10. DERS: KUR’ANIN LAFZINDAKİ CÂMİİYYET

İKİNCİ ŞUA

Kur’anın câmiiyyet-i hârikulâdesidir.

Şu şuanın, beş lem’ası var.

Birinci Lem’a: Lafzındaki câmiiyyettir.

Elbette evvelki sözlerde, hem bu sözde zikrolunan âyetlerden şu câmiiyyet aşikâre görünüyor.

Evet, لِكُلِّ آيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ وَ لِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَ فُنُونٌ olan hadîsin işaret ettiği gibi; elfaz-ı Kur’aniye öyle bir tarzda vaz’edilmiş ki, her bir kelâmın, hattâ her bir kelimenin, hattâ her bir harfin, hattâ bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Her bir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.

Kur’anın lafzındaki câmiiyyet

Tabiat, zahirinin maverasında nice sırlar taşıdığı gibi, Kur’an da ilk hatıra gelen mananın ötesinde nice nükteler taşır. Hz. Peygamber “Kuranın zahiri, batını, haddi, matlaı vardır” hadisiyle Kuranın mana zenginliğine işaret eder.1 Hadiste belirtilen “zahir, batın, had, muttala” ifadeleri yoruma açıktır. Bazıları “zahiri tilavet, batını fehim, haddi helal ve haram, muttalaı vaad ve vaid gibi esrarıdır” şeklinde yorumlamışlardır.2

Sabuni, zahiri ehl-i ilme görülen mana, batını erbab-ı hakîkatin muttali olduğu esrar şeklinde değerlendirir.3 Keza, “âyetin zahiri lafzı, batını te’vilidir” denilmiştir. Kur’anda zikredilen kıssaların zahiri önceki ümmetlerin helakini haber vermektir. Batını ise, başkalarına ibreti ifade eder.4

İbn Abbastan gelen bir rivayette ise şöyle denir: “Kur’anın dalları, fenleri, zahir ve batını vardır. Onun acaibi bitmez. Sonuna ulaşılmaz.”5

Mesela, Fatiha Sûresinin başında yer alan “Rabbi’l-âlemin” ifadesine bakalım. Bu âyeti hakkıyla açıklayabilmek için bütün âlemler hakkında bilgi vermek ve bu âlemlerdeki ilâhî terbiyeden bahsetmek gerekir. Hatta diyebiliriz ki, bütün fenler bu âlemlerdeki ilâhî terbiyenin birer şahidi durumundadır.

Kur’an zahiri ve batınıyla bir bütündür. Nasıl ki lafız ve mana bir ve beraber mütalaa edilir, insan ceset ve ruhuyla mükemmel bir sistem oluşturur. Onun gibi, Kur’anın zahir ve batın manaları muazzam bir bütünlük içindedir. Sadece zahire veya batına bakmakla Kur’anı hakkıyla anlayamayız. Zerkeşi’nin ifadesiyle “zahiri iyi bilmeden batına ulaşılamaz. Ulaştığını söyleyen, kapıyı geçmeden evin ortasına ulaştığını iddia edene benzer.”6

Mesela: وَ الْجِبَالَ اَوْتَادًا yani: “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım” bir kelâmdır. Bir âminin şu kelâmdan hissesi: Zahiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menafi’ini ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına şükreder.

Âyetteki “Evtad” kelimesi “veted” kelimesinin çoğulu olup, burada kazık ve direk anlamında ele alınmıştır. Kelimede “çivi” manası da vardır. Bir şey nasıl ki çivi ile sabitleniyor ve sağlamlaştırılıyorsa, yeryüzü de dağlar çivileriyle sabitlenmiş, sağlamlaştırılmıştır. Çivinin bir kısmı, kök misali içinde bulunduğu zeminin içinde olduğu gibi, dağların da yerin derinliklerinde kökleri vardır.

Bir şairin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i sema, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır, ufkî bir daire sûretinde ve semanın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde tahayyül eder. Sâni’-i Zülcelâline hayretkârane perestiş eder.

Bir şairin bu kelâmdan hissesi

Şairlerde hayal gücü başka insanlara göre daha aktiftir ve onların şiirlerinde dağların ayrı bir yeri vardır. Dağların birer kazık kılındığını duyan bir şair yeryüzünü bir taban, gök kubbeyi de bunun üzerine kurulmuş bir çadır olarak hayal eder. Bu çadır gündüz güneş lambasıyla aydınlatılmakta, gece de gece lambası misali yıldızlarla süslenmektedir. Dağlar ise bu çadırın kazıkları hükmündedir.

Hayme-nişin bir edibin bu kelâmdan nasîbi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahra; dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevi çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük azametli mahlûkları, böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı secde-i hayret eder.

Çadır hayatı yaşayan bir edibin bu kelâmdan nasîbi

Sahrada yaşayanların sade bir hayatı vardır. Ömürleri boyunca uçsuz bucaksız çöllere, üzerlerindeki engin semaya muhatap olurlar. Bunların evleri çadırlardır. Sahrada yaşayan bir edip, sahrada gördüğü dağ ve tepeleri bu ilahi kelamdan yola çıkarak tasavvur ettiğinde, onları sıralanmış çadırlar gibi hayal eder.

Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-i muhit-i havaîde veya esîrîde yüzen bir sefine ve dağları, o sefinenin üstünde tesbit ve muvazene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini, muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, aktar-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâl’e karşı سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَانَكَ der.

Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti

Coğrafyacı bir edib, bu ilahi kelama muhatap olduğunda kendi bilgileri çerçevesinde şöyle bir tasavvurda bulunur:

Dünya, hava veya esîr denizinde yüzen bir gemidir. Dağlar ise, bu geminin üstünde çakılmış kazıklar ve direklerdir. Yelkenli gemilerdeki direkler gibi olan dağların görevi, sabit kılmak ve dengelemektir. Arabalardaki balans ağırlığının arabayı dengede tutması misali, dağlar da dünya gemisini dengede tutarlar. Bu manaları düşündüğünde koca dünyayı muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup, âlemin etrafında gezdiren kemâl sahibi kudretli zâta karşı “Seni tenzih ederiz! Şanın ne kadar da yüce!” der.

Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini, bir hane ve o hanenin direği, hayat-ı hayvaniye ve hayat-ı hayvaniye direği, şerait-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın direği ve kazığı, dağlardır. Zira dağlar, suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat-ı muzırrayı tersib edip, havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levazımat-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları, şu sûretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni’-i Zülcelâl ve’l-ikram’a kemâl-i tazim ile hamd ü sena eder.

Medeniyeti ve sosyal yapıyı bilen uzman bir bilgenin bu kelâmdan hissesi

Bediüzzaman, bir sosyal bilimcinin âyet ışığında dağlara bakmasını mecazi mana yönüyle ele alır. Bu ele alışta temel umde, dağların direk olmasıdır.7 Şöyle ki:

Yeryüzü insanların evidir. Bu evin direği, canlıların hayatıdır. Canlıların hayatının direği, hayatın şartları olan su, hava ve topraktır. Onların direği ve kazığı ise, dağlardır. Zira

-Dağlar suyun mahzeni, havanın tarağıdır. Çünkü zararlı gazları süzüp, havayı temizler.

-Ayrıca toprağın hâmisidir, onu bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder.

-Keza insan hayatı için gerekli olan su, demir, kömür gibi levazımatın hazinesidir.

Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasîbi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bazı inkılabat ve imtizacatın neticesi olarak hâsıl olan zelzele ve ihtizazatı, dağların zuhuruyla sükûnet bulduğunu ve medar ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticacıyla medar-ı senevîsinden çıkmamasına sebeb, dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menafiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir. اَلْحِكْمَةُ لِلّهِ der.

Bir tabiat bilimcinin şu kelâmdan nasîbi

Tabiat, ilahi bir sanat olmakla beraber, maddeci felsefe mensupları onu ilahlaştırmışlar, “tabiat ana” “bir doğa harikası” gibi ifadelerle putlaştırmışlardır. Dağların direk kılınmasını anlatan âyet, bunu Allahın fiili olarak nazara verir. Yani tabiat fail değildir, ilahi fiillerin icraat alanıdır.

Yerküremizin karnı (mağma tabakası), kaynayan bir kazan gibidir. Binlerce dereceye varan sıcaklık sebebiyle en ağır madenler bile burada sıvı haldedir ve fokur fokur kaynamaktadır. Buradaki dönüşümler ve reaksiyonların neticesi olarak zelzele ve sarsıntılar meydana gelir, bu sarsıntılar dağların çıkışıyla sükûnet bulur. Bu çıkış, dünyamızın yörüngesindeki istikrarının sebebidir. Yoksa zelzelenin sarsmasıyla yörüngesinden çıkacak, savrulup gidecekti. Zeminin hiddeti ve öfkesi, dağların menfezleriyle teneffüs etmekle sakinleşir. Bunu anlayan tabiat bilimci tamamen imana gelir, “gerçek hikmet Allah’ındır” der.

Mesela: اَنَّ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا daki رَتْقًا kelimesi, tedkikat-ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifham eder ki: Sema berrak, bulutsuz; zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kabil bir halde iken.. semayı yağmurla, zemini hazrevatla fethedip bir nevi izdivac ve telkîh sûretinde bütün zîhayatları o sudan halketmek, öyle bir Kadîr-i Zülcelâl’in işidir ki; rûy-i zemin, onun küçük bir bostanı ve semanın yüz örtüsü olan bulutlar, onun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine secde eder.

“…Gökler ve yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan meydana getirdik”8

Âyet metnindeki “ratk” kelimesi, bitişik anlamına gelir.

Felsefe araştırmalarıyla ile iç içe olmayan bir âlim, bu kelimeden şu manayı anlar: Bir zamanlar gökyüzü berrak, bulutsuz; yeryüzü kuru ve hayatsız idi. Yani şimdi her tarafında hayat kaynayan bu gezegenimiz, ölü vaziyetteydi. Bu haliyle yerden bir canlı meydana gelmezdi. Allah gökyüzünü yağmurla, yeryüzünü yeşilliklerle açtı, bir nevi evlilik ve telkîh şeklinde bütün canlıları o sudan yarattı.

Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifham eder ki: Bidayet-i hilkatte sema ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız toplu birer madde iken; Fâtır-ı Hakîm, onları feth ve bastedip güzel bir şekil, menfaatdar birer sûret, zînetli ve kesretli mahlûkata menşe’ etmiştir anlar. Vüs’at-i hikmetine karşı hayran olur.

Muhakkik bir bilge, “bitişik” mealindeki kelimeden şöyle anlar: Yaratılışın başlangıcında gök ve yer şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamurdu. Bunların çocukları hükmünde canlılar henüz yoktu. Hikmet sahibi Yaratıcı, onları açıp yayarak güzel bir şekil, menfaatli birer suret verdi. Zînetli ve sayıca çok nice mahlûkata menşe’ etti.

Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifham eder ki: Manzume-i Şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidayette Güneş’le mümteziç olarak açılmamış bir hamur şeklinde iken, Kadîr-i Kayyum o hamuru açıp, o seyyareleri birer birer yerlerine yerleştirerek, Güneş’i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, sema canibinden yağmur yağdırarak, Güneş’ten ziya serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, “Âmentü billahi’l Vâhidi’l- Ehad” der.

Bu zamanın felsefecesi, şu kelimeden şöyle anlar: Güneş sistemini teşkil eden dünyamız ve diğer gezegenler, başlangıçta Güneş’le mezcolmuş açılmamış bir hamur şeklinde idi. Her şeye gücü yeten ve her şeyi ayakta tutan Allah o hamuru açtı. Gezegenleri birer birer yerlerine yerleştirdi. Güneş’i orada bırakıp, zeminimizi buraya getirdi. Zemine toprak serdi, sema canibinden yağmur yağdırarak, Güneş’ten ışık serptirerek dünyayı şenlendirdi, bizleri içine koydu. Bu anlamanın sonucu olarak başını tabiat bataklığından çıkarır, “Vâhid-i Ehad olan Allaha iman ettim” der.

Mesela: وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا daki “Lâm”; hem kendi manasını, hem “fî” manasını, hem “ilâ” manasını ifade eder. İşte لِمُسْتَقَرٍّ in “Lâm”ı, avam o “Lâm”ı “ilâ” manasında görüp fehmeder ki; size nisbeten ışık verici, ısındırıcı müteharrik bir lamba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, mahall-i kararına yetişecek, size faidesi dokunmayacak bir sûret alacaktır, anlar.

O da, Hâlık-ı Zülcelâl’in Güneş’e bağladığı büyük nimetleri düşünerek “Subhanallah, Elhamdülillah” der.

Güneş kendi yörüngesinde akıp gider.”9

Âyetteki “Lâm harfi” Sarf ilminin ıstılahınca harf-i cer’dir. Bu harf asıl olarak “için” anlamında kullanılır. Ancak harf-i cerler yer yer asıl anlamından başka anlamlarda da kullanılabilmektedir. Buradaki açıklamalar bu esasa göre yapılmıştır. Buradaفِي “fi harfi” veyaإِلَى “ilâ harfi” manasını da ifade edebilir. “Fi harfi” “de- da” eki olarak, “ilâ harfi” ise “e-a” eki olarak manaya hizmet ederler.

İşte لِمُسْتَقَرٍّ in “Lâm”ını, avam “ilâ” manasında görür. “İlâ harfi”ne göre mana “Güneş kendi karar kılacağı mahalle doğru akıp gider” şeklinde olur. Buna göre fehmeder ki: Size nisbeten ışık verici, ısındırıcı hareket halinde bir lamba olan Güneş, elbette bir gün seyri bitecek, karar kılacağı mahalle yetişecek, size faydası dokunmayacak bir sûret alacaktır.

Ve âlime dahi o “Lâm”ı “ilâ” manasında gösterir. Fakat Güneş’i yalnız bir lamba değil, belki bahar ve yaz tezgâhında dokunan mensucat-ı Rabbaniyenin bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan mektubat-ı Samedaniyenin mürekkebi, nur bir hokkası sûretinde tasavvur ederek Güneş’in cereyan-ı surîsi alâmet olduğu ve işaret ettiği intizamat-ı âlemi düşündürerek Sâni’-i Hakîm’in san’atına “Mâşâallah” ve hikmetine “Bârekâllah” diyerek secdeye kapanır.

Âlim birine de o “Lâm”ı “ilâ” manasında gösterir. Buna göre, âlim kimse Güneş’i yalnız bir lamba olarak görmez. Aynı zamanda o,

-bahar ve yaz tezgâhında dokunan Rabbani dokumaların bir mekiği

– ve gece gündüz sayfalarında yazılan Samedani mektupların mürekkebi, nur bir hokkasıdır.

Samedani mektublar: Her bir varlık Allahtan bir mektuptur. Bu mektuplar Onun ilminden, kudretinden, rahmetinden… haber verdiği gibi, Onun Samed oluşundan da izler taşır. İhlas suresinde de geçtiği üzere, Onun Samed oluşu her şeyin Ona muhtaç olması, Onun ise hiçbir şeye ihtiyacı olmamasıdır.

Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa “lâm”ı “fî” manasında şöyle ifham eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zenberekvari bir cereyan ile manzumesini emr-i İlâhi ile tanzim edip tahrik eder. Şöyle bir saat-ı kübrayı halkedip tanzim eden Sâni’-i Zülcelâl’ine karşı kemâl-i hayret ve istihsan ile “El-azametü lillah ve-l kudretü lillah” der, felsefeyi atar, hikmet-i Kur’aniyeye girer.

“Lâm”, “fî” manasında değerlendirilince âyetin manası şöyle olur: “Güneş kendi yörüngesinde akıp gider.”

Astronomiyle meşgul bir felsefeciye “lâm”ı “fî” manasında şöyle fehmettirir: Güneş, kendi merkezinde ve yörüngesi üzerinde zemberekvari bir cereyanla gezegenlerini Allahın emri ile tanzim eder, harekete geçirir. Şöyle büyük bir saati yaratıp tanzim eden Yüce Sanatkâra karşı tam bir hayret ve hayranlık ile “büyüklük Allahındır, kudret Allahındır” der, felsefeyi atar, Kur’anın hikmetine girer.

Güneşin bu hareketinin zemberekvari bir cereyan olmasını şöyle anlayabiliriz: Saatin zembereği kurulunca, bütün kısımları harekete geçer. Güneşin hareketiyle de ona bağlı olarak gezegenler hareket ederler.

Ve dikkatli bir hakîme şu “lâm”ı, hem illet manasında, hem zarfiyet manasında tutturup şöyle ifham eder ki: “Sâni’-i Hakîm, işlerine esbab-ı zahiriyeyi perde ettiğinden, cazibe-i umumiye namında bir kanun-u İlâhisiyle sapan taşları gibi seyyareleri Güneş’le bağlamış ve o cazibe ile muhtelif fakat muntazam hareketle o seyyareleri daire-i hikmetinde döndürüyor ve o cazibeyi tevlid için Güneş’in kendi merkezinde hareketini zahirî bir sebeb etmiş. Demek لِمُسْتَقَرٍّ manası: فِى مُسْتَقَرٍّ لَهَا لاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani, kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı için hareket ediyor. Çünkü hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet cazibeyi zahiren tevlid eder gibi bir âdet-i İlâhiye, bir kanun-u Rabbanîdir. İşte şu hakîm, böyle bir hikmeti, Kur’anın bir harfinden fehmettiği zaman, “Elhamdülillah Kur’andadır hak hikmet, felsefeyi beş paraya saymam” der.

Dikkatli bir bilge, âyetteki “lâm”ı, hem illet manasında, hem zarfiyet, yani “fî” manasında değerlendirir. O zaman mana şöyle olur: “Güneş kendi yörüngesinde kendine bağlı gezegenler için akıp gider.”

Sâni’-i Hakîm (hikmetle ve sanatla iş gören yüce Allah), işlerine zahiri sebepleri perde etmiştir. Bu meyanda genel çekim yasası denilen İlâhî bir kanun ile sapan taşları misali gezegenleri Güneş’le bağlamıştır. O çekim ile muhtelif fakat muntazam hareketle o gezegenleri hikmet dairesinde döndürür. O çekimi meydana getirmek için Güneş’in kendi merkezinde hareketini zahirî bir sebep etmiştir.

Ve şairane bir fikir ve kalp sahibine şu “lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mana fehmine gelir ki: “Güneş, nurani bir ağaçtır. Seyyareler onun müteharrik meyveleri… Ağaçların hilafına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.”

Hem tahayyül edebilir ki: “Şems meczub bir ser-zâkirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir.”

Bir risalede şu manaya dair şöyle demiştim:

“Evet, Güneş bir meyvedardır; silkinir tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.

Eğer sükûtuyla sükûnet eylese, cezbe kaçar, ağlar fezada muntazam meczubları.”

Şairane bir fikir ve kalp sahibine şu “lâm”dan ve istikrardan şöyle bir mana fehmine gelir: Güneş, nurani bir ağaçtır. Gezegenler onun hareketli meyveleri… Ağaçların hilafına olarak Güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse, düşüp dağılacaklar.

Hem hayal edebilir ki: Güneş cezbe halinde bir ser-zâkirdir. Zikir halkasının merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir. Gezegenler ise onun müritleri gibidir, zikir halkasında mürşitlerinin riyasetinde beraber zikrederler.

Hem mesela اُولٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş. Tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-yı İlâhiyi rica eder. Bir kısım, rü’yet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir ve hâkeza..

Kur’an, genelde ayrıntıya girmez, kısa ifadelerle anlatır. Böyle kısa ifadelerde mana uzun olur. Mesela “İşte onlardır felaha erenler”10 âyetinde ifade mutlak bırakılmış, neye zafer bulacakları belirtilmemiştir. Böyle söylenmesi, herkesin bu âyetten istediğini içinde bulabilmesi içindir. Çünkü bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cennet’i düşünür. Bir kısım, ebedi saadeti arzu eder. Bir kısım, yalnız Allahın rızasını umar. Bir kısım, Allahı görmeyi asıl gaye bilir…

Bunun gibi pek çok yerlerde Kur’an, sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok manaları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte اَلْمُفْلِحُونَ der. Neye felah bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar! Müjde size. Ey müttaki! Sen Cehennem’den felah bulursun. Ey sâlih! Sen Cennet’e felah bulursun. Ey ârif! Sen rıza-yı İlâhiye nail olursun. Ey âşık! Sen rü’yete mazhar olursun.” ve hâkeza..

İşte Kur’an, câmiiyyet-i lafziye cihetiyle kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan her birisinin binler misallerinden yalnız numune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin.

Kelâmda ıtlak

Itlak, lügat manasıyla “salıverme, serbest bırakma” demektir. Istılahta ise ıtlak, mukayyed (kayıtlı, bağlı, sınırlı) olmanın zıddıdır. Mesela, “bir meyve istiyorum” dediğimizde, bu ifade mutlaktır, hemen her meyve bunun şümulüne girer. Ama “kırmızı bir elma istiyorum” dediğimizde bunu hem elma olmakla, hem de renginin kırmızı olmasıyla kayıtlamış oluruz.

Kelâmda hazf

Hazf ve zikr, birbirine mukabil iki Meânî ilmi terimidir. Hazf söylenil­mesi icab etmeyen sözün ibarede zikredilmemesidir. Mesela, bismillah yani “Allahın adıyla” dediğimizde aslında cümle tamam değildir. Ama bundan “Allahın adıyla başlarım” manası kolayca anlaşıldığı için “başlarım” kısmı hazfedilmiştir. Keza birini tehdit ederken “gelirsem…” denildiğinde cümlenin devamı hazfedilmiştir. Çünkü muhatap, devamı söylenmese de mesajı zaten almıştır. Zikir ise, söylenilmesi lazım ge­len sözün ibarede bulundurulmasıdır.

Mesela: فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ âyeti, o kadar vücuhu var ve o derece meratibi var ki, bütün tabakat-ı evliya, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp ondan kendi mertebesine lâyık bir gıda-yı manevî, bir taze mana almışlar. Çünkü “Allah” bir ism-i câmi’ olduğundan esma-i hüsna adedince tevhidler içinde bulunur.

اَىْ لاَ رَزَّاقَ اِلاَّ هُوَ لاَ خَالِقَ اِلاَّ هُوَ لاَ رَحْمٰنَ اِلاَّ هُوَ ve hâkeza..

Bil ki, Allah’tan başka hiç bir ilâh yoktur ve günahın için istiğfar et.”11 âyeti, kısalığı içinde çok derin manaları ihtiva eder. “Allah” ifadesi Onun diğer isimlerini de içine alır. Böyle olunca âyetin “La ilahe illallah: Ondan başka ilah yok” kısmı “Ondan başka Rezzak yok, Ondan başka Yaratıcı yok, Ondan başka Rahman yok” gibi manaları da ihtiva eder.

Allah ismi ve diğer isimler

Allah lafza-i celâli, Onun zâtının ismidir. Diğer isimler ise Onun unvanlarıdır. Bir zât, zâtının birliğiyle beraber pek çok isim ve unvana sahip olabilir. Nasıl ki hüner sahibi Ahmet isimli biri güzel resimler yapmasıyla “ressam”, san’atlı yazılar yazmasıyla “hattat”, lezzetli yemekler pişirmesiyle “aşçı” unvanı alır. Biz ondan bahsederken “Ahmet ressamdır. Ahmet hattattır…” deriz. Onun gibi, yüce Allah rızık vermesiyle Rezzak, yaratmasıyla Halık, merhamet etmesiyle Rahmandır. O, bunlar gibi “esma-i hüsna” denilen daha nice güzel isim ve unvanların sahibidir. Marifetullahta ilerlemek isteyen biri, Allahı bu isim ve unvanlarla tanımak zorundadır. Yoksa sadece “Allah var” demekle, kâmil bir marifet elde edilemez. Bu isim ve unvanlarla Allahı tanıyan kimse, bu isim ve unvanların gereğini de yerine getirmekle mükelleftir. Mesela Allahı Rezzak olarak bildiğinde, “rızık ancak Ondandır. Sebepler sadece birer perdedir. Allah, perdelerin arkasından icraatta bulunmakta, beni de, bütün rızka muhtaç varlıkları da sebepler eliyle rızıklandırmaktadır” şeklinde itikat etmek durumundadır. Yoksa “Allah Rezzaktır” deyip Ona teslim olmaz ve tevekkülde bulunmazsa, gerçek anlamda bir imanı elde etmiş sayılmaz.

Masum peygambere istiğfar emri

Âyetin ve günahın için istiğfar et” kısmı çok cihetlerden değerlendirilmiş, maneviyatta yol almanın ve ilerlemenin bir kısım esasları bu âyetten istihraç edilmiştir. Şöyle ki:

-Âyette her ne kadar Hz. Peygamber muhatap kılınmışsa da, asıl olarak istiğfar emrinin muhatabı ümmetidir. Âyetin üslûbu “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” kabilindendir.

-Hz. Peygamber masum olmakla beraber O da istiğfarla mükelleftir. Çünkü istiğfar da zikir ve dua gibi bir ibadettir. Nitekim bu emre uyarak günde yetmiş defa, yüz defa istiğfar etmekteydi.12

-İlerlemenin yolu, istiğfardan geçer. Hatasını görmeyen biri o hatayla ilgili istiğfar da etmez, dolayısıyla o hatasını düzeltemez.

-Masum peygamber istiğfarla mükellefse, masum olmayan insanların ne derece istiğfara muhtaç oldukları evleviyetle sabit olur.

-Peygamber masum olmakla beraber, kendisi için “evlâ olanı terk etmek” veya “içtihadında tam isabet edememek” gibi durumlar olması mümkündür ve vakidir. Bu halleri için istiğfarda bulunması gerekir. Mesela Peygamber Efendimiz’in Tebük seferine katılmak istemeyenlere izin vermesi ilâhî canipten uygun bulunmamış, “Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin de, doğru söyleyenler ortaya çıkıp yalancıların kim olduğunu bilinceye kadar beklemedin!” denilmiştir.13 

-Hz. Peygamber daima terakki halinde olduğu için, bu âyetle önceki halleri için istiğfar etmesi istenmiştir. Yani, “dün, bugünkü mertebene ulaşmamıştın, onun için istiğfar et!”

“Hasenatu’l- ebrar, seyyiâtu’l- mukarrebin” denilir. Yani iyi insanlar için hasene sayılan durumlar, üst düzey kimseler için seyyie sayılır. Mesela, notları yüz üzerinden doksanın üzerinde olan biri, günün birinde seksen alsa, aslında iyi bir not almış olmakla beraber üzülür, rahatsızlık duyar. Hâlbuki pek çok öğrenci için o sınavda seksen almak büyük bir sürur vesilesidir.

Hem mesela: Kısas-ı Kur’aniyeden kıssa-i Musa Aleyhisselâm, âdeta asâ-yı Musa Aleyhisselâm gibi binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı teskin ve teselli, hem küffarı tehdid, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makasıdı, pek çok vücuhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksadları ifade ile beraber yalnız birisi maksud-u bizzât olur, diğerleri ona tâbi’ kalırlar.

Kıssa-i Musa

Kur’anda en fazla tekrarlanan kıssa, Hz. Musanın kıssasıdır. Değişik sûrelere serpiştirilen bu kıssa, pek çok mesajlar taşımaktadır. Üstteki ibarede bunların bir kısmı zikredilmiştir.

Bunları şöyle açabiliriz:

Teskin ve teselli: Ey Peygamber! Musa, Firavun ve etbaına sonunda galip geldiği gibi, Sen de zamanının Firavunlarına ve yandaşlarına galip geleceksin.

Kâfirleri tehdit: Ey kâfirler! Firavun ve adamlarının dillere destan kötü akıbetlerini görüyorsunuz. Eğer iman etmezseniz sizin de akıbetiniz onlar gibi olacaktır.

Münafıkları ayıplama: Ey münafıklar! Dinde samimi olun. Yoksa kâfirlerin başına gelen sizin de başınıza gelecektir.

Yahudileri kınama: Ey Kur’ana muhatap olan Yahudiler! Ecdadınız, kendilerine peygamber olarak gönderilen Musaya çok çektirdiler, bundan dolayı büyük mahrumiyetler ve zilletler yaşadılar. Onların hallerinden ibret alın da, onların düştükleri hatalara düşmeyin.

Asâ-yı Musa

Hz. Musaya bazı mu’cizeler verilmişti. Bunlardan en önemlisi, elindeki asâ idi. Bazıları bu asânın Cennetten geldiğini söylemişlerse de, Tahir-i Mevlevinin dediği gibi, “dünya koyunlarını gütmek için Cennetten asâ getirmeye lüzum yoktur. Keramet asâda değil, Musada idi.”

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Musaya ilk vahyin gelişi olayında Onun asâsı ile ilgili kısmı Taha Sûresi 17-21 arası âyetlerde şöyle anlatır:

وَمَا تِلْكَ بِيَمِينِكَ يَامُوسَى

17-“ Elindeki nedir Ey Musa?”

Cenab-ı Hakkın “elindeki nedir?” şeklinde soru sorması, elindeki asâda, kendisine çok hârikalar göstereceğine dikkatini çekmek içindir. “Ey Musa” şeklinde ismen de hitabı, O’nun ünsiyet etmesini sağlamak ve tembihte bulunmaktır.

قَالَ هِيَ عَصَايَ

18-“Dedi: O benim asâmdır.”

أَتَوَكَّأُ عَلَيْهَا “Ona dayanırım.”

Yorulduğumda veya sürünün başında durduğumda ona dayanırım.

وَأَهُشُّ بِهَا عَلَى غَنَمِي “Onunla davarlarıma yaprak silkerim.”

وَلِيَ فِيهَا مَآرِبُ أُخْرَى “Ve onda başka faydalanacağım şeyler de var.”

-Yolda giderken onu omzuna koyup azığını ve bazı edevatını ona asmak.

-İki tarafına iki kap asmak.

-Üzerine elbise geçirip gölgelik yapmak.

-Kuyudan su alırken ip kısa gelse, onunla suya ulaşmak.

-Yırtıcı hayvanlar sürüye saldırdığında onunla karşılık vermek gibi.

Sanki Hz. Musa sualden maksadın asânın hakîkatini ve onda gördüğü faydaları anlatmak olduğunu anladı, ama daha sonra asâda bu hakîkate aykırı şeyler ve harikulâde özellikler gördü. Mesela,

-Gece vakti asanın lamba gibi ışık vermesi,

-Kuyudan su alırken bir kova gibi olması ve kuyu çok derin de olsa uzaması,

-Denize vurduğunda suların yarılıp iki tarafa çekilmesi,

-Sapladığında, vurduğu yerden su çıkması, geri çektiğinde suyun kesilmesi gibi…

Şüphesiz bunlar apaçık âyetler, karşı durulmaz mu’cizeler olup, Allah bunları o asâda Hz. Musa için yaratmıştır, yoksa asânın kendi özellikleri değildir.

Böylece Hz. Musa asânın hakîkatini ve faydalarını hem ayrıntılı, hem de özel olarak zikretti. Bununla, sualden anlamış olduğu maksada uygun cevap olarak, kendi asâsının da diğer asâlar gibi bir takım faydaları bulunduğunu nazara verdi.

قَالَ أَلْقِهَا يَامُوسَى

19-“Dedi: Onu yere bırak Ey Musa!”

فَأَلْقَاهَا

20-“Musa da onu bıraktı.”

فَإِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعَى “Bir de ne görsün! O bir yılan olmuş, koşuyor.”

Denildi ki: Hz. Musa asâyı yere bıraktığında asâ, kendi kalınlığında sarı bir yılana dönüştü. Sonra şişti ve büyüdü. Hz. Musa, asâsının kıvrak bir yılan hâline gelip taşı-ağacı yuttuğunu görünce korktu ve ondan kaçtı.

قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ

21-“Dedi: Al onu, korkma.”

سَنُعِيدُهَا سِيرَتَهَا الْأُولَى “Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz.”

Denildi ki: Rabbi böyle söyleyince Hz. Musa’nın nefsi mutmain oldu.14

Kıssa-i Musadan bazı hikmetler

1-Her kavmin Firavunu vardır, Musası da çıkmalıdır.

2-Musalar Firavunlara gitmeli ve kavl-i leyyinle, yani yumuşak bir dille anlatmalıdır.

3-Musalar Firavunlarla mücadelede hemen sonuç elde edemeyebilirler, fakat “akıbet müttakilerindir.”15

4- Hürriyet ortamının olmadığı durumlarda, evlerde toplanıp geleceğin altın nesli yetiştirilmelidir.

5-İnsandaki nefis Firavuna, kalp de Musaya benzer. Musa-Firavun mücadelesinin bir benzeri, iç dünyamızda yaşanmaktadır. Hemen her insanın nefsi, Firavun olmaya müheyyadır.

6-Kıssa-i Musada nazara verilen kıssanın kahramanları, hemen her devirde ve hemen her toplumda karşımıza çıkabilir. Şöyle ki:

Firavunun başyardımcısı Haman isimli veziri idi, ayrıca âl-i Firavn denilen hanedanı ve yakın çevresi vardı. Yapacaklarını bunlar vasıtasıyla yapıyordu. Keza, ordusu vardı, onun gücüyle icraatta bulunuyordu. Karun, kendisine ekonomik destekte bulunuyor, Bel’am tiplemesiyle anlatılan bazı ehl-i ilim, icraatlarına fetvacı oluyordu. Bir de sihirbazları vardı, -günümüzde medya örneğinde olduğu gibi- bunlarla halkın gözünü boyuyordu.

7- Firavun’un despot idaresi altındaki insanlara ilâhî mesajı ulaştırmaya çalışan Hz. Musa ve Harun’a, Cenab-ı Hak şu talimatı verir: “Kavminiz için Mısır’da bir takım evler hazırlayın ve evlerinizi merkez yapın, namazı kılın. Mü’minleri müjdele!”16

Bu talimatta, mescid merkezli bir teşkilatlanmaya işaret vardır. O günün ehl-i imanı, o zor şartlar altında böyle evlerde bir araya gelecek, birbirleriyle görüşüp tanışacaklar, dertlerini paylaşacaklar, beraber ibadet edecekler ve kuvvetleneceklerdir. Bu tür faaliyeti, bir nevi “seracılık” olarak görebiliriz. Katı bir despotizm uygulanan yerlerde, ancak bu tür seracılık faaliyetleriyle başarı sağlanabilir.

Hz. Peygamberin Mekke döneminde Erkam’ın evini böyle bir merkez yapması, benzeri bir seracılık uygulamasıdır. Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret sonrasında ise, müstakil bir mescidi faaliyet merkezi olarak seçer. Mescid-i Nebevi, o günün Müslümanlarının

-hem namaz kıldıkları bir ma’bed,

-hem toplandıkları bir salon,

-hem ders aldıkları bir medrese,

-hem devlet işlerinin yürütüldüğü bir hükümet merkezidir.

Hz. Peygamberin bu uygulaması, ilk İslâm üniversitelerinden Camiül-Ezher ve emsaline modellik teşkil etmiştir. İslâm âlemi uzun asırlar boyu böyle merkezî mescitlerde eğitim görmüş, buralarda halka açık ders halkaları meydana getirilmiştir. Avrupa’nın belli başlı köklü üniversiteleri, İslâm âlemindeki mescid merkezli eğitim sistemini esas almışlar, ancak cami’nin yerine kilise koymuşlardır.

Bediüzzamanın “evlerinizi küçük birer Medrese-i Nuriye yapın” mesajı, üstteki evrensel mesajın günümüze güzel bir uygulamasıdır.17

Eğer desen: Geçmiş misallerdeki bütün manaları nasıl bileceğiz ki, Kur’an onları irade etmiş ve işaret ediyor?

El-cevab: Madem Kur’an bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî-Âdeme hitab ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif efhama göre müteaddid manaları dercedip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz’edecektir. Evet, “İşaratu’l- İ’caz”da şuradaki manalar misillü kelimat-ı Kur’aniyenin müteaddid manalarını İlm-i Sarf ve Nahv’in kaideleriyle ve İlm-i Beyan ve Fenn-i Meânî’nin düsturlarıyla, Fenn-i Belâğat’ın kanunlarıyla isbat edilmiştir.

Bununla beraber ulûm-u Arabiyece sahih ve usûl-i diniyece hak olmak şartıyla ve Fenn-i Meânîce makbul ve İlm-i Beyanca münasib ve belâğatça müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usûl-üd din ve ehl-i usûl-ül fıkhın icmaıyla ve ihtilaflarının şehadetiyle Kur’anın manalarındandırlar. O manalara, derecelerine göre birer emare vaz’etmiştir.

Ya lafziyedir, ya maneviyedir.

O maneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare o manaya işaret eder.

Kur’anda mana derinliği

Üstteki ibarede, Kur’andan muhtelif tabakada olan insanlara manalar sunulması nazara verilmiş ve bu manaları çıkarırken ne gibi esaslara uyulması gerektiği anlatılmıştır. Buna göre,

1- Arabî ilimlerce sahih,

2- Dinin usûlleri yönünden hak,

3- Fenn-i Meânîce makbul,

4- İlm-i Beyanca münasip

5- ve belâğatça müstahsen olması şartıyla müfessirlerin ve müçtehidlerin Kur’andan istihraç ettikleri farklı manalar hak ve hakîkattir. Bunları kısaca açacak olursak:

1-Âyetten çıkarılan mana Arabî ilimler yönüyle kabul edilebilir olmalıdır. Çünkü Kur’an Arabçadır. Mesela onda geçen “faiz” kelimesini görüp18 “Kur’an faizi methediyor!” diye iddia etmek tam bir cehalettir. Zira “faiz” kelimesinin Arabça karşılığı “riba”dır, âyette geçen “faiz” ise “kurtuluşa eren” anlamındadır.

2-Kur’anda Yahudilerin Allahın lanetine maruz kaldıkları anlatılır.19 İfadenin genel olmasından hareketle her Yahudiyi lanetli kabul etmek dinin usûlleri yönünden doğru değildir. Çünkü âyet belli Yahudiler hakkındadır. Kur’anın başka âyette ifade ettiği üzere “ehl-i Kitabın hepsi bir değildir.”20 Öte yandan “hiç bir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” âyeti gereğince “suçun şahsiliği” esastır. Ecdadın yaptıklarından dolayı onların evlatlarını da aynen sorumlu tutmak, dinin usûlüne aykırıdır.

3-Fenn-i Meânî, sözün yerinde kullanılmasını, muhatabın hâline uygun olarak söylenmesini sağlar. Mesela âyette şöyle anlatılır:

Âyetlerimizi inkâr edenler Bize gizli değillerdir. Kıyâmet gününde ateşe atılan mı, yoksa güven içinde gelen kimse mi daha iyidir? Dilediğinizi işleyin, doğrusu O, yaptıklarınızı gören’dir.”21

Âyette “Dilediğinizi işleyin” denilmesi, Allahın onları dilediklerini yapmakta serbest bırakması anlamına gelmez, bilakis şiddetli bir tehdit ifade eder.22

4- İlm-i Beyan, Belâğat ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmıdır. Mesela şu âyete bakalım:

Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara inanmayı kibir­le­rine yediremeyenlere, gök kapıları açılmaz ve deve iğ­nenin de­liğinden geçinceye kadar Cennet’e giremez­ler.”23

Âyette ge­çen “deve iğnenin deliğinden geçin­ceye ka­dar Cennet’e gire­mezler” ifadesi, bazılarınca “Acaba deve iğnenin deliğinden geçer mi, yoksa geçmez mi? şek­linde tartışma konusu olmuş­tur. Hâlbuki bu gibi ifadeler “asla mümkün değildir” anlamından kinaye olarak kullanı­lır. Türkçedeki “Balık kavağa çıkınca…” ifadesi de bu­nun gibidir.24

5- Belâğat, fasih bir sözün “muktezay-ı hâle mutabık” (halin gereğine uygun) olarak söylenmesidir. Mesela, âyette tevhid delilleri anlatılırken şöyle denilir: “Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?”25

Âyet metninde geçen “satıh” kelimesinden yola çıkarak, bazıları dünyanın düz olduğunu zannetmiş ve bunu Kur’ana dayandırmaya çalışmıştır. Ama âyette nazara verilen durum dünyanın düz olması değil, o kadar dağlar ve vadiler arasında insanların kolayca istifade etmeleri için ova gibi düz yerlerin meydana getirilmesidir. Kaldı ki, Kur’anın maksadı insanlara dünyanın düz mü yoksa yuvarlak mı olduğunu bildirmek değil, dünyanın mahiyetini ve dünya içindeki insanın Allaha karşı vazifelerini öğretmektir.

Lafzî ve manevî karine

Kur’an, engin ve zengin manalarını muhataplarına bildirirken, manasının nasıl anlaşılması gerektiğine dair emare ve karine bırakır. Karine, bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucudur. Yerin üstüne sızan azıcık su, altta su kaynağı olduğuna bir işarettir. Dağların rengi, içlerinde bulunan madenlere bir karinedir. Bunlar gibi, söylenen bir sözden veya yazılan bir cümleden de maksadın ne olduğunu gösteren alâmet ve işaretler olur. Bu karineleri anlayanlar, maksada daha kolay ulaşırlar. “Adam uçuyordu” dediğimizde, bu hem hakîkat hem de istiare yoluyla mecaz olabilir. Ama “Adam sevinçten uçuyordu” dediğimizde, kelâmdaki “sevinçten” kısmı mecazen böyle dediğimize lafzî bir karine olur. Mesela âyette kâfirlerin Cehennemde daimî kalacakları bildirilir. Muhatap “acaba bundan murat uzun süre kalmaları mıdır?” şeklinde fikir yürütebilir ve dil mantığı açısından bu yorum hiç de yadırganacak bir te’vil değildir. Ama âyetin devamında lafız olarak “ebeda” geçince, bu lafzî karine muradın ne olduğunu bize gösterir.

Kelâmda her zaman lafzî karine olmayabilir. Karşılıklı konuşma esnasında, muhatabımızın beden dili ve sesinin tonu, kelâmının hakîkat veya mecaz olduğuna kuvvetli bir karinedir. Mesela, çocuğu olmadığını iyi bildiğimiz biri hakkında “baba adamdır” sözünü duyduğumuzda “acaba çocuğu mu var?” demeyiz. Bununla başkalarına yardım eden, elden tutan şefkatli bir kimse olduğuna intikal ederiz.

Öte yandan, kelâmın mecaz veya kinaye şeklinde kullanımı da manevi birer karinedir. Mesela, “devletin eli” ifadesi, devletin güç ve kudretini ifade eder. Bunu doğrudan bizim elimiz gibi anlamaya çalışmak, belâğatten nasipsizlik alametidir. Bu tür mecazlar, Kur’an âyetlerinde dikkat çekecek sıklıkta kullanılmıştır. Zira mecaz insanın ufkunu açar, derin manaları az bir lafızla anlatmaya yardımcı olur. Mesela şu âyete bakalım:

“Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlı’ dediler… Doğrusu Allah’ın her iki eli açıktır, dileği gibi verir…”26

Âyette geçen “eli bağlı” cimrilikten”, “eli açık” nimet ve kudretten kinaye olarak kullanılmış birer mecazdır.27 Nitekim “falanın eli açıktır” demek gerçekten onun elleri uzanmış, açılmış anlamında değildir. Hatta elleri kolları olmayan cömert insanlar için de, “eli açık” tabiri kullanılır.

Mecaz konusunda İmam-ı Gazzalî şu örneği verir:

“Falanı hınzırların boyunlarına inci kolyeler takarken gördüm” cümlesinde ehil olmayanlara ilim ve hikmetten sırlar söylemek kastedilmiştir. Bu sözü duyanlardan bazıları, zahire takılıp kalır. Muhakkik olanlar ise, işin sırrını ve içyüzünü anlarlar.28

Âyetlerde olduğu gibi, hadislerde de mecaz vardır. Mesela “Mü’minin kalbi, Rahman’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır”29 hadisini zahirine hamletmek mümkün değildir. Burada parmak, kudretten kinaye olarak söylenmiştir.30 Nitekim beraber olduğu kimseleri kolaylıkla idare eden kişi hakkında Türkçede “onları parmağında oynatıyor” ifadesi kullanılır.

Manevî karine için şu âyetlere de bakabiliriz:

“Onlar Allah’ı unuttu. Allah da onları unuttu.”31

“Onlar şu güne kavuşmayı unuttukları ve âyetlerimizi inkâr ettikleri gibi, biz de bugün onları unuturuz.”32

Bu iki âyet bir kısım insanların Allah’ı unutmalarının cezasını anlatmaktadır. Yani, Allah onlara unutulmuş kimse muamelesi yapacak, rahmetinden mahrum bırakacaktır. Yoksa Allah’ın ilminden hariç hiç bir şey yoktur ve Allah unutmaktan münezzehtir. Nitekim “Rabbim şaşırmaz ve unutmaz” âyeti bu konuda gayet açıktır.33

Kelâmın siyak ve sibakı

Siyak-sibak: Kelâmın; evveline güzel bir netice, sonrasına iyi bir başlangıç olmasıdır. Kelâmda son ve başın birbirine uygun ve tutarlı olmasını ifade eder. Batı dillerinde “context” kelimesiyle karşılanan siyak, Türkçede “bağlam” ifadesiyle karşılanmaktadır.

Siyak-sibak bir yönüyle “resmi bir bütün olarak görmektir.” Çünkü Kur’an kendi içinde tam bir bütünlüğe sahiptir. Âyetlerin ve sûrelerin kendilerinden önceki ve kendilerinden sonraki âyetler ve sûrelerle münasebeti olduğu gibi, Kur’anın tamamıyla da münasebeti bulunmaktadır.

Bektaşîye “neden namaz kılmıyorsun?” diye sormuşlar. “Kur’an, ‘Namaza yaklaşmayın!’ diyor” demiş. “Âyetin devamını da oku” dediklerinde ise, “ilerisine hâfız değilim” diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışmış. Âyetin devamında, “sarhoş iken” kaydı yer almaktadır.34

Sûrenin kendi içinde bütünlüğüne, Kıyame Sûresinde geçen şu âyetlerle bakabiliriz:

Onu söylemek için acele edip dilini kımıldatma.”

Şüphesiz onu toplamak ve okumak bize aittir.”

O halde, onu okuduğumuz zaman sen onun okunuşunu takip et.”

Sonra onu açıklamak da bize aittir.”35

Bu âyetlerin açıklamasında genelde şu rivayete yer verilir:

Hz. Peygamber, vahiy geldiği esnada âyetleri eksiksiz bir şekilde ezberlemek maksadıyla dilini oynatarak tekrar etmekteydi. Allah, bu âyetleri indirerek Onu rahatlattı.36

Yani “Ey Peygamber! Kur’anın vahyi Sana geldiğinde, “ondan bazı şeyleri kaçırabilirim” şeklinde bir telaş ile dilini kımıldatma. O vahyi göğsünde cem etmek ve kıraatini dilinde sabit kılmak bize aittir. Cebrailin lisanıyla onu Sana okuduğumuzda Sen de onun okunuşunu takip et ve tekrarla, ta ki zihninde sağlam bir şekilde yer etsin. Sonra, Kur’anın manalarından sana müşkil gelenleri beyan edip açıklamak da bize aittir.”37

Sûrenin bütünlüğü açısından baktığımızda, bu rivayetin burada kullanılması ve âyetlerin buna göre anlaşılması hiç de uygun görülmemektedir. Zira sûrenin tamamı kıyâmetle alâkalıdır ve bir buçuk sayfa tutan bu sûrede kıyâmet çok muhteşem bir şekilde tasvir edilmektedir. Üstteki âyetler de yine kıyâmetten bir tablo bize sunarak bu tasviri çok daha etkili hale getirmektedir. Şöyle ki: Sûrenin 13. âyetinde şöyle denilir:

O gün insana, yapıp yapmadığı ne varsa bildirilir.”

Öyle görülüyor ki, üstteki âyetlerde geçen zamir, kıyâmette hesaba çekilen kimse ile alâkalıdır. Yani, diğer âlemde insana amel defteri verilir, korkusu sebebiyle sür’atle okurken dili sürçer. Ona “Onu söylemek için acele edip dilini kımıldatma” denilir. Çünkü vaadimiz gereği bütün amellerini cem etmek ve onları sana okumak bize aittir. Biz sana okuduğumuzda ikrarla veya teemmülle sen de okunuşunu takip et. Sonra, bu yaptıklarına terettüp eden cezayı anlatmak da bize aittir.”38

Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cild olarak muhakkikler tarafından yazılan yüzbinler tefsirler, Kur’anın câmiiyyet ve hârikıyet-i lafziyesine kat’î bir bürhan-ı bahirdir. Her ne ise… Biz şu sözde her bir manaya delalet eden emareyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip kısmen “İşaratu’l- İ’caz”a havale ederiz.

Yüz binlerce tefsir

Bediüzzamanın üstte yüzbinler tefsir ifadesini kullanması dikkat çekici bir durumdur. Eğer “tefsir” dediğimizde “Kur’anın baştan sona yorumu” şeklinde anlarsak, bu ifade mübalağalı görülür. Çünkü bilinen tefsirlerin sayısı bu rakamı bulmamaktadır.

Hâlbuki “tefsir” dediğimizde “Kur’anın yorumu olara

1 Gazzali, İhya, I, 289; Kavaidu’l- Akaid, s. 112; Süyuti, el-Itkan, II, 1219; Zerkeşi, Burhân fî Ulûmi’l- Kur’an, II, 169. Hadisin sıhhati hakkında tereddütler dile getirilmişse de, sahih bir mananın tercümanı olduğunda şüphe yoktur.

2 Süyûti, el- Itkan, II, 1220; Zerkeşi, II, 154

3 Sâbuni, Tibyan, s. 239

4 Zerkeşi, II, 169

5 Süyûti, el- Itkan, II, 1220

6 Zerkeşi, II, 155

7 Mesela evin geçimini sağlayan erkeğe de mecazen “evin direği” denilir.

8 Enbiya, 30

9 Yasin, 38

10 Bakara, 5

11 Muhammed, 19

12 Bkz. Müslim, Zikr, 41; Ebû Dâvud, Sünen, Vitr, 26; Tirmizî, Sûre, 47/1

13 Tevbe, 43

14 Beydâvi, II, 406-407

15 Hûd, 49

16 Yunus, 87

17 Bkz. Nursi, Emirdağ Lahikası II, 104

18 Mesela bkz. Nur, 52

19 Mesela bkz. Bakara, 88; Nisa, 46

20 Âl-i İmran, 113

21 Fussilet, 40

22 Beydâvi, III, 273

23 A’raf, 40.

24 Yazır, III, 2161.

25 Gaşiye, 20

26 Maide, 64

27 Râzî, XII, 41-43; Kurtubi, El-Cami li Ahkami’l-Kur’an, VI, 154-155

28 Gazzalî, Kavâidu’l-Akâid, s. 125

29 Tirmizi, Daavat, 89

30 Gazzalî, Kavâidu’l-Akâid, s. 127-28

31 Tevbe, 67

32 A’raf, 51

33 Taha, 52

34 Nisa, 43

35 Kıyame, 16-19

36 Buhari, Tefsir: 75/1-2; Bed’ul-vahy: 4; Tevhid: 43; Müslim, Salât: 148; Tirmizi, Tefsir: 75/1; Nesai, Sünen, İftitah: 37; İbn Hanbel, 1/343

37 Beydâvi, III, 621

38 Beydâvi, III, 622

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir