, 19; Hûd, 110; Taha, 129; Fussilet, 45; Şûra, 14

21 Yazır, IV, 2675

22 İbrahim, 14

23 Maide, 1

24 Gökberk, s. 392; ayrıca bkz. Mehmet Aydın, Din Felsefesi, s. 141

25 Yazır, II, 1087

26 Bkz. Enbiya, 69

27 Yazır, I, 267

28 Rahman, 29

29 Kehf, 50

30 Şuara, 221-223

31 Taberî, XIX, 126; Zemahşerî, III,342

32 Nursî, Emirdağ Lahikası, İst. Sözler Yayınevi, 1993 s. 404-405

33 Bakara. 62. Ayrıca bkz. Maide, 69; Hac, 17

34 Nahl, 57

35 İsrâ, 40

36 Zuhruf, 19

37 Tevbe, 129

38 DB. Macdonald, “Gayb” md. İslâm Ansiklopedisi, IV, 726

39 Alpaslan Açıkgenç, Bilgi Felsefesi, s. 171

40 Muhammed Abduh ve Muhammed Reşid Rıza, Tefsîru’l- Kur’ani’l- Hakîm, (Tefsîru’l-Menâr), VII, 422

41 Râzî, II, 27; Beydâvî, I, 21; Bursevî, I, 23

42 Yazır, VIII, 5415

43 Neml, 65

44 Ahmed İbn Hanbel, Müsned, IV, 145

45 Âl-i İmran, 54

46 Bkz. Kasas, 1-42

47 Şûra, 40

48 Enbiya, 22

49 Âl-i İmran, 7

50 Mücerred hakîkatler: Soyut gerçekler. Mesela ruhun mahiyeti, zamanın hakîkati, Allah’ın mekândan münezzeh oluşu bunlardan bazılarıdır.

51 Bazıları Allah’ı maddi bir cisim gibi tevehhüm etmişlerdir. Bunlara “mücessime” adı verilir. Cihet ise, Allah’ı maddî mekâna mahkûm görme yanlışıdır. Hâlbuki Onun misli yoktur, kendi ölçülerimizle Ona bakamayız. İki boyutlu bir düzlem, sözgelimi üç boyutlu kürevî bir cismi içine alamaz, ancak iki boyutla muhatap olabilir. Mahlûk olan insanın yüce Yaratıcıyı tam idrak edebilmesi düşünülemez.

52 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 309-311

53 Nursi, Sözler, s. 566

54 Maide, 112-114

55 Nursi, Mektubat, s. 370

56 Mevlâna X, 494

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir