Üçüncü Nokta: Üslûbundaki bedaat-ı hârikadır.
Evet, Kur’anın üslûbları hem garibdir, hem bedî’dir, hem acibdir, hem mukni’dir. Hiç bir şeyi, hiç bir kimseyi, taklid etmemiş. Hiç kimse de onu taklid edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûblar taravetini, gençliğini, garabetini daima muhafaza etmiş ve ediyor.
Kur’anın üslûbundaki hârikalık
Üslûb, ifade tarzı demektir. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, her hatibin de bir konuşma tarzı vardır. Üslûbu teşekkül etmiş bir insan, nerede olursa olsun, ifadelerinden hemen tanınır. Bunu ifade babında “üslûb-u beyan, aynıyla insan” denilmiştir.
Kur’anın üslûbunda ilâhîlik vardır. Yani böyle bir anlatım ancak ve ancak Allaha yaraşır, bu ifadeler bir beşer sözü olamaz.
Üstteki metinde “Kur’anın üslûbları hem garibdir, hem bedî’dir, hem acibdir, hem mukni’dir” denilerek Kur’anın üslûbunda dikkat çeken dört özellik nazara verilmiştir.
Evet, onun üslûbunda garabet vardır, yani o farklıdır. Binlerce zenci arasında bir beyaz insanın hemen fark edilmesi gibi, onun ifade tarzı diğerlerinden kolayca ayırt edilir.
Keza, onun üslûbunda bedaat vardır, yani o bir başkasını taklit etmemiş, kendine has bir üslûbla meselelerini anlatmıştır.
Keza, onun üslûbu acibtir, yani hayret ve hayranlık vericidir. O okunduğunda, Arabça bilmeyenler bile -bülbülün sesini hayranlıkla dinleyen kimseler gibi- derin bir hayret ve hayranlıkla onu dinlerler. Nitekim Hz. Peygamber (asm) sabah namazında Kur’an okurken oraya gelmiş olan cinlerden bir grup hayretle onu dinlemişler, “Biz acib bir Kur’an dinledik” diyerek dönüşlerinde durumu kavimlerine haber vermişlerdir.1
Keza, onun üslûbu muhatabı ikna edicidir. Zira o meselelerini akla kabul ettirecek şekilde delillerle anlatır. Kur’anın en büyük i’caz vecihlerinden biri olan temsillerle anlatım, ikna edici olmasının esaslarından biridir.
Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre-misal الٓمٓۚ الٓرٰ۠ طٰهٰ يٰسٓ حٰمٓۜ عٓسٓقٓ۠ gibi mukattaat hurufundaki üslûb-u bedîîsi, beş-altı lem’a-i i’cazı tazammun ettiğini “İşaratu’l- İ’caz”da yazmışız.
Huruf-u Mukattaa
Meşhur müfessir Kadı Beydâvi, bu harflerle ilgili şu açıklamalara yer verir:
“Elif, Lâm, Mîm.” Bu ve emsali lafızlar, kendileriyle kelimelerin meydana geldiği harflerin isimleridirler. İbn Mes’ud, Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder: “Kim Allahın kitabından bir harf okursa, ona bir hasene verilir. Hasene ise, on katıyladır. ‘Elif- lâm-mim’ bir harftir demiyorum. Lakin elif bir harftir, lâm bir harftir, mim bir harftir.”2
Bu harflerle, Kur’ana muaraza etmek isteyenlere meydan okunmuştur.3
Eğer Kur’an Allahın kelâmı değil insan sözü olsaydı, muaraza edenler ona yakın şeyler söylemekten âciz kalmazlardı.
Böylece, bu ifadeler Kur’anın bir nevi i’cazını gösterir. Daha ilk ifadelerinde, muhataplarının kulaklarına bu i’cazı duyurur. Çünkü harfleri isimleriyle söylemek okuma yazma bilen ve öğreten kimselere hastır. Kur’anı kendisinden dinledikleri Hz. Peygamber ise, okuma yazması olmayan bir ümmîdir. Ondan kitabet ve tilavetin meydana gelmesi, hiç beklenmeyen garip bir durumdur, harikulâdedir.
Hem de sûre başlarında geçen bu harfler, öyle dizilmişlerdir ki, büyük edipler de bunu yapmaktan aciz kalır. Şöyle ki:
Sûre başlarında yer alan bu harfler (huruf-u mukattaa) on dört tanedir. Bu ise, -şayet lâm elif doğrudan bir harf sayılmazsa- harflerin yarısıdır.
Bu harfler, yirmidokuz defa sûre başlarında yer alır, bu ise hece harflerinin sayısıdır.
Kur’an-ı Kerîmde huruf-u mukataa bir, iki, üç, dört ve beş harfli olarak zikredilir.4
Huruf-u mukattaanın, sûrelerin isimleri olduğu da söylenmiştir.
Ayrıca, bu harflerin, kendilerinin de içinde bulundukları bazı kelimelere bir işaret olduğuna dikkat çekilmiştir. İbn Abbasın şöyle dediği rivayet edilir: “Elif, Allahın ihsanlarına, lâm harfi lütfuna, mim harfi de mülkünü işarettir.”
Yine O’ndan şöyle bir rivayet vardır: “Elif – lâm – mim’in manası: Ben Allahım, bilirim, demektir.”
İbn Abbasa göre, elif harfi Allaha, lâm harfi Cibrile, mim harfi Muhammede işaret eder. Yani, “Kur’an, Cibrilin lisanı ile Allah tarafından Hz. Muhammede (asm) indirilmiştir.”
Bu harflerin, ebced ve cifir yoluyla kavimlerin müddet ve ecellerine işaret olduğunu söyleyenler de vardır. Rivayete göre, Yahudilerden bir grup Hz. Peygambere geldiğinde, onlara Bakara Sûresinin başından “Elif-lâm-mim’i” okudu. Onlar, ebced yoluyla bunu hesaplayıp dediler: Müddeti yetmiş bir yıl olan bir dine nasıl girelim?
Rasulallah onlara tebessüm etti. Bunun üzerine, “başka da var mı?” dediler. Hz. Peygamber onlara “elif-lâm-mim-sad, ve “elif-lâm-mim-ra”yı okudu. Bunun üzerine, “iş karıştı, hangisini esas alacağımızı bilmiyoruz” dediler.
Bu harflerin Kur’anın isimleri olduğu da söylenmiştir.
Keza, bunların Allahın isimleri olduğuna da dikkat çeken olmuştur.
“Elif – lâm – mim”le alâkalı şöyle bir nükteye dikkat çekilir:
Elif, harfi boğazın gerisinden çıkar. Burası, harflerin çıkış yerlerinin başlangıcıdır. Lâm harfi dilden çıkar, bu da harflerin mahrecinin ortasıdır. Mim harfi ise dudaktan çıkar, bu da harflerin mahrecinin sonudur. Demek ki, kulun kelâmının hem evveli, hem ortası, hem de sonu Allahı zikir olmalıdır.
Bu harflerle ilgili olarak, “bunlar sadece Allahın bildiği birer sırdır” görüşüne de yer verilir. Buna yakın görüş, dört halifeden ve sahabeden rivayet edilir. Belki de onlar “bu harfler Allah ile Rasulü arasında birer sırdır, hem birer rumuzdur, diğer insanlar bunlara muhatap değillerdir” manasını murat ettiler. Çünkü bir mana ifade etmeyen şeyle hitap etmek, uygun bir şey değildir.5
Bediüzzaman İşaratu’l- İ’cazda bu konuda şu açıklamaları yapar:
الٓمٓۚ “Elif – Lâm – Mim”
Burada dört mebhas vardır.
Birinci Mebhas
İ’caz, الٓمٓۚ ufkundan teneffüs etmiş, nefes almıştır. Çünkü i’câz, belâğat inceliklerinin parıltılarının imtizacından tecelli eden bir nurdur. Bu mebhaste bir kısım letaif var. Bunların her biri ince olsa bile, tamamı bir fecr-i sadıktır.
–الٓمٓۚ sûre başlarındaki diğer kardeşleriyle beraber, bütün kelimelerin unsurları olan hece harflerinin yarısını teşkil eder, dikkat et!6
-Alınan bu harfler, alınmayanlara nisbetle daha çok kullanılan harflerdir.
-Kur’an, almış olduğu bu harflerden “elif ve lâm” gibi dile kolay olanları tekrar etti.
-Kur’an, mukattaat harflerini hece harflerinin sayısınca yirmidokuz sûre başında zikretti.
-Kur’an bu harfleri alırken mehmuse, mechure, şedide, rihve, müsta’liye, münhafida, münfetiha gibi, çift olan harf guruplarından yarısını, tek olanlardan ise, kalkale gibi ağır olanlardan azını, zellaka gibi hafif olanlardan çoğunu almıştır.7
-Alınan harflerin tabiatları, seciye olarak daha latîftir.
-Kur’an bu harfleri alırken beş yüz dört ihtimal arasından bu tarzı seçmiştir. Öyle ki, harflerin tabiatlarına göre yarısını almak, ancak bu şekilde mümkün olmaktadır. Çünkü çoğunun taksimatı iç içedir, birbirine girmiştir ve farklı farklıdır. Her birinin bu şekilde yarısının alınmasında acip bir garabet (dikkat çekicilik) vardır.
Bu lem’aların mezcinden i’câz nuru derleyemeyen kimse, kendi zevkini kınasın!
İkinci Mebhas
الٓمٓۚ ses veren bir şeye vurup dikkat çekmek gibi, muhatabı uyarır, dikkatini toplar. Çünkü garabetiyle garip ve acip bir şeyin öncüsüdür.
Bu mebhasde de bazı letaif var:
-Harfleri hecelemek ve isimdeki harfleri parça parça söylemek, müsemmanın nereden doğduğuna bir işarettir.8
-Harfleri böyle birer birer söylemek, müsemmanın vâhid-i itibari olup mürekkeb-i mezci olmadığına bir işarettir.
-Harfleri kesik kesik hecelemek, san’atın maddesini göstermeye bir işarettir. Seninle yazı hususunda yarışmak isteyen kimseye kâğıt ve kalemi önüne bırakman gibi, sanki Kur’an şöyle diyor: “Ey inatçı müddeiler! Sizler kelâmın sultanlarısınız. İşte önünüzde harfler. Ben yaptığımı onlarla yapıyorum.”
-Mananın ihmalini remzeden harfleri tek tek söylemek, “Biz hakîkatleri, kıssaları ve dinî hükümleri bilmiyoruz ki sana mukabele edelim” şeklindeki mazeretlerini kesmeye işaret eder. Sanki Kur’an şöyle der: “Ben sizden ancak belâğatin nazmını istiyorum, öyleyse uydurma şeyler türünden de olsa Kur’an’ın mislini getirin.”
-Harfleri isimleriyle söylemek, kıraat ve kitabet ehlinin âdetindendir. Kur’an’ı kendisinden dinledikleri zât ise, çevresiyle beraber ümmîdir. Dolayısıyla böyle bir hâl kendisinden umulmaz. Bu seciyeye nazaran şu manaya bir remiz vardır: “Bu kelâm O’ndan meydana gelmiyor, aksine O’na ilka ediliyor.”
-Harfleri hecelemek kıraatin esası ve onun başlangıcıdır. Bu durum, Kur’an’ın özel bir yol tesis ettiğine ve ümmî insanlara muallim olduğuna ima eder.9 Her ne kadar bazıları ince de olsa, bu iplerin nescinden âli bir nakış görmeyen kimse belâğat san’atında yabancıdır, belâğat ehlinin fetvalarını taklit etsin.
Üçüncü Mebhas
الٓمٓۚ son derece vecizliğe işarettir. Vecizlik ise Kur’an’ın i’câzının iki esasından biridir.10 Bu mebhasta bazı letaif vardır:
– الٓمٓۚ müteselsil kıyas-ı temsiliyle şu manaya remz eder, işaret eder, ima eder, telvih ve telmihte bulunur: “Bu Kur’an Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail Onu Muhammed’e (asm) getirmiştir.”
Çünkü nasıl ki Kur’an’ın tamamındaki ayrıntılı hükümler, bazen uzun bir sûrede icmalen irtisam eder. Bazen uzun bir sûre, işaret olarak kısa bir sûrede temessül eder. Bazen kısa bir sûre, remzen bir âyette münderic olur. Bazen bir âyet, telmihen bir kelâmda mündemiç olur. Bazen bir kelâm telmihen bir kelimeye girer. Bazen bu câmi kelime “sîn-lâm-mîm” gibi huruf-u mukattaada görülür. Kur’an’ın Bakara sûresinde, Bakara’nın Fatiha’da, Fatiha’nın Bismillahirrahmanirrahîmde, Bismillahirrahmanirrahîm’in Besmelede bulunması gibi…11 Aynı şekilde الٓمٓۚ de de böyle olması caizdir.
İşte bu müteselsil temsilî kıyasa istinad ile ve ذٰلِكَ الْكِتَابُ işaretiyle الٓمٓۚ den şu mana tecelli eder: “Bu Kitap, Allah’ın ezeli kelâmıdır. Cebrail onu Hz. Muhammed’e (asm) indirdi.”
– Huruf-u mukattaa İlâhî şifreler gibidir. Allah bu harfleri, şifre anahtarları yanında olan peygamberine göstermiştir. İnsan fikri henüz buna uzanamamıştır.
– الٓمٓۚ Kur’an’ın indiği zâtın zekâsının şiddetine bir işarettir. Öyle ki, remiz O’na açıktan ifade gibidir.
– Harfleri birer birer söylemek, bunların kıymetinin sadece manalarında olmadığına, “Esrâr-ı huruf” yani “harflerin sırları” ilminin keşfettiği gibi, mesela sayıların münasebeti tarzında harfler arasında fıtrî münasebetler olduğuna bir işarettir.
– الٓمٓۚ birer birer okunmasıyla halk, vasat ve şefe mahreçlerine işaret eder.12 Bu işaret, zihni dikkate zorlamaya ve ülfet perdesini yırtmaya remzeder. Ta ki harflerin hilkatindeki (yaratılışındaki) renk renk nakışların acaibini mütalaaya sevk etsin.
Ey elini belâğat san’atına bulaştırmış kişi! Bu letaifin parçalarını bir araya getir, hepsine bir bütün olarak bak, kulak ver. Ta ki bu letaif sana, “bu Allah’ın kelâmıdır” manasını okusun.
Dördüncü Mebhas
الٓمٓۚ kardeşleri olan diğer mukattaat harfleriyle beraber sanki şöyle nida ediyorlar: “Biz öncüleriz. Kimseyi taklit etmedik, bir imama tabi olmadık. Üslûbumuz bedi’dir, tarzımız gariptir.”
Bunda da bazı letaif vardır:
– Hatipler ve fasihler bir modeli örnek alırlar, o minval üzere nescederler, gidilmiş bir yolda giderler. Ama Kur’an’ın bazı sûre başlarındaki bu üslûbuna “daha önce hiç bir insan ve cinn el sürememiştir.”
– Kur’an, fevatih ve mekatıı ile (başlarıyla ve sonlarıyla) olduğu gibi kaldı.13 Dostlarının benzeme şevki ve düşmanlarının muaraza isteği gibi sebepler varken misli getirilemedi, taklit edilemedi. Şahit istersen, işte milyonlar Arabî kitaplar! Bunlardan Kur’an’a denk veya O’na yakın bir kitap görebilir misin? Kella! Hatta sıradan, cahil bir insan bile o kitapları Kur’an’la kıyasladığında, birbiriyle karşılaştırdığında, nazarı ona şöyle nida edecektir: “Bu, onların mertebesinde değildir. Bu durumda ya hepsinin altındadır, bu ise bizzarure muhaldir. Öyleyse -matlup olduğu üzere- hepsinin üstündedir.”
İşte, âmi bir insan da Kur’an’ın i’câzından böylece nasibini almaktadır.
-İnsanın san’atı ilk çıktığında çok cihetlerle kaba ve noksan, zarafetten mahrum oluyor, sonra tekemmül edip güzelleşiyor. Ama Kur’an’ın üslûbu daha ilk çıktığında zarafet, taravet ve gençliğiyle zuhur etti. Telahuk-u efkâr (fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesi) ve birbirinden çalmakla ömür süren fikirlere meydan okudu ve onlara galip geldi. Bu galebe ile “Kur’an, güçlerin ve kuvvetlerin yaratıcısı olan Allah’ın san’atındandır.” diye ilan etti.
Ey belâğat nesimini koklayan kişi! Senin zihin arı’n bu dört mebhasın çiçeklerinden “şehadet ederim ki bu Allah’ın kelâmıdır” balını toplamıyor mu?14
Ezcümle: Sûrelerin başında mezkûr olan huruf, hurufatın aksam-ı malûmesi olan mechure, mehmuse, şedide, rahve, zelaka, kalkale gibi aksam-ı kesîresinden her bir kısmından nısfını almıştır. Kabil-i taksim olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakilinden nısf-ı ekall olarak bütün aksamını tansif etmiştir. Şu mütedâhil ve birbiri içindeki kısımları ve ikiyüz ihtimal içinde mütereddid yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek bir tek yol ile umumu tansif etmek kabil olduğu halde, o yolda, o geniş mesafede sevk-i kelâm etmek, fikr-i beşerin işi olamaz. Tesadüf hiç karışamaz.
Harflerin kısımları
Üstte adı geçen mechure, mehmuse ve diğerleri, harf gruplarıdır. Kıraat ilminde bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler verilir.
Zelleka harfleri altı tanedir: Bunların üçte ikisi kullanılmıştır. Kullanılanlar: “Rı-Lâm-Mim-Nun”, kullanılmayanlar ise: “Be-Fe.”
Boğaz harfleri altı harf olup üçte ikisi kullanılmıştır. Alınanlar: “Ha-Ayın-He-Hemze”, kullanılmayanlar: “Gayın -Hı.”
Boğaz harfi olmayanlar: 22 adettir. Bunlardan da 10 adet alınıp, yine karşıt iki gruptan 14 tane harf kullanılmıştır. Alınanlar “Rı-Sin-Sad-Tı-Kaf-Kef-Lam-Mim-Nun-Ye.”
Mehmuseler: 10 harf olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Sin-Ha-Kef-Sad-He.” Alınmayanlar: “Fe-Se-Şın-Hı-Te.” Bu harflerin 5 tanesi noktalı, beş tanesi noktasızdır. Kur’an bunu da yarılamış ve sadece beş noktasız olanları almıştır.
Mechureler: 18 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Hemze-Mim-Lam-Ayın-Rı-Tı-Kaf-Ye-Nun”, alınmayanlar: “Be-Cim-Dal-Zel-Ze-Dad-Zı-Gayın-Vav.” Görüldüğü gibi, birbirinin zıddı olan mehmus ve mechur harflerden toplam 14 tane alınmıştır ki, bu da hece harflerinin yarısıdır.
Şefehiler: İki tanedir. Alınan: “Mim”, alınmayan: “Be.”
Şedidler: (Sert harfler) 8 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Hemze-Tı-Kaf-Kef”, alınmayanlar: ” Be- Te- Cim-Dal.”
Rahveler: (Yumuşak harfler) 20 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Ha-Rı-Sin-Sad-Ayın-Lam-Mim-Nun-He-Ye”, alınma-yanlar: “Se-Hı-Zel-Ze-Şın-Dad-Zı-Ğayın-Fe-Vav.” Yumuşak ve sert harflerden de 14 adet alınmıştır.
Muntabikler: (Kapalı harfler) 4 tane olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Tı-Sad”, alınmayanlar: “Dad -zı.”
Münfetihler: (Açık harfler) 24 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: “Elif-Ha-Rı-Sin-Ayın-Kaf-Kef-Lam-Mim-Nun-He-Ye”, alınmayanlar harfler ise: “Be-Te-Se-Cim-Hı-Dal-Zel-Ze-Şın-Ğayın-Fe-Vav.” İki karşıt guruptan olan bu harflerden de toplam olarak 14 harf alınmıştır.
Müsta’liyeler: 7 harftir. Alınanlar: “Kaf-Sad-Tı”, alınmayanlar: “Hı-Dad-Zı-Ğayın.”
Münhafideler: 21 harf olup kullanılanların sayısı 11’dir.
Alınanlar: “Hemze-Lam-Mim-Rı-Kef-He-Ye-Ayın-Sin-Ha-Nun”, alınmayanlar: “Be-Te-Se-Cim-Dal-Zel-Ze-Şın-Fe-Vav.” Karşıt bu iki gurup harflerden de toplam 14 tane kullanılmıştır.
Kalkaleler: 5 tanedir. Alınanlar: “Kaf-Tı”, alınmayanlar: “Be-Cim-Dal.”15
İşte bir şifre-i İlâhiye olan sûrelerin başlarındaki huruf, bunun gibi daha beş-altı lem’a-i i’caziyeyi gösterdikleriyle beraber; ilm-i esrar-ı huruf ulemasıyla evliyanın muhakkikleri şu mukattaattan çok esrar istihrac etmişler ve öyle hakaik bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaat kendi başıyla gayet parlak bir mu’cizedir. Onların esrarına ehil olmadığımız, hem umuma göz görecek derecede isbat edemediğimiz için o kapıyı açamayız. Yalnız “İşaratu’l- İ’caz”da şunlara dair beyan olunan beş-altı lem’a-i i’caza havale etmekle iktifa ediyoruz.
İlâhi şifreler
Türkçede TC, STK, TBMM gibi kısaltmalar vardır ve bu kısaltmalar işi bilenler açısından doğrudan bunların açılımlarını söylemek gibi anlaşılır durumdadır. Kur’anda yer alan huruf-u mukattaa, bu yönüyle de ele alınmıştır. Huruf-u mukattaa bir cihetten ilâhî bir şifre olarak değerlendirilir. “Tevratın şifreleri”, “Leonardo Da Vinci’nin şifreleri” gibi ifadeler zaman zaman gündeme gelir. Son ilâhî evrensel mesaj olan Kur’anın da nice şifreleri olduğu, sahanın uzmanları tarafından ifade edilmektedir. İşte huruf-u mukattaa, böyle bir özelliğe sahip görülmektedir.
Harflerin sırları
Arabçada harflerin sırlarıyla alâkalı hayli yazılar yazılmış, kitaplar telif edilmiştir. Bir fikir vermesi açısından, Türkçede S ve Ş harflerinin değerlendirildiği aşağıdaki yazıya yer veriyoruz:
“Herkes laftan anlar, insan odur ki rumuzdan anlaya.”
Harfler, sırdır. Sırrı ifşa eden S harfinin esrarını kelimelerin ormanında harflerin peşine düşerek bulabilirSiniz. S hangi harfin içine girmiş ise Sır olmuştur, eSrar olmuştur, efSun olmuştur… inSan gizlemek ister hâlbuki toprak çömleklerin üzerine çekilen cilaya verilen Sır ismi gibi, Sır açığa çıkarılması istenen beklenen bir şeydir. Açıktadır, ancak herkeS göremediği için Sır olmuştur.
Ş gösteriŞ’in remzidir. İçinde yer aldığı kelime ulvi olsun süfli olsun göz kamaŞtırır, bütün bakıŞları üzerine çeker. İçinde Ş harfi olan bir tane iddiasız kelime bulamazsınız. GüneŞ, ateŞ, aŞk, Şehvet, Şevk, nakıŞ, Şov, Şehit. Oysa bu kelimelerin benzerleri yakın akrabası sayılan diğerlerine baktığımızda daha Sade, daha Sakin bir hal görürüz. Yukarıdaki Ş li kelimelerin S li benzerlerine bakalım isterseniz. AteŞ ten yükselen ıSı, aŞk ile atışan Sevgi, Şehvetle at koşturan köSnü, Şevk ile yola düşen iStek, nakıŞ ile göz okşayan deSen, Şov ile sahne alan göSteri ne kadar da Sönük kalıyor Ş nin yanında. Ş, bir kelimenin önünde yürüdüğü zaman ona Şekil verir, kelimenin ortasında yer alırsa esası teŞkil eder, kelimenin ayakucunda bile dursa onu baŞ yapar.
İçinde Ş harfi olmayınca Şah olmaz hiç bir kelime. Ş insanı tanımlayınca insana Şahsiyet verir, onu Şah yapar, Şeyh yapar, Şövalye yapar, Şakir yapar, Şakirt yapar, Şehsuvar eder. Şerefli yapar, Şeytanla iŞbirliğine girer, Şaki yapar, Şırfıntı yapar, Şempanze yapar, Şirret yapar, Şerefsiz yapar.
Yakıcıdır; GüneŞten alır ateŞini. GüneŞ, ateŞ, Şems, Şahap hep Ş ile ıŞıldar.
S Sırları barındırır karnında. Ş’nin yanında Sönük kalır ama bir nevi Ş’nin akıllı kardeşidir. Âşık olmak yerine Sevmeyi, Şüphe etmek yerine Sorgulamayı, teŞhir yerine sergilemeyi Salık verir. TaSnif eder, Soru sorar, Sorgular, Şekillendirmez belki ama sonuçlandırır.16
Bir de vav harfiyle ilgili yapılmış şu değerlendirmelere bakalım:
İnsan vav şeklinde doğar, doğrulunca kendini elif sanır. İnsan hayatı boyunca hep iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölür. Allah’a kulluğun manası vav’dadır, elif ulûhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilâhî elifle başlar. Elif kâinatın anahtarı ise, vav kâinatın kendisidir. Rabbimiz bizim her zaman vav gibi mütevazı olmamızı ister. Vav Harfi, Allah’ın Vâhid ismini ve birliğini simgeler. Vav harfi, Ebced hesabında 6 rakamına denktir, imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir…
Vav harfi, tezhib san’atı ile süslenmiş ve ucuna lâle motifi işlenmiştir. Lâle, süsleme san’atında Allah’ı simgeler. Vav harfi, Vâhidiyet, Vahdaniyeti ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ın birliğini anlatır. Vav harfi ile başlayan kelimelere dikkat edildiğinde hepsi sorumluluk gerektiren işlerdir. Bu meslek ve işler; ”vali, vezir, veli, vekil, varis, vasi, valide, vaad etmek vb.”
Bursa Ulu Camiinin batı cephesinde günümüzde hanımların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük celi sülüs dört tane vav harfi dikkat çekmektedir:
تْ وَاوَا اِتَّقُوا Bu önemli bir nasihattir. Allah Rasulü bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve “Vavlardan sakının, çekinin” diyor. Örneğin, vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vallahi yemininde bulunmak…
Yüce Rabbimiz yarattığı kullarının vav gibi mütevazı olmasını ister. Hz. Musa “dal” olmuştur ama Firavun gözünü elif’liğe dikmiştir.
Hz. İbrahim ateşte vav olmuştur, Nemrut ise bizzat ateşe odun olmuştur. Hz. Yunus, vav olmuş ve balığın karnında ancak kurtulabilmiştir. İnsan iki büklüm olunca rahat eder anne karnında. Yatarken bile iki büklüm oluruz…
Evvelde elifti kâinat, bir ilâhî nefesle ahirde vav olur. Manayı bilmeyenler hiç bir zaman vav diyemez her zaman vay der. Buna anlamca vaveyla denir. Yani vav olamadıkları için feryad edenlerin haline vaveyla denir.
Elif bir ağaç ise insan onun dalıdır. Azrail budadıkça nefesleri daha gür çıkar insanların sesleri. Her insan dal olur ve o ağaçtan eliften beslenir. İnsan en sonunda vav olur ve o ağacın gölgesine sığınır. Ve insana seslenir elif, “hem dal ol, hem vav ol” der…17
Şimdi, esalib-i Kur’aniyeye sûre itibariyle, maksad itibariyle, âyât ve kelâm ve kelime itibariyle birer işaret edeceğiz. Mesela: Sûre-i عَمَّ ye dikkat edilse öyle bir üslûb-u bedî’ ile âhireti, haşri, Cennet ve Cehennem’in ahvalini öyle bir tarzda gösteriyor ki; şu dünyadaki ef’al-i İlâhiyeyi, âsâr-ı Rabbaniyeyi o ahval-i uhreviyeye birer birer bakar, isbat eder gibi kalbi ikna’ eder.
Şu sûredeki üslûbun izahı uzun olduğundan yalnız bir-iki noktasına işaret ederiz. Şöyle ki:
Amme sûresindeki üslûb
Amme Sûresi Mekkede inen sûrelerden olup; ahireti, haşri, Cennet ve Cehennemin hallerini anlatır. Sûrede önce dünyadaki İlâhi fiiller ve Rabbani eserler nazara verilir. Sonra da diğer âlemdeki İlâhi icraatlara geçilir. Bu üslûbta, dünyadan ahirete baktırma, dünyevî örneklerle ahiretteki emsalini isbat etme kendini göstermektedir. Şöyle ki:
عَمَّ يَتَسَاءَلُونَ
1-“Hangi şeyden birbirlerine soruyorlar?”
Âyetteki zamir, sûrenin ilk muhatapları yönüyle Mekke ehline bakar. Bunlar birbirlerine öldükten sonra dirilme meselesini soruyorlardı. Veya Hz. Peygambere ve mü’minlere alay yollu bu meseleyi soruyorlardı. Bununla beraber âyetteki zamiri bütün insanlara bakar bir şekilde değerlendirmek de mümkündür.
عَنِ النَّبَإِ الْعَظِيمِ
2-“O büyük haberden.”
اَلَّذِي هُمْ فِيهِ مُخْتَلِفُونَ
3-“Ki onlar o konuda ihtilaf içindeler.”
Bir kısmı kesin inkâr ederken, bir kısmı da şüpheyle bakıyor. Veya bir kısmı ikrar ederken, bir kısmı da inkâr ediyor.
كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
4-“Hayır! İlerde bilecekler.”
ثُمَّ كَلَّا سَيَعْلَمُونَ
5-“Sonra, hayır! İlerde bilecekler.”
Âyette, inkâr yollu sormaktan sakındırma ve böyle yapanlara bir tehdit vardır. Aynı ibarenin tekrarı, manayı te’kid içindir. İkincide “sonra” ifadesinin gelmesi, ikinci tekidin daha şiddetli olduğunu hissettirmek içindir.
أَلَمْ نَجْعَلِ الْأَرْضَ مِهَادًا
6-“Biz yeryüzünü bir beşik yapmadık mı?”
Buradan itibaren gözleriyle gördükleri hayret verici ilâhi san’atlar nazara verilmektedir. Bunlar Cenab-ı Hakkın kudretinin kemâline delâlet eder. Bunların anlatılması, bunlara bakıp da öldükten sonra dirilmenin doğruluğuna istidlalde bulunmaları içindir.18
وَالْجِبَالَ أَوْتَادًا
7-“Dağları da birer direk.”
وَخَلَقْنَاكُمْ أَزْوَاجًا
8-“Sizleri çift olarak yarattık.”
Sizi erkekli dişili yarattık.
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا
9-“Uykunuzu bir dinlenme yaptık.”
Uyku, ölümün küçük kardeşidir. Âyet bu yönüyle “uykunuzu bir çeşit ölüm kıldık” manasını da ifade eder.
وَجَعَلْنَا اللَّيْلَ لِبَاسًا
10-“Geceyi bir örtü yaptık.”
Gece, karanlığı ile bir örtü gibi her şeyi örter.
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًا
11-“Gündüzü de bir geçim zamanı yaptık.”
Gündüzü bir maişet vakti kıldık. O vakitte maişetinizi temin için koşuşursunuz. Âyet “gündüzü uykunuzdan dirildiğiniz bir vakit yaptık” manasını da ifade edebilir.
وَبَنَيْنَا فَوْقَكُمْ سَبْعًا شِدَادًا
12-“Üzerinize sapasağlam yedi (kat semayı) bina ettik.”
Üzerinizde yedi kat semayı, zamanın geçmesiyle zarar görmez, kuvvetli, muhkem (sağlam) bir şekilde bina ettik.
وَجَعَلْنَا سِرَاجًا وَهَّاجًا
13-“Işık saçan bir lamba astık.”
Işık saçan, parıldayan lambadan murat, Güneştir.
وَأَنزَلْنَا مِنَ الْمُعْصِرَاتِ مَاءً ثَجَّاجًا
14-“Yoğunlaşmış bulutlardan şarıl şarıl bir su indirdik.”
لِنُخْرِجَ بِهِ حَبًّا وَنَبَاتًا
15-“Onunla taneler ve otlar çıkaralım diye.”
وَجَنَّاتٍ أَلْفَافًا
16-“Ve sarmaş dolaş bağlar bahçeler…”
إِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا
17-“Şüphesiz o fasıl günü, kararlaştırılmış bir vakittir.”
Fasıl günü, Allahın ilminde veya hükmünde vakti belli bir zaman dilimidir. Onun vakti geldiğinde dünya hayatı sona erer.
يَوْمَ يُنفَخُ فِي الصُّورِ فَتَأْتُونَ أَفْوَاجًا
18-“O gün Sûra üflenir, bölük bölük gelirsiniz.”
O fasıl gününde Sûra üfürülür, sizler grup grup kabirlerden mahşer meydanına varırsınız.
وَفُتِحَتِ السَّمَاءُ فَكَانَتْ أَبْوَابًا
19-“Sema da açılmış, kapı kapı olmuştur.”
Sema yarılıp parça parça olur. Sanki her biri birer kapı gibi olur.19
وَسُيِّرَتِ الْجِبَالُ فَكَانَتْ سَرَابًا
20-“Dağlar yürütülmüş, serap olmuştur.”
Dağlar havada toz kabarcıkları haline gelir, uçuşur. Biraz önce dağ görülürken, parçalanması ve tuz-buz olmasıyla âdeta bir serap halini alır.
إِنَّ جَهَنَّمَ كَانَتْ مِرْصَادًا
21-“Şüphesiz Cehennem, bir gözetleme yeridir.”
Cehennem zebanileri, oraya gelecek kâfirleri gözlerler.
Âyetteki “mirsad” ifadesi, “gözetleme yeri” manasına geldiği gibi “ciddi bir şekilde gözetleyen” anlamına da gelir. Bu durumda, Cehennemin kâfirleri tam bir ciddiyetle gözetlemesini ifade eder; hiçbir kâfir kaçıp kurtulmasın, cezadan müstesna kalmasın.
لِلْطَّاغِينَ مَآبًا
22-“Azgınlar için bir dönüş yeri olmuştur.”
لَابِثِينَ فِيهَا أَحْقَابًا
23-“Orada devirler boyu kalacaklardır.”
Onlar orada ardı ardına devirler halinde kalırlar.
Âyetteki “ahkab” ifadesi “hukub” kelimesinin çoğuludur. Bu kelime seksen veya yetmiş bin sene gibi devirleri ifade eder. Bu manadan hareketle, kâfirlerin gün gelip Cehennemden çıkacakları söylenemez. Çünkü bu devirler ardı ardına devam edebilir, bir dönem bittiğinde başka biri onu takip eder. Başka âyetlerde kâfirlerin Cehennemde daimî kalacakları nazara verildiğinden, “orada devirler boyu kalacaklar” ifadesinin mefhum-u muhalifi olarak “devirler bittiğinde azap da bitecek” denilemez.
Öte yandan, “Orada devirler boyu kalacaklar” ifadesinden sonra gelen âyetler bununla bağlantılı olarak değerlendirilebilir. Bu durumda mana şöyle olur: “Onlar orada kaynar su ve irin dışında bir şey tatmadan devirler boyu kalırlar. Ardından başka bir azap ile azaplandırılırlar.”
لَا يَذُوقُونَ فِيهَا بَرْدًا وَلَا شَرَابًا
24-“Orada ne bir serinlik tadarlar, ne de içecek bir şey.”
Onların orada bir serinlik tatmamasından murat, onları ferahlandıracak, ateşin sıcaklığından nefes aldıracak bir rahatlığın olmayışıdır. Bu cümleden olmak üzere “onlara orada bir uyku yok” manasına da dikkat çekilmiştir.
إِلَّا حَمِيمًا وَغَسَّاقًا
25-“Onlara ancak kaynar su ve irin var.”
Âyetin bu kısmındaki irini ifade eden kelimeye “zemherir” manası da verilmiştir. Yani, “onlara bir serinlik olmayacak, dondurucu soğukla da cezalandırılacaklar.”
جَزَاءً وِفَاقًا
26-“Tam da yaptıklarına uygun.”
Onlara verilen bu ceza, yaptıklarına uygun bir cezadır.
إِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَابًا
27-“Çünkü onlar bir hesap ummuyorlardı.”
Âyetin bu kısmı, bu cezanın onlara niçin uygun olduğunu beyan eder.
وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا كِذَّابًا
28-“Ve âyetlerimizi de yalanladıkça yalanladılar.”
Âyette, onların bu yalanlamalarında yalancı olduklarına bir delâlet vardır.
وَكُلَّ شَيْءٍ أَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا
29-“Biz her şeyi bir kitapta tek tek kaydettik.”
Biz her şeyi levh-i mahfuzda, kiramen kâtibin meleklerinin sayfalarında tek tek yazdık.
فَذُوقُوا
30-“Öyleyse tadın azabı!”
فَلَنْ نَزِيدَكُمْ إِلَّا عَذَابًا “Artık sizin ancak azabınızı artıracağız.”
Daha önce onlardan gıyabî olarak söz edilirken burada doğrudan kendilerine hitap yoluyla seslenilmesi, cezanın daha da etkili olmasını anlatır. Hadiste şöyle bildirilir: “Bu, Kur’anda Cehennem ehli hakkındaki en şiddetli âyettir.”
إِنَّ لِلْمُتَّقِينَ مَفَازًا
31-“Şüphesiz takva sahipleri için bir kurtuluş var.”
حَدَائِقَ وَأَعْنَابًا
32-“Bahçeler, üzüm bağları.”
Âyetin bu kısmı, önceki âyette nazara verilen kurtuluşu beyan eder.
وَكَوَاعِبَ أَتْرَابًا
33-“Gayet uyumlu genç dilberler.”
وَكَأْسًا دِهَاقًا
34-“Ve dopdolu kadehler var.”
لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا كِذَّابًا
35-“Orada ne boş bir söz işitirler, ne de bir yalan.”
جَزَاءً مِنْ رَبِّكَ
36-“Bu, Rabbinden bir mükâfattır.”
عَطَاءً حِسَابًا “Yeter mi yeter.”
Bu mükâfat, Rabbinden bir lütuftur. Çünkü O’na vacip bir şey yoktur. Özel bir lütuf olarak verilen bu mükâfat, yeter mi yeter. Bu ifade, “bu mükâfat, onların amellerine göredir” manasına da işaret eder.
رَبِّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا الرَّحْمَانِ
37-“O, göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir, Rahmân’dır.”
Âyet, daha önce geçen “Rabbinden” ifadesinden bedeldir. Yani, böyle bir mükâfat, göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olanların Rabbi olan, Rahman olan senin Rabbindendir.
لَا يَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًا “Ona bir hitaba mâlik olamazlar.”
Âyette anlatılanlar, göklerin ve yerin ahalisidir. Yani, gök ve yer ehli Allaha hitap etmeye, sevap ve cezada itiraza yeltenemezler. Çünkü her biri mâlik değil memluktur, dolayısıyla herhangi bir itiraz hakkına sahip değillerdir. Ancak bu, Allahın izniyle şefaatın olmasına aykırı değildir.
يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلَائِكَةُ صَفًّا
38-“O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar.”
لَا يَتَكَلَّمُونَ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَانُ وَقَالَ صَوَابًا “Rahmân’ın izin verdikleri dışında hiç kimse konuşamaz, izin verilen de doğruyu söyler.”
Âyetin bu kısmı, biraz önce nazara verilen “Ona bir hitaba mâlik olamazlar” ifadesini açıklar ve tekid eder. Çünkü melekler ve ruh, Allahın en efdal ve O’na en yakın mahlûkları iken O’nun izni olmadan şefaat edemez ve doğru olandan başkasını söyleyemezse, diğerleri nasıl hitaba muktedir olabilsin?
Âyette geçen “ruh”, ruhlara veya ruhanilere görevli melek, Cebrail veya meleklerden daha üst mertebe bir varlık olabilir.
ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ
39-“İşte bu, hak gündür.”
Böyle bir gün, hiç şüphesiz gelecek, bunlar tahakkuk edecektir.
فَمَنْ شَاءَ اتَّخَذَ إِلَى رَبِّهِ مَآبًا “Artık dileyen Rabbine bir yol tutar.”
إِنَّا أَنذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَرِيبًا
40-“Biz sizi yakın bir azap ile uyardık.”
Ahiret azabının yakın bir azap olması, tahakkuku noktasındandır. Çünkü “her gelecek yakındır.”
Öte yandan bu azabın başlangıcı ölümledir. Ölüm de herkese yakındır.
يَوْمَ يَنظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ “O gün kişi ellerinin ne takdim ettiğine bakar.”
O gün kişi önden gönderdiği hayır veya şerre bakar. Âyetteki ifadede geçen “kişi” geneldir, bütün insanları içine alır. Ancak biraz önce denilen “biz sizi yakın bir azapla uyardık” ifadesinden hareketle, bundan muradın kâfir kimse olduğunu söyleyenler de olmuştur.
وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَنِي كُنتُ تُرَابًا “Ve kâfir şöyle der: Keşke ben bir toprak olsaydım.”20
Şu sûrenin başında kıyâmet gününü isbat için der:
“Size zemini güzel serilmiş bir beşik; dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık; sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift; geceyi hâb-ı rahatınıza örtü; gündüzü meydan-ı maişet; Güneş’i ışık verici, ısındırıcı bir lamba; bulutları âb-ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyâmet sizi bekliyor. O günü getirmek bize ağır gelemez.”
İşte bundan sonra kıyâmette dağların dağılması, semavatın parçalanması, Cehennem’in hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini gizli bir sûrette isbatlarına işaret eder. Manen der:
“Madem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.”
Demek sûrenin başındaki “dağ”, kıyâmetteki dağların haline bakar ve bağ ise, âhirde ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar. İşte sair noktaları buna kıyas et, ne kadar güzel ve âlî bir üslûbu var, gör.
Yevm-i fasl
Âyette kıyâmetten “fasıl günü” adıyla bahsedilmiştir. Fasıl, “ayırma, ayrılma” anlamına gelir. İnsanlar dünyada mü’min ve kâfir olarak birbiriyle karışık olarak yaşarken, kıyâmetin kopmasıyla fasıl gerçekleşecek, ehl-i iman Cennete ve ehl-i küfür de Cehenneme alınacaktır.
Şu âyet de hesaba çekilme sonrasında insanların birbirlerinden ayrılmalarını ifade eder: “Ayrılın bu gün ey mücrimler!” 21
Mesela: قُلِ اللّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ ilâ âhir…
Öyle bir üslûb-u âlîde benî-beşerdeki şuunat-ı İlâhiyeyi ve gece ve gündüzün deveranındaki tecelliyat-ı İlâhiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufat-ı Rabbaniyeyi ve yeryüzünde hayat-memat, haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icraat-ı Rabbaniyeyi öyle bir ulvî üslûb ile beyan eder ki, ehl-i dikkatin akıllarını teshir eder. Parlak ve ulvî geniş üslûbu, az dikkat ile göründüğü için şimdilik o hazineyi açmayacağız.
İlâhi icraatı anlatma üslûbu
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ “De ki: Ey mülkün sahibi Allahım!”
تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Mülkü dilediğine verirsin.”
وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğinden de mülkü çeker alırsın.”
وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ “Dilediğini aziz edersin.”
وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ “Dilediğini de zelil edersin.”
بِيَدِكَ الْخَيْرُ “Her hayır Senin elindedir.”
إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.”
تُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü de geceye sokarsın.”
وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”
وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ “Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”22
Bu iki âyet, insanlardaki ilâhî şuunatı, gece ve gündüzün dönmesindeki ilâhî tecellileri, senenin mevsimlerinde olan Rabbani tasarrufları, yeryüzündeki hayat-ölüm dünyevi haşir ve neşirdeki Rabbani icraatı ulvi bir üslûbla beyan eder.
Âyetleri kısaca açıklamakta yarar görüyoruz:
“De ki: Ey mülkün sahibi Allahım!”
Ey mülkün mâliki olan, hükümdarların sahip oldukları şeylerde icraatları gibi, her şeyde icraatta bulunan Allahım!
“Mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın.”
Âyette, üç defa mülk ifadesi geçer. Bunlardan birincisi geneldir, bütün mülkü ifade eder, ikinci ve üçüncü mülk kelimeleri ise o mülkten bir kısımdır.
“Dilediğini aziz edersin. Dilediğini de zelil edersin.”
Dünyada veya ahirette veya her ikisinde birden nusret vererek veya mağlup ederek, muvaffak kılarak veya yardımı keserek dilediğini aziz kılarsın, dilediğini de zelil yaparsın.
“Her hayır Senin elindedir.”
Âyette “her hayır Senin elindedir” denilip şerden söz edilmemesi, hayrın bizzat matlup olmasından, şerrin ise arızî olarak meydana gelmesindendir. Çünkü büyük bir hayrı tazammun etmedikçe, cüzî bir şer meydana gelmez.
Veya şerrin ifade edilmemesi, hitapta edebe müraat içindir.
Veya kelâmın hayır konusunda gelmesindendir.
Sebeb-i nüzûl: Hz. Peygamber (asm) Hendek savaşı öncesinde kazılacak hendeğin planını yaptı. Her on kişiye kırk arşın mesafeyi kazmalarını emretti. Onlar da kazmaya başladılar. Derken hendek kazılan çukurda balyoz işlemez bir kayaya rastladılar. Haber vermesi için Selman-ı Farisiyi Peygambere gönderdiler. Hz. Peygamber geldi, balyozu aldı, kayaya vurdu. Kaya çatladı. Kayadan âdeta bir şimşek çıktı, karanlık bir odada lambanın aydınlatması gibi çevreyi aydınlattı. Bunun üzerine Hz. Peygamber tekbîr getirdi, Müslümanlar da tekbîr getirip, “Allahu Ekber” dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Köpeğin beyaz dişleri misali, sanki Hîre’nin beyaz saraylarını gördüm.”
Sonra kayaya ikinci kez vurdu, şöyle buyurdu:
“Rûm diyarından Himyer şehrinin sarayları bana aydınlandı.”
Üçüncü defa vurduğunda ise şöyle buyurdu: “San’a şehrinin sarayları bana aydınlandı. Cibril bana haber verdi ki, ümmetim bunların hepsine galip gelecektir. Size müjdeler olsun!”
Bunun üzere münafıklar şöyle dediler: “Siz buna hayret etmiyor musunuz? Sizi boş hayaller, bâtıl vaatlerle oyalıyor! Medine’den Hîre saraylarını ve Kisra’nın şehirlerini gördüğünü söylüyor. Siz korkudan hendek kazarken, o size fetihlerden söz ediyor!?”
Onların bu sözleri üzerine âyet nâzil oldu.
Daha sonra Allah, şerrin de kendi elinde olduğuna tenbihle şöyle buyurdu:
“Şüphesiz Sen her şeye kadirsin.”
Cenab-ı Hak ardından gece ve gündüzün, ölüm ve hayatın peş peşe gelmesini nazara verdi. Bunda, “bunları yapan zillet ve izzeti peş peşe getirmeye, mülkü vermeye ve almaya da kâdirdir” manasına bir delâlet vardır.
“Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü de geceye sokarsın.”
Gece ve gündüzün birbirine girmesi bunların birbirini takîben gelmesi, ziyade ve noksan olmaları anlamındadır.
“Ölüden diri çıkarırsın, diriden de ölü çıkarırsın.”
Ölüden diri ve diriden ölü çıkması, cansız maddelerden canlıların yaratılması ve bunların sonra ölmeleridir. Veya nutfeden canlının ve canlıdan da nutfenin yapılmasıdır. İşarî bir mana olarak mü’minden kâfir, kâfirden mü’min çıkması da nazara verilmiştir.
“Ve dilediğine hesapsız rızık verirsin.”23
Mesela:
اِذَا السَّمَاءُ انْشَقَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
وَاِذَا اْلاَرْضُ مُدَّتْ وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَ تَخَلَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ
Gök ve zeminin Cenab-ı Hakk’ın emrine karşı derece-i inkıyad ve itaatlerini şöyle âlî bir üslûb ile beyan eder ki:
Nasıl bir kumandan-ı a’zam, mücahede ve manevra ve ahz-ı asker şubeleri gibi mücahedeye lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O mücahede, o muamele işi bittikten sonra o iki daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek istimal etmek için o kumandan-ı a’zam o iki daireye müteveccih olur. O daireler, her birisi hademeleri lisanıyla veya nutka gelip kendi lisanıyla der ki:
“Ey kumandanım! Bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı-mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte atıp senin emrine hazır duruyoruz. Buyurun ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.”
Öyle de: Semavat ve Arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra Semavat ve Arz, daire-i teklife ait eşyayı emr-i İlâhiyle bertaraf eder. Derler:
“Ya Rabbena! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız sana itaattir. Her yaptığın şey de haktır.”
İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.
Eşyanın Allaha itaati
Üstteki âyetler, gök ve yerin Cenab-ı Hakkın emrine karşı son derece itaatkâr olduğunu âli bir üslûb ile beyan etmektedir. Şöyle ki:
“Sema yarıldığında.”
“Ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiğinde.”
“Arz, uzatılıp dümdüz edildiğinde.”
“Ve içindekileri atıp boşaldığı zaman.”
“Ve Rabbini dinleyip kendisine yaraşır şekilde boyun eğdiğinde.”24
Bu muhteşem kâinat, her an u zaman, ilâhî emir ve iradeye muhataptır ve bu emir ve iradenin mahkûmudur. Gerek gündüzün sultanı görülen güneş, gerek gecenin melikleri gibi görülen ay ve yıldızlar “Allah, her semaya görevini vahyetti”25 medlûlünce, kendilerine verilen ilâhî emre itaat etmek ve boyun eğmek mecburiyetindedir. Hilkatleri, mahiyetleri, tabiatları aldıkları emre musahhariyetten ibarettir… Hepsi mahlûk, hepsi ilâhî iradeye tabidirler. “Yürü” derse yürürler. “Dön” derse dönerler. “Dur” derse dururlar. “Parla” derse parlarlar. “Sön” derse sönerler…26
Kâinatta müşahede ettiğimiz bu itaat ve inkıyad; kevnî bir İslâm’ı, bir teslim oluşu simgeler. Her şey, mahiyeti içerisine yerleştirilmiş kanunlar doğrultusunda hareket ettiği için, bütün kâinat Müslümandır. Yani, Allah’ın iradesine teslim olmuştur.27
Hem mesela:
يَا اَرْضُ ابْلَعِى مَاءَكِ وَيَا سَمَاءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاءُ
وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ
İşte şu âyetin bahr-i belâğatından bir katreye işaret için bir üslûbunu bir temsil âyinesinde göstereceğiz.
Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder. O anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik. Bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfel-üs safilîne giden o edepsiz zalimler cezalarını buldular.” der.
Aynen öyle de: Padişah-ı bîmisal, kavm-i Nuh’un mahvı için Semavat ve Arz’a emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra ferman ediyor:
Ey Arz! Suyunu yut. Ey sema! Dur, işin bitti. Su çekildi. Dağın başında memur-u İlâhinin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular.
İşte şu üslûbun ulviyetine bak. “Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor.
İşte şu üslûb işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semavat ve Arz hiddete geliyorlar.
Ve şu işaretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder.
İşte tufan gibi bir hâdise-i umumiyeyi bütün netaiciyle, hakaikıyla birkaç cümlede îcazlı, i’cazlı, cemâlli, icmalli bir tarzda beyan eder.
Şu denizin sair katrelerini şu katreye kıyas et.
Nuh tufanı
Tarihin en ibretli olaylarından biri Nuh tufanıdır. Kur’anın değişik yerlerinde bu olaydan hayli bahisler vardır. Şu âyetler ise, tufanın son sahnesini bize anlatmaktadır:
“Denildi ki: Ey arz! Suyunu yut! Ey sema! Suyunu tut. Ve su çekildi. İş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu. ‘Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!’ denildi.”28
“Âyetin belâğat denizinden bir damla” denilmesi, dikkat çeken bir ifadedir. Âyetin belâğatı koca bir deniz ise, burada anlatılanlar, olsa olsa bir damla gibidir.
Beydâvi, üstteki âyetle alâkalı şu açıklamalara yer verir:
“Denildi ki: Ey arz! Suyunu yut! Ey sema! Suyunu tut.”
Sema ve arza, ilim sahibi olan insanlara nida edildiği gibi nida edildi ve onlara emredildiği gibi emredildi. Bunda Allahın kudretinin kemâli ve onların da Allahın iradesine boyun eğmeleri bir temsil üslûbuyla anlatılmaktadır.
Nasıl ki emri nâfiz bir zât, emrine itaat edene emreder, o da o zâtın azametinin heybeti ve cezasının şiddeti sebebiyle sür’atle emrine itaat eder. Onun gibi, gök ve yer Allaha tam bir itaat halindedir.
“Ve su çekildi ve iş bitirildi.”
İş bitirildi, vaad edildiği şekilde kâfirler helâk edildi, mü’minler kurtarıldı. “Gemi de Cûdî’ye oturdu.”
Rivayete göre Hz. Nuh gemiye Recep ayının onunda binmişti, Muharrem ayının onunda ise indi, o günde oruç tuttu, bu sünnet haline geldi.
“Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi.”
Âyet son derece fesahatlidir. Bunları şöyle sayabiliriz:
-Âyette kullanılan lafızlar azametlidir.
-Nazmı gayet güzeldir.
-Manayı ihlal etmeyecek şekilde gayet veciz bir ifadeyle anlatılmıştır.
“Denildi ki: Ey arz, suyunu yut…” şeklinde fail söylenmeden mefulün anlatılması, bu tasarrufta bulunanın tazimine ve O’nun hadd-i zâtında bilindiği için ayrıca sarih olarak ifade edilmesine ihtiyaç olmadığına delâlet eder. Çünkü böyle fiilleri Vâhid u Kahhâr olandan başkası yapamayacağı bilindiğinden, vehim bu noktada bir başka fail aramaz.29
Şimdi kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak.
Mesela: وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ deki كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ kelimesine bak, ne kadar latîf bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki:
Kamer’in bir menzili var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl vaktinde hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbih ile semanın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor ki beyaz, sivri, nurani bir dalı, perdeyi yırtıp başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak işitenin hayalî olan gözüne göstermekle; medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahra-nişinlerin nazarında ne kadar münasib, güzel, latîf, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu zevkin varsa anlarsın.
Semadaki hurma dalı
“Ay için de eğrilmiş kuru hurma dalı haline gelinceye kadar menziller (konak yerleri) takdir ettik”30 âyetinde “eğrilmiş kuru hurma dalı” benzetmesi gayet ince bir teşbihtir. Şöyle ki:
Ay’ın ay boyunca her gün uğradığı farklı menzilleri (konak yerleri) vardır. Ay, her gece bu menzillerden birinde bulunur, ne ileri gider, ne de geri kalır. Bu menzillerin sonuna geldiğinde incelir, hilâl şeklini alır. Kur’anın ilk muhatapları olan Arapların hayatında hurmanın ayrı bir yeri vardı. Kelâm, bazı cihetlerle konuşana baksa da, çok cihetlerle de muhataba baktığı için pek çok âyette onların konumu, kültürü nazara alındı. Mesela, Allahın varlığını isbat için, gece-gündüz beraber oldukları deve misal olarak nazara verildi, “Onlar devenin nasıl yaratıldığına bakmıyorlar mı?” denildi.31
Üstteki âyette de benzeri bir durum söz konusudur. Âyette tasvir edilen durum şudur: Hilal halindeki ay, gökyüzünde eski bir hurma dalına, Süreyya takımyıldızı da onun alt kısmına takılı hurma salkımına benzetilmiştir. Dal varsa, ağaç da vardır. Böyle olunca arka planda muhteşem bir kâinat ağacı hayale görülmektedir.
Kelimelerin penceresi
Önümüzde duvar varsa, ilerisini göremeyiz, ama pencere varsa, bulunduğumuz yerden gökteki yıldızları bile seyredebiliriz. İşte Kur’anın kelimeleri bize pencereler açar, o pencerelerden nice mana deryalarını seyir ve temaşa edebiliriz. Mesela şu âyete bakalım:
“Ey Âdem, sen ve eşin Cennete yerleşin. Onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bolca yiyin. Fakat şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.”32
Hz. Âdem ve eşine verilen talimatta, “şu ağaçtan yemeyin” yerine “şu ağaca yaklaşmayın” denilmesi dikkat çekicidir. Bu tarz bir yasaklama, “yemeyin” demekten daha tesirlidir.33 Bırakın o ağaçtan yenilmesi, yanına yaklaşılması bile uygun görülmemiştir.
Bu ifade bize, günahların çekim alanını ihtar eder. Mıknatısın çekim alanı olduğu gibi, günahların da çekim alanı vardır. Çekilme özelliği gösteren maddeler, mıknatısa yaklaşınca, çekilmekten kurtulamazlar. Günaha meyyal nefisler de, günahın çekim alanına girince, artık dönemezler.
Semanın yeşil perdesi
Üstteki ibarede semanın yeşil perdesi denilmesi dikkat çekici bir durumdur. Gökyüzü, normalde yeşil değil, açık mavidir. Bundan murat hakiki yeşillik olmayıp, yeşil kelimesinin “gök mavisi” olması anlamında da kullanılmasındandır. Nitekim hadiste de sema için “yeşil” anlamında “hadra” kelimesi kullanıldığı görülmektedir. Hz. Peygamber Ebu Zer ile alâkalı şöyle der:
“Ebu Zer’den daha doğru sözlü birini ne yeşil sema gölgeledi, ne de kuru arz sırtında taşıdı.”34
Mesela: Ondokuzuncu Söz’ün âhirinde isbat edildiği gibi, وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki تَجْرِى kelimesi şöyle bir üslûb-u âlîye pencere açar.
Şöyle ki: تَجْرِى lafzıyla yani: “Güneş döner” tabiriyle kış ve yaz, gece ve gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufat-ı kudret-i İlâhiyeyi ihtar ile Sâni’in azametini ifham eder. Ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin yazdığı mektubat-ı Samedaniyeye nazarı çevirir, Hâlık-ı Zülcelâl’in hikmetini i’lam eder.
Güneşin cereyanı
“Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider”35 âyetindeki “akıp gider” kelimesi âli bir üslûba pencere açar. Güneşin hareketi, âyette “cereyan” kökünden gelen fiille ifade edilmiştir. Bu fiilde koşmak, hareket etmek manası vardır. Güneşin dünyanın etrafında görünüşte bir dönmesi olmakla birlikte, gerçekte kendi etrafında dönmesi ve belli bir yörüngede hareket etmesi söz konusudur.
İlâhi kudretin tasarrufları
Kudret, Allahın sıfatlarından biridir. Biz Onun diğer sıfatlarını doğrudan gözle göremediğimiz gibi, kudret sıfatını da göremeyiz. Ama her daim Onun hem diğer sıfatlarının hem de kudretinin eserlerini ve tasarruflarını görürüz. Bu bağlamda şu âyete bakabiliriz:
“Gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim”36
Âyetin tefsîrinde tâbiin devri imamlarından Atâ şöyle der: “Görülen asâr-ı kudret, görülmeyen esrâr-ı kudrettir.”37
Yani, gördüğümüz her şey Allah’ın kudret eseridir. Fakat bu kudretin nasıl bir kudret olduğu bizim meçhulümüzdür. “Tabiat kanunları” denilen şeyler, gerçekte Allah’ın kudretinin tecellilerinden başka bir şey değildir.
Demek ki, gördüklerimizde görmediğimiz manalara bizi yönlendiren sırlar vardır. Öldükten sonra dirilmeyi anlatan şu âyet, bu gerçeğe güzel bir örnek olabilir:
“Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor.”38
Âyette, “bak Allah’ın rahmetine” denilmeyip” “bak Allah’ın rahmet eserlerine” denilmesi dikkat çekici bir ifadedir. Her bahar mevsiminde bizim gördüğümüz yeryüzünün yeşillenmesi ve canlanmasıdır. Aynı manzaraları kâfirler de görmekte, mü’minler de görmektedir. Kur’an-ı Kerîm bu âyetiyle, bahardaki bu manzaraların “Allah’ın rahmet eserleri” olduğunu bildirir. Verilen muhteşem bir ziyafetten, ziyafeti verenin cömertliğine; zengin manalarla dolu bir kitaptan, yazarının ilmine intikal etmemiz gibi, yeryüzündeki bu bahar tablolarından da, Allah’ın rahmetine intikal etmekteyiz.
Bu noktadan baktığımızda, etrafımızdaki her bir varlık Allah’ın rahmet eseri olduğu gibi, kudret eseridir, ilminin eseridir, iradesinin eseridir. Evet, biz ne Allah’ın zatını görebiliriz, ne de sıfatlarını. Fakat O’nun sıfatlarına delalet eden eserleriyle daima iç içeyiz.
Böyle bir bakışla, her bir mevcudun Allah’tan bize mesaj getiren birer mektup olduğunu anlar, manalarını okur, Allah’a yöneliriz.
Üstelik bu mektuplar, her zaman tazelenmekte, yenilenmektedir. Bir öğretmenin yazı tahtasında birtakım şekiller, harfler ve rakamlarla öğretmek istediği manaları gösterip, ardından bunları silmesi ve yeni manalar için yeni şekiller, harfler ve rakamlar kullanması gibi, Cenab-ı Hak dahi gökyüzü ve yeryüzü sayfalarında âyetlerini yazıp, şuur sahiplerinin nazarına takdim etmekte, ardından onları silip yeni yeni manaları bir film şeridi gibi göstermektedir. Böylece, kudret kalemiyle rahmet eserlerini ardarda tazelendirmektedir.
Sâni’in azameti
Azamet, haşmet ve büyüklük demektir. Büyük bir devletin ordusunun manevralarını gördüğümüzde, ordunun haşmet ve büyüklüğünden o devletin haşmet ve büyüklüğüne intikal ederiz. Temsilde hata olmasın, şu âlemde gördüklerimiz, âlemin Saniinin haşmetini ve büyüklüğünü bize gösterir.
Dolmabahçe Sarayındaki dört buçuk tonluk avize, saray sultanının haşmet ve büyüklüğüne bir delil olduğu gibi, gök kubbemize yerleştirilen Güneş lambası ve onunla meydana getirilen gece-gündüz ve kış-yaz gibi haşmetli icraatlar, Saniin azametini, haşmetli büyüklüğünü bize gösterir. Kaldı ki dünyamızdan bir milyondan daha fazla büyük olan Güneş, uçsuz bucaksız evrendeki milyarlar yıldızlardan sadece bir tanesidir.
Kalem-i kudret
Kalem-i kudret, “kudret kalemi” demek olup Allahın kudret tecellilerini ifade sadedinde mecazen kullanılır. Nasıl ki bir yazar kalemini kullanarak kitap, hatta kitaplar yazar. Öyle de yüce Allah kudret kalemiyle şu kâinat kitabını telif etmiştir. Kâinat öyle bir kitaptır ki, bu kitabın harfleri, hatta noktaları bile müstakil bir kitap hükmündedir. Mesela, bir elma ağacı yeryüzü sayfasında bir harf, meyvesindeki çekirdek ise bir nokta hükmündedir. O ağaç, kâinat kitabının küçük bir misali hükmünde olduğu gibi, çekirdeği de o ağacın bir fihristesidir.
Bazı rivayetlerde ilk yaratılanın kalem olduğu ifade edilir. Allah kalemi yaratmış ve ona “yaz!” diye emretmiştir. Kalem neyi yazacağını sorunca da, “olmuş ve olacak her şeyi yaz!” buyurmuştur.39
Mektubat-ı Samedaniye
Şu âlemdeki her bir varlık Allahtan bize birer mektuptur. Bununla ilgili bir şiirde şöyle denir:
تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا مِنَ الْمَلَأِ الْأَعْلٰى إِلَيْكَ رَسَائِلُ
“Kâinatın satırlarına dikkat et, çünkü onlar;
Mele-i âlâdan sana gönderilen mektuplar.”40
Bunlar, Samedani birer mektuptur. Yani, bu mektupları izhar eden zâtın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, her şey hem vücuda gelmesinde hem de vücudunun devamında her an Ona muhtaçtır.
Bu mektupları izhar etmesi, Onun lütuf ve rahmetinin bir tezahürüdür. Bunları yaratmasa şanına bir halel gelmezdi. Ama yaratmasıyla her şey yokluk karanlıklarından kurtulmuş, var olmanın sevinç ve heyecanını yaşamış ve yaşamaktadır.
وَ جَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani, lamba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki:
Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve Güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, Sâni’in haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki:
Müşriklerin en mühim, en parlak mabud zannettikleri Güneş, musahhar bir lamba, camid bir mahlûktur.
Demek “sirac” tabirinde Hâlık’ın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs’atindeki ihsanını ifham eder. Ve o ifhamda saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder. Ve bu ihsasta vahdaniyeti i’lam eder ve manen der:
“Camid bir sirac-ı musahhar, hiç bir cihette ibadete lâyık olamaz.”
Güneş lambası
“Güneşi bir lamba yaptı.”41
Kâinatın tamamında bir bütünlük vardır. O, uçsuz bucaksız bir büyüklükte olmakla beraber, bir cihetten bakıldığında bir saray gibidir. O koca güneş ise, bu sarayda bir lamba görevi görür.
Güneşe “lamba” denilmesinde Allahın haşmetini ve nimetlerinin büyüklüğünü bildirmek vardır. İnsan, o koca güneşi kendi emrine veren zata derinden derine minnettar olmalı, emirlerine itaat etmelidir. Hele hele güneşi ilah zannetmek gibi bir yanlışa asal düşmemelidir.
Hem cereyan-ı تَجْرِى tabirinde gece gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufat-ı muntazama-i acibeyi ihtar eder ve o ihtarda, rububiyetinde münferid bir Sâni’in azamet-i kudretini ifham eder.
Demek Şems ve Kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisatın satırlarına nazar-ı dikkati celbeder.
Evet, Kur’an Güneş’ten Güneş için bahsetmiyor. Belki onu ışıklandıran zât için bahsediyor. Hem Güneş’in insana lüzumsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor. Belki Güneş’in vazifesinden bahsediyor ki, san’at-ı Rabbaniyenin intizamına bir zenberek ve hilkat-i Rabbaniyenin nizamına bir merkez, hem Nakkaş-ı Ezelî’nin gece gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san’at-ı Rabbaniyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor.
Kur’anın güneşten ve diğer varlıklardan bahsetmesi onların zatları için değil, Allah hesabına olan durumları itibarıyladır. Fen kitaplarını okuyan biri, eşyayı tanır. Ama Kur’anı okuduğunda bu eşyayı var edene muhatap olur.
Daha sair kelimat-ı Kur’aniyeyi bunlara kıyas edebilirsin. Âdeta basit, me’luf birer kelime iken, latîf manaların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.
Yeryüzü beşiği
Burada misal olarak şu âyete de bakabiliriz:
اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْدًا “O Allah , yeri sizin için bir beşik kıldı.”42
“Beşik” ifadesi bebeği hatıra getirir. Yeryüzü, o muhteşem büyüklüğüyle beraber insan için bir beşik gibidir. Bebek, son derece aciz ve zayıftır, ama bulunduğu bebek odasında her şey o nazik ve nazenin bebeğe göredir.
Beşik, bebek için rahat yeri olduğu gibi, arz da içindeki konfor dolayısıyla insanlar için bir beşiğe benzetilmiştir.43
Bediüzzaman üstteki âyetten mülhem veciz bir ifadesinde şöyle der: “İnsan şu kâinat içinde pek nazik ve nazenin bir çocuğa benzer.”44
İşte ekseriyetle üslûb-u Kur’an geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki; bazan bir bedevi Arab bir tek kelâma meftun olur, Müslüman olmadan secdeye giderdi.
Bir bedevi فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ kelâmını işittiği anda secdeye gitti.
Ona dediler: “Müslüman mı oldun?”
“Yok”, dedi. Ben şu kelâmın belâğatına secde ediyorum.”
Üstte geçen âyet “Şimdi sen, emrolunduğun şeyi çatlatırcasına bildir”45 meâlinde olup Hz. Peygambere gelen vahyi açıktan, çekinmeden ve ısrarla tebliğ etmesini bildirir. “Gök ağlamayınca yer gülmez” şeklinde edebi bir ifade, sözün kalitesinden anlayan kimseleri nasıl heyecanlandırır, takdire sevk ederse, ilâhî kelâmda yer alan ifadeler sözden anlayan “söz sarraflarını” öyle heyecanlandırmış, takdire sevk etmiştir.
Ancak âyetin meâli onun söz özelliklerini ve güzelliklerini birebir yansıtamadığı cihetle, “aynı etkiyi biz neden hissetmiyoruz?” şeklinde bir soru zihne ve hayale gelmemesi gerekir.
Bunu şöyle bir örnekle daha iyi anlayabiliriz: “Yola çık, yol açık” cümlesi cinaslı bir ifadedir. Vurgu iyi yapılarak söylendiğinde, muhatabında tesir bırakmaması düşünülemez. Ama bu ifadeyi İngilizce veya Arabça gibi bir dile çevirdiğimizde, manayı aktarabilsek bile cümledeki cinas san’atını yansıtabilmemiz mümkün olmayacaktır. Benzeri bir durumu “Çaresizseniz, çare sizsiniz.” cümlesi için söyleyebiliriz.
1 Cinn, 1
2 Tirmizi, Sevabu’l – Kur’an, 16
3 Yani, “ey insanlar, size okunan Kur’an, işte böyle harflerden meydana gelmiştir. Haydi, böyle harfleri kullanarak Kur’anın nazirini yapınız.”
4 Mesela, Nun bir harf, Ha-Mîm iki harf, Elif-Lâm-Mîm üç harf, Elif-Lâm-Mîm-Ra dört harf ve Kef-He-Ye-Ayn-Sad ise beş harftir.
5 Kadı Beydâvi, Envaru’t- Tenzil ve Esraru’t- Te’vil, I, 33-34
6 Sûre başlarında bulunan huruf-u mukattaada, 28 harften 14 ü kullanılmıştır.
7 Bunlar harf gruplarıdır. Kıraat ilminde bunlarla ilgili ayrıntılı bilgiler verilir. Yumuşak veya sert olmak gibi benzeri ortak özellikleri olanlar belli bir grupta toplanır. Bazı harfler birden fazla grupta yer aldıklarından bunların bu tarz seçimi ayrı bir letafet olarak arz-ı endam eder.
8 Burada müsemmadan murat, Bakara sûresidir veya Kur’an-ı Kerîmdir. Yani gerek bu sûre, gerekse Kur’an-ı Kerîm bu harflerden meydana gelmiştir.
9 Peygamberimiz için Kur’an’da “Nebiyy-i ümmî” denilir. (A’raf, 157) O ümmî peygamber, Allah’tan aldığı vahiyle insanlık âlemine Kur’an’ı tâlim etti, onlara muallim oldu.
10 Diğeri ise nazmıdır. Müellif, İşaratu’l- İ’caz isimli eserinin başında şöyle der: “İ’câz, Kur’an’ın nazmından tecelli eder. O parlak i’câz, ancak nazmdaki nakıştandır.” Bkz. s. 27
11 Besmele, Bismillahirrahmanirrahîm’in kısaltılmış şeklidir.
12 Bunlar sırasıyla boğaz, üst damağın ortası ve dudak mahreçleridir.
13 Bundan murat, sûre başlarıyla, âyetlerin ve sûrelerin sonları olabilir. Nitekim tahlili yapılan huruf-u mukattaa da sûre başlarıyla alâkalıdır.
14 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 62-67
18 Yani, bunları yapan, elbette ölüleri diriltmeye de kâdirdir.
19 Âyet, şu anda muhkem olan semanın parça parça olacağını anlatır. Sağlam bir kaleye top gülleleri ve füzeler isabet ettiğinde kapı gibi gedikler açılması buna bir misal olabilir.
20 Beydâvi, III, 639-644
21 Yasin, 59
22 Âl-i İmran, 26-27
23 Bkz. Beydâvi, I, 286-287
24 İnşikak, 1-5
25 Fussilet, 12
26 Bkz. Yazır, III, 2191
27 Fazlurrahman, Ana Hatlarıyla Kur’an, s. 81
28 Hûd, 44
29 Beydâvi, II, 71
30 Yasin, 39
31 Gaşiye, 17
32 Bakara, 35
33 Alûsî, I, 234
34 Muhammed Abdurrauf Münavi, Feyzu’l- Kadir, V, 85
35 Yasin, 38
36 Hâkka, 38-39
37 Âlûsî, Ruhu’l – Meani, XXIX, 52
38 Rûm, 50
39 Tirmizî, Kader, 17
40 Bkz. Abdülgani Nablûsî, Divan. Nablûsî, Şam ulemasından olup 1641- 1731 tarihleri arasında yaşamıştır. Kendisinin pek çok eserleri vardır.
41 Nuh, 16. Güneş, hacim olarak dünyamızdan bir milyondan daha fazla büyük bir gök cismi olmakla beraber, o koca cismin “lamba” tabiriyle ifade edilmesi son derece dikkat çekicidir.
42 Taha, 53 ve Zuhruf, 10
43 Zemahşeri II, 541; Râzî, XXVII, 196; Beydâvî, II, 49; Ebussuud, İrşadu Akli’s- Selim, VI, 21; Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, III, 168
44 Nursi, Sözler, s. 327
45 Hicr, 94
