7. DERS: KUR’ANIN LAFZINDAKİ FESAHAT

Dördüncü Nokta: Lafzındaki fesahat-ı hârikasıdır.

Evet, Kur’an manen üslûb-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lafzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat’î vücuduna, usandırmaması delildir. Ve fesahatin hikmetine, Fenn-i Beyan ve Meânînin dâhî ulemasının şehadetleri bir bürhan-ı bahirdir.

Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzi olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’an onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor.

Lafız – Mana İlişkisi

Belağatta birinci umde lafzın fesahatıdır. Beliğ bir ifade, fasih lafızlarla kurulur. İnsanın ceset ve ruhtan meydana gelmesi gibi, ke­lâm dahi lafız ve manadan meydana gelir. Lafız bir sa­defse, mana o sadefteki inci; lafız bir zarfsa, mana o zarftaki mektuptur.

Kelâmdan asıl maksat, mananın ifade edilmesidir. Lafız buna bir hizmetkârdır. Edebî bir ifadede, güzel bir manaya, güzel elbise giydirilir. Mana incileri­nin sadefleri de güzel olur. Engin manalar, Kur’anda buna uygun olan kelimelerle anlatılmıştır. Mesela Kur’ân- ı Kerim’de “bulut” anlamında “sehab” ve “müzne” kelimeleri kullanılmış, fakat kulağa hoş gelmeyen aynı anlamdaki “buaq” kelimesi terkedilmiştir.1 Keza, okumayı zorlaştıran ardarda tamlamalar yapılmamıştır.

Lafızdaki güzelliği bülbülün sesine benzetebiliriz. Bu ses insanı neşelendirir. Hâlbuki karganın sesi ise nefret uyandırır.2 Şırıl şırıl akan sular neler söyler bilmeyiz ama akıştaki o tatlılık bizi mesteder, hayran bırakır.

Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki:

Kur’an, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınadır ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa deva ve şifa olduğundan usandırmaz. Her gün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak.

Demek Kur’an, hak ve hakîkat ve sıdk ve hidayet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor.

Kur’anın usandırmaması

Kalplere azık ve gıda, akıllara kuvvet ve gına, ruhlara ab-ı hayat ve ziya, nefislere deva ve şifa olan Kur’anın defalarca okunduğu halde usandırmaması, gözler önünde olan bir hakikattir. Mesela, beş vakit namazını kılan bir mü’min, günde kırk elli defa Fatiha Sûresini okur. Yetmiş yıllık ortalama bir ömürde bir milyona yakın bu sûreyi tekrarlamış olur. Onun böyle tekraren tilaveti, halâvetini artırır.

Kalbin gıdası, başta zikr-i ilâhîdir. “Dikkat edin! Kalpler ancak Allahın zikriyle mutmain olur”3 âyeti bunu açıktan ifade eder. Kur’an ise baştan sona Allahın isim ve sıfatlarını, hayret verici fiil ve icraatlarını anlatır. Böyle olunca, Kur’an okuyan bir kimse kalbinin gıdasını almış olur.

Kur’an akıllara kuvvet verir, takviye eder. Ele aldığı meseleleri akli deliller, aklı besleyen temsiller ve kıssalarla anlatmasıyla, onu okuyan ve anlayan bir akıl, akıl yönüyle gerçekten güçlü hale gelir. Mantık ve muhakeme açısından fevkalade gelişim gösterir.

Ruhun da kendine göre gıdası vardır. Kur’an, ruha su ve ışık gibidir. Manayı bilmeyen kimselerin ruhları bile Kur’an okunduğunda hisselerini alır, manevi bir coşku hali yaşar.

Nefse gelince, nefsin bencillik, haset, düşmanlık gibi bir takım rahatsızlıkları vardır. Kur’anı dinleyen ve hükümlerini uygulayan bir kimsenin nefsi böyle manevi rahatsızlıklardan kurtulur. Nitekim Kur’an şöyle bildirmektedir:

Biz Kur’an’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet indiririz.”4

Hattâ Kureyş’in rüesasından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur’anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: Şu kelâmın öyle bir halâveti ve taraveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbaımızı kandırmak için sihir demeliyiz.”

İşte Kur’an-ı Hakîm’in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar.

Burada bahsi geçen şahıs, Velid Bin Muğire’dir. Müddessir sûresi on birinci âyetten itibaren anlatılan bölüm, onun hakkında nazil olmuştur. Rivayete göre, Velid Bin Muğire Hz. Peygambere uğramıştı. Hz. Peygamber Kur’an okumaktaydı. Velid, Hz. Peygamberin Kur’an okuyuşundan sonra kavmine vardı ve onlara şöyle dedi: “Biraz önce Muhammed’den öyle bir kelâm işittim ki, ins ve cinnin kelâmından değil. Onda bir tatlılık, üzerinde bir güzellik var. Kelâmının yukarısı meyvedar bir ağaç, aşağısı ise sulak ve verimli bir toprak. O hep üstün gelir, ona galip gelinmez.”

Bunun üzerine Kureyş “Velid dininden döndü” dedi. Kardeşinin oğlu Ebu Cehil, “Ben onu hallederim” deyip hazin bir edayla onun yanına oturdu, cahiliye damarını tahrik edecek şekilde kendisiyle konuştu. Bu konuşmadan sonra, Velid kavmine seslendi, aralarında şöyle bir muhavere geçti:

-Muhammedin mecnun olduğunu söylüyorsunuz. Hiç onda sar’alı bir durum gördünüz mü?

-Hayır, görmedik.

-O bir kâhindir, diyorsunuz. Peki, hiç kehanette bulunduğunu gördünüz mü?

-Hayır, görmedik.

-O bir şairdir, diyorsunuz. Hiç Onu şiir söylerken gördünüz mü?

-Hayır, görmedik.

Bunun üzerine Velid şöyle dedi: “O ancak bir sihirbazdır. Görmüyor musunuz kişiyle çoluk çocuğunun ve kölelerinin arasını ayırıyor.”

Kureyş müşrikleri, ondan duydukları bu sözler üzerine sevindiler, ona hayret ederek ve hayran kalarak dağıldılar.5

Kur’an-ı Hakîm’in âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesahatin esbabını izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız numune olarak bir âyetteki huruf-u hecaiyenin vaziyetiyle hâsıl olan bir selaset ve fesahat-i lafziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem’a-i i’cazı göstereceğiz. İşte:

ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ ilâ âhir.

İşte şu âyette bütün huruf-u heca mevcuddur. Bak ki, sakil, ağır bütün aksam-ı huruf beraber olduğu halde selasetini bozmamış. Belki bir revnak ve muhtelif tellerden mütenasib, mütesanid bir nağme-i fesahat katmış.

Hem şu lem’a-i i’caza dikkat et ki, huruf-u hecadan “ya” ile “elif” en hafif ve birbirine kalbolduğu için iki kardeş gibi her birisi yirmibir kere tekrarı var.

“Mim” ile “nun” birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için her birisi otuzüçer defa zikredilmiştir.6

ص س ش mahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her biri üç defa, ع غ kardeş oldukları halde ع daha hafif altı defa, غ sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir.

ط ظ ذ ز mahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için her birisi ikişer defa, “lâm” ve “elif” ile beraber ikisi لا sûretinde ittihad ettikleri ve “elif” لا sûretinde hissesi “lâm”ın yarısıdır. Onun için “lâm” kırkiki defa, “elif” onun yarısı olarak yirmibir defa zikredilmiştir.

“Hemze” “he” ile mahreççe kardeş oldukları için hemze onüç, “he” bir derece daha hafif olduğu için ondört defa,7 ق ف ك kardeş oldukları için ق ‘ın bir noktası fazla olduğu için ق on, ف dokuz, ك dokuz. ب dokuz, ت oniki, “ta”nın derecesi üç olduğu için oniki defa zikredilmiştir.

ر “lâm”ın kardeşidir. Fakat ebced hesabıyla ر ikiyüz, “lâm” otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem ر telaffuzca tekerrür ettiğinden sakil olup yalnız altı defa zikredilmiştir.

خ ح ث ض Sıkletleri ve bazı cihat-ı münasebat için birer defa zikredilmiştir. “Vav” “he”den ve “hemze”den daha hafif ve “ya”dan ve “elif”den daha sakil olduğu için onyedi defa, sakil hemzeden dört derece yukarı, hafif eliften dört derece aşağı zikredilmiştir.

İşte şu hurufun bu zikrinde hârikulâde bu vaziyet-i muntazama ile ve o münasebet-i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakik ve ince nazm ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki; beşer fikrinin haddi değil ki, şunu yapabilsin. Tesadüf ise muhaldir ki, ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki intizam-ı acib ve nizam-ı garib, selaset ve fesahat-ı lafziyeye medar olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem hurufatında böyle intizam gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, manalarında öyle esrarlı bir intizam, öyle envârlı bir insicam gözetilmiş ki, göz görse “Mâşâallah”, akıl anlasa “Bârekâllah” diyecek.

Bir fesahat örneği

İlgili âyet, kendisinde bütün harflerin bulunduğu bir âyettir.8 Binaların tuğlalarla örülmesi misali, cümleler de harflerden örülür. Bu âyette bütün harfler, harflerin özelliklerine uygun bir şekilde gayet hârika bir şekilde bir araya getirilmiştir.

Üstte anlatılan durumu, gayet mükemmel bir şekilde yapılmış bir saray örneğiyle daha kolay anlayabiliriz. Şöyle ki: Böyle bir saray, renk ve şekil yönüyle farklı özellikteki taşların birbiriyle uyum halinde bir araya getirilmesiyle inşa edilir. Onun gibi, bir kelâm dahi cümlelerden, cümleler kelimelerden, kelimeler harflerden meydana gelir. Kelâma güzellik katan ve onu mükemmel yapan unsurlar; hem cümleler, hem kelimeler, hem de harflerle ilgilidir. İşte üstteki âyette Arapçada bulunan bütün harfler kullanılmıştır. Bu harflerin kullanımı, sarayın binasını meydana getiren taşların birbiriyle uyumlu dizilmesi misali, tam bir uyum halindedir. Yarım sayfa tutan üstteki âyet, Uhudda mağlubiyet yaşayan mü’minlerin ve onların arasında bulunan münafıkların durumunu anlatmaktadır. Şöyle ki:

ثُمَّ أَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ أَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشَى طَائِفَةً مِنْكُمْ

Sonra o gamın ardından (Allah) üzerinize içinizden bir kısmını örtüp bürüyen bir güven, hafif bir uyuklama indirdi.”

Sonra Allah üzerinize emniyet indirdi, uyuklama hâli sizi sardı. Ebu Talha bunu şöyle anlatır: “Düşmanla karşı karşıya iken bizi uyuklama hâli bürüdü. Öyle ki, bizden birinin kılıcı elinden düşüyor, sonra onu alıyordu. Tekrar düşüyor, tekrar alıyordu.”

Bu uyuklama hâli, sizden gerçek mü’minleri bürüyordu.

وَطَائِفَةٌ قَدْ أَهَمَّتْهُمْ أَنْفُسُهُمْ “Bir kısmınız da kendi canlarının kaygısına düşmüştü.”

Diğer taife, yani münafıklar ise canlarının derdine düşmüştü.

يَظُنُّونَ بِاللّٰهِ غَيْرَ الْحَقِّ ظَنَّ الْجَاهِلِيَّةِ “Allah’a karşı cahiliye zannı gibi gerçek dışı zanda bulunuyorlardı.”

Cahiliye zannı, cahiliye inancına ve insanlarına has zanna verilen isimdir.

يَقُولُونَ هَلْ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ مِنْ شَيْءٍ “Bu işten bizim için bir şey var mı?, diyorlardı.”

Münafıklar, Hz. Peygambere “Bizim için Allahın emrettiği ve vaat ettiği yardım ve zaferden bir nasip var mı?” diyorlardı.

Denildi ki: Münafıkların reisi İbn Übey’e, Hazreç oğullarından ölenler olduğu haber verildiğinde böyle söyledi. Yani, “Biz kendimizle ilgili tedbir almaktan ve kendi irademizle hareket etmekten men edildik. Bu durumda, yapılacak iş hususunda bize bir şey kalmadı.”

Veya “Bu mağlubiyet bizden gider de, yapılacak iş hususunda bize bir şey düşer mi?”

قُلْ إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلّٰهِ “De ki: Bütün iş Allah’ındır.”

Ey Peygamber! Sen bunlara de ki: “Gerçek galebe Allahın ve O’nun sevdiği kimselerindir. Çünkü Allahın hizbinde olanlar, işte galip olan onlardır.”

Veya “Hüküm O’na aittir. Dilediğini yapar, ne isterse hükmeder.”

يُخْفُونَ فِي أَنْفُسِهِمْ مَا لَا يُبْدُونَ لَكَ “Onlar sana açıklamadıklarını içlerinde saklıyorlar.”

يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْأَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هَاهُنَا “Diyorlar ki: Şayet bu konuda elimizde bir şey olsaydı, burada öldürülmezdik.”

Bunu söylemeleri kendi içlerindendir veya kendi aralarında baş başa kaldıklarında böyle demişlerdir.

قُلْ لَوْ كُنْتُمْ فِي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذِينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ إِلَى مَضَاجِعِهِمْ “De ki: Şayet evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmesi yazılmış bulunanlar mutlaka yatacakları (öldürülecekleri) yerlere çıkıp gideceklerdi.”

Levh-i mahfuzda bu vakitte ölmesi yazılmış olanlar ölecekleri yere varır ve ölürlerdi. Medine’de oturmak onlara bir fayda vermez ve hiçbiri kurtulamazdı. Çünkü Allah, işleri kader programında takdir etti ve tedbirini yaptı. Onun hükmünü bozmaya kimsenin gücü yetmez.

وَلِيَبْتَلِيَ اللّٰهُ مَا فِي صُدُورِكُمْ وَلِيُمَحِّصَ مَا فِي قُلُوبِكُمْ “Allah (bunu) gönüllerinizin içindekini denemek ve kalplerinizdekini arındırmak için yaptı.”

Allah gönüllerinizde olanı deneyecek ve onlardaki ihlâs ve nifak gibi gizli hâlleri ortaya çıkaracaktır. Ve kalplerinizde olanı ortaya koyacak veya vesveselerden kurtaracaktır.

وَاللّٰهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ “Allah, gönüllerde olanı bilendir.”

Allah, gönüllerde olan gizlilikleri, ortaya koymadan önce de bilendir.

Âyette vaad ve vaîd vardır. Ayrıca Allahın denemeye ihtiyacı olmadığına bir tenbih vardır. Denemesi, mü’minleri eğitmek ve münafıkların halini ortaya koymak içindir.9

1 Ali Carim ve Mustafa Emin, Belağatu’l-Vadıha, Mektebetü’l- İslâmiye, İst. s. 5

2 Age. s. 5

3 Ra’d, 28

4 İsra, 81

5 Beydâvi, III, 612

6 Tenvin dahi nundur. (Müellif)

7 Hemze, melfuz ve gayr-ı melfuz yirmi beştir ve hemzenin sâkin kardeşi elif’ten üç derece yukarıdır. Zira hareke üçtür. (Müellif)

8 Âl-i İmran, 154

9 Beydâvi, I, 348-349

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir