4. DERS: KUR’ANIN NAZMINDAKİ CEZALET

İkinci Sûret: Belâğatındaki i’caz-ı Kur’anînin hikmetini Beş Nokta’da beyan edeceğiz.

Birinci Nokta: Kur’anın nazmında bir cezalet-i hârika var.

O nazımdaki cezalet ve metaneti, “İşaratu’l – İ’caz” baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi beyan eder. Saatın sâniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizamını tekmil eden ne ise, Kur’an-ı Hakîm’in her bir cümledeki, hey’atındaki nazım ve kelimelerindeki nizam ve cümlelerin birbirine karşı münasebatındaki intizamı öyle bir tarzda “İşaratu’l-İ’caz”da âhirine kadar beyan edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir ve bu nazımdaki cezalet-i hârikayı bu sûrette görebilir. Yalnız bir-iki misal, bir cümlenin hey’atındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.

Nazm nazariyesi

Saatin sâniye, dakika ve saati birbiriyle alâkalıdır, birbirinden haber verir ve birbirini tamamlar. Bunların hiç biri tek başına düşünülemez. Benzeri bir durum edebi değeri olan ifadeler için söz konusudur. Kelimeler yan yana dizilir cümle kurulur. Cümleler yan yana getirilir; makaleler, kitaplar yazılır. Bu tıpkı nakışlı bir halının farklı renk ve desenlerden meydana gelmesine benzer. Renkler arasındaki uyum ve desenler arasındaki münasebet halıya sıra dışı bir güzellik katar.

Kur’anın i’câzının esası, nazmıyla alâkalıdır. Yani harflerinin, kelimelerinin, sûrelerinin birbirleriyle bütünlük arz etmesi, onda yer alan her şeyin bulunduğu yere tam uygun yerleştirilmesidir. Kur’anda her kelime, binanın malzemeleri misali yerli yerindedir ve her biri bulunduğu yerden razıdır.

Kur’an, dibine erilmez, incileri tükenmez, acaibi bitmez bir denizdir.1 Kur’anın i’cazının esası nazmıyla alâkalıdır.2 Yani harflerinin, kelimelerinin, sûrelerinin birbirleriyle bütünlük arzetmesi, onda yer alan her şeyin bulunduğu yere tam uygun olmasıdır. Kur’anda her kelime, binanın tuğlaları gibi yerli yerine konulmuştur.3 Belâğat imamlarından Abdülkahir Cürcani, Kur’an’ın nazmına dikkat çeker ve Onun mu’cizeliğinin asıl burada aranması gerektiğini bildirir. Bunu “nazm nazariyesi” ile ortaya koyar. Ona göre “belâğat nazımdadır, tek başına kelimede veya mücerred manada değildir.”4 Zemahşeri ve Sekkaki gibi belâğat imamları da bu manaya dikkat çekmişler, Fahreddin Razi ve Kadı Beydâvi gibi müfessirler, bu manayı tefsirlerinde göstermişlerdir.

İşaratu’l-İ’caz, Kur’an’ın nazmındaki i’câzı ele alır, bunu ince tahlillerle değerlendirir. Bediüzzaman, daha önceleri farkına varılmış bu i’câz yönünü gayet başarılı bir şekilde bu tefsirinde uygulamış, önceleri dar olan bu yolu hayli genişletmiştir.

İnsana baktığımızda her azasının ideal boyutlarda olduğunu görürüz. Mesela bedenin bütünlüğü içinde baş da olmalıdır. Başın bütünlüğü içinde saç, kaş, göz, kulak olmalıdır. Gözün büyüklüğü, adedi, görme şekli gibi cihetleri ihmal edilmemelidir.

İşte Allah, san’atında bu tarz bir nazm, yani diziliş gerçekleştirdiği gibi, kelâmında da her şeyi yerli yerine koymuştur. Bu zaviyeden baktığımızda, Kur’an’da her şeyin olması gereken yerde olduğunu görürüz.

Zina, hırsızlık gibi günahlar, Allah’ın koyduğu haddi aşmaktır. Haddi aşanlara, hadlerini bildirmek için had cezaları vardır. Cenab-ı Hak, zinayla ilgili had cezasını bildirirken, “zina eden kadın ve erkek…” diye önce kadınla başlar.5 Hırsızlıkla ilgili had cezasını bildirirken ise, “hırsızlık eden erkek ve kadın…” diye önce erkekle başlar.6

Şüphesiz bu şekilde bir ayırım, ince bir nüktedir. Zira zinada birinci unsur kadın, hırsızlıkta ise birinci unsur erkektir. Çoğu kere zina, kadının kendini erkeğe arzetmesinden kaynaklanır. Hırsızlık ise, büyük bir cesaret ister. Kadına nisbetle erkeğin cesareti daha fazladır.7

İnce bir nokta

Burada şu inceliğe dikkat çekmekte fayda görmekteyiz:

Kur’anda yerine göre bir harf bile mu’cizedir. Çünkü o harf, bulunduğu kelimeyi, o da âyeti, âyet de pek çok âyetleri tutar.8 Aynı manaya Bediüzzaman da dikkat çekmektedir.9 Ama burada şu noktayı göz ardı etmemek gerekir: Mu’cize olan tek başına o kelime veya harf değil, o kelimenin ve o harfin sûre içindeki konumudur. Yani nakışlı bir halıda küçük bir desenin büyük desen içindeki güzel konumu misal, o kelime veya harf bir nevi mu’cize olur. Yoksa aynı kelimeyi ve harfi diğer insanlar da kullanmaktadır.

Mesela, (Allah) Güneşi bir lamba yaptı”10 âyetinde Kur’anın koca Güneşten “lamba” unvanıyla söz etmesi, belâğat yönüyle son derece önemlidir ve son derece hârikadır. Ama tek başına kullanılan “lamba” kelimesi sıra dışı bir etkiye sahip değildir. Bir çocuk da bu kelimeyi günlük hayatta rahatlıkla kullanır.

Keza, Fatiha Sûresinde Allaha ibadetimizi takdimi ifade ederken “yalnızca Sana ibadet ederim” demek yerine “yalnızca Sana ibadet ederiz”11 denilmesi son derece inceliklidir ve engin ufuklara sevk edicidir. Ben’den biz’e geçişi sağlayan ve çoğul manası verdiren nun harfi bu noktada gayet önemlidir.12 Ama ona bu önemi verdiren, bu harfin bu muhteva içinde kullanılmasıdır.

Kur’an-ı Kerîm meydan okuduğunda, önce Kur’anın tamamının mislini getirmelerini isterken, son merhalede “haydi herhangi bir sûresinin mislini getirin!” dedi.13 En kısa iki sûre İhlâs ve Kevser Sûreleri olup, her biri birer satırdır. İhlâs Sûresi altı cümleden, Kevser Sûresi ise üç cümleden meydana gelir. Dolayısıyla Kur’anın meydan okumasının asgari miktarı, bir sûredir. Bu nokta göz ardı edilirse, bir kelime ve bir harfin tek başına mu’cize olduğu zannedilebilir, tekellüflü te’villere, zorlamalı yorumlara kalkışılabilir.

Konuyla ilgili Risale-i Nurda geçen şu suali burada nakletmekte yarar görüyoruz:

Eğer denilse: Bazı muhakkik ulema demişler ki: “Kur’anın bir sûresine değil; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muaraza edilmez ve edilmemiş.” Bu sözler mübalağa görünüyor ve akıl kabul etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur’an cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr-ı hikmeti nedir?14

Bediüzzaman, bu soruya özetle şöyle cevap verir:

Kur’anın mu’cize olmasında iki mezhep (görüş) vardır. Ekser âlimlerin kabul ettikleri görüş, Kur’andaki belâğat incelikleri ve Meânî ilmince ortaya konulan meziyetlerin insan takatinin üstünde olmasıdır.

Zayıf olan ikinci görüşe göre ise: Kur’anın bir sûresine muaraza, insanın kudreti dâhilindedir. Fakat Cenab-ı Hak, Peygamberin mu’cizesi olarak men’etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat mu’cize eseri olarak bir Nebi dese ki: “Sen kalkamayacaksın!” O da kalkamazsa, mu’cize olur.

Şu zayıf görüşe, Sarfe Mezhebi denilir. Yani Cenab-ı Hak cin ve insi men’etmiş ki, Kur’anın bir sûresine mukabele edemesinler. Eğer men’etmeseydi, cinn ve ins bir sûresine mukabele ederdi. İşte şu mezhebe göre, “Bir kelimesine de muaraza edilmez” diyen ulemanın sözleri hakîkattır. Çünkü madem Cenab-ı Hak, i’caz için onları men’etmiş; muarazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; Allahın izni olmazsa, kelimeyi çıkaramazlar.

Amma ekser âlimlerin kabul ettikleri birinci üstün görüşe göre dahi, o ulemanın beyan ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki: Kur’an-ı Hakîm’in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda on belâğat nüktesi, on münasebet bulunuyor… Mesela nasıl ki münakkaş bir sarayda, birbirinden farklı çeşitli nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek; bütün o duvarı nakışlarıyla bilmeye bağlıdır. Hem nasıl ki insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münasebetlerini ve acib vazifelerini ve gözün o vazifelere karşı vaziyetini bilmekle oluyor. Ehl-i hakîkatın çok ileri giden bir kısmı, Kur’anın kelimelerinde pek çok münasebetleri ve diğer âyetlerdeki cümlelere bakan vecihleri, alâkaları göstermişler. Özellikle ilm-i huruf âlimleri daha ileri gidip, Kur’anın bir harfinde bir sahife kadar esrarı, ehline beyan ederek isbat etmişler.

Hem madem Kur’an her şeyi yaratan Allahın kelâmıdır; her bir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. Etrafında, esrardan müteşekkil manevî bir cesede kalb ve manevi bir ağaca çekirdek hükmüne geçebilir.

İşte insanın sözlerinde, Kur’anın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir.15 Fakat Kur’anda, çok münasebetler gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; kuşatıcı bir ilim lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.16

Mesela: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ

Bu cümlede, azabı dehşetli göstermek için en azının şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek taklili ifade edecek cümlenin bütün heyetleri de bu taklile bakıp ona kuvvet verecek.

İşte لَئِنْ lafzı, teşkiktir. Şek, kıllete bakar.

مَسَّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifade eder.

نَفْحَةٌ lafzı maddesi, bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire delalet eder. Masdar-ı merre tabir-i sarfiyesinde biricik demektir, kılleti ifade eder.

نَفْحَةٌ deki tenvin-i tenkirî, taklili içindir ki; o kadar küçük ki, bilinemiyor demektir.

مِنْ lafzı, teb’iz içindir, bir parça demektir. Kılleti ifade eder.

عَذَابِ lafzı; nekal, ikaba nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işaret eder.

رَبِّكَ lafzı; Kahhar, Cebbar, Müntakim’e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret ediyor.

İşte “bu kadar kılletteki bir parça azab böyle tesirli ise, ikab-ı İlâhi ne kadar dehşetli olur kıyas edebilirsiniz” diye ifade eder.

İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi, her biri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lafz ve maksada bakar.

Cümledeki nazm

Bediüzzaman İşaratu’l- İ’cazda aynı örneği şöyle anlatır:

Mesela وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Rabb’inin azabından bir kokucuk onlara dokunacak olsa…”17 âyetine dikkatle bak.

Bu âyet “zıddı zıddından yansıtmak” sırrıyla, azabın azını göstererek, onun dehşetini bildirmek için sevk olunmuştur.

إِنْ “Eğer”

Görmez misin, şek bildiren “eğer” ifadesi nasıl da azlığa medet veriyor!

مَسَّ “Dokunsa”

“İsabet” yerine “dokunmak” kelimesi nasıl da azlığa ve rahatlamaya işaret ediyor!

نَفْحَةٌ “Bir kokucuk”

Bu kelime hem bir defa dokunmak, hem küçüklük ifade etmektedir. Bundan dolayı, manasıyla, sığasıyla, sonundaki tenviniyle nasıl da azlığa telvihte bulunuyor!

مِنْ “…den”

Bu ifade, baziyet ile nasıl da azlığa ima ediyor!18

عَذَابِ “Azab”

Nekal” gibi daha şiddetli azap kelimeleri yerine, (manası tatlılığı da çağrıştıran) bu kelime nasıl da azlığa remzediyor!

رَبِّكَ “Rabbinin”

Burada Cenab-ı Hakk’ın şefkatini gösteren Rab isminin kullanılması nasıl da azlığa işaret ediyor! Ve hakeza kıyas et!19

Görüldüğü gibi, âyetin bütün kelimeleri aynı manaya kuvvet verecek şekilde dizilmiştir. Bu diziliş, bir nazım mu’cizesidir.

İkinci misal: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Şu cümlenin hey’atı, sadakanın şerait-i kabulünün beşine işaret eder.

Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, وَمِمَّا lafzındaki مِنْ -i teb’îz ile o şartı ifade eder.

İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lafzı ifade ediyor. “Size rızık olandan veriniz” demektir.

Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا daki نَا lafzı işaret eder. Yani “Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”

Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarfetsin. Yoksa sefahete sarfedenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta يُنْفِقُونَ lafzı işaret ediyor.

Beşinci şart: Allah namına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifade ediyor. Yani “Mal benimdir, benim namımla vermelisiniz.”

Şu şartlarla beraber bir tevsi’ de var. Yani: Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksama مِمَّا lafzındaki مَا umumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzât işaret ediyor. Çünkü mutlaktır, umumu ifade eder.

İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle ihsas ediyor. İşte heyette böyle pek çok nazımlar var. Kelimatın dahi birbirine karşı, aynen geniş böyle bir daire-i nazmiyesi var.

İnfakın şartları

Bediüzzaman İşaratu’l- İ’cazda aynı örneği şöyle anlatır:

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.”20

Sadakanın layıkı vecihle yapılabilmesi için bazı şartlar vardır:

– Sadaka verirken israf etmemek… Yoksa kendi muhtaç hâle gelir, verdiğinden dolayı kendini kınamaya başlar.

– Şundan alıp buna vermek şeklinde değil de, kendi malından vermek.

– Minnet edip bir beklenti içine girmemek.

– “Verince fakir olacağım” diye korkmamak.

– Sadece maldan tasaddukta bulunmamak, ilmen, fikren ve fiilen de sadaka vermek.

– Alan kişinin bunu sefahette kullanmayıp nafakasında ve zarurî ihtiyaçlarında kullanması.

İşte bu nükteleri fehimlere ihsanda bulunmak, bu şartları hissettirmek için Kur’an “onlar tasaddukta bulunurlar” veya “onlar zekât verirler” demek yerine, “Onlar, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak ederler.” demeyi tercih etti.

مِنْ in tercihinde israfın reddine işaret vardır. Çünkü bu ifade, baziyet bildirir.21 وَمِمَّاnın öne alınması kendi malından vermeye dikkat çeker.

رَزَقْنَا “Rızık olarak verdik”

Bu ifade, minneti kesmeye işaret eder. Yani, “veren Allah’tır, sen sadece vasıtasın.”

Rızkı verenin Allah olduğunun hatırlatılması, “Arşın sahibi azaltır diye korkma.” manasına bir işarettir.22

Neyi infak edeceklerinin belirtilmemesi, sadakanın ilim ve fikir gibi çeşitli şekillerde olabilmesine bakar.

يُنفِقُونَ “İnfak ederler”

Bu kelime “nafaka” kökünden gelmesi itibariyle, sadakayı alan kimsenin bunu nafakasında ve zarurî ihtiyaçlarında kullanmasına işaret eder.23

Sonra kelâmlarında, Mesela: قُلْ هُوَ اللّهُ اَحَدٌ de altı cümle var. Üçü müsbet, üçü menfî. Altı mertebe-i tevhidi isbat etmekle beraber şirkin altı enva’ını reddeder. Her bir cümlesi öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü her bir cümlenin iki manası var. Bir mana ile netice olur, bir mana ile de delil olur. Demek Sûre-i İhlâs’ta otuz Sûre-i İhlâs kadar, muntazam, birbirini isbat eder delillerden mürekkep sûreler vardır. Mesela:

قُلْ هُوَ اللّهُ لِاَنَّهُ اَحَدٌ لِاَنَّهُ صَمَدٌ لِاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ لِاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

Hem:

وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ لِاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ لِاَنَّهُ لَم يَلِدْ لِاَنَّهُ صَمَدٌ لِاَنَّهُ اَحَدٌ لِاَنَّهُ هُوَ اللّهُ

Hem:

هُوَ اللّهُ فَهُوَ اَحَدٌ فَهُوَ صَمَدٌ فَاِذَا لَمْ يَلِدْ فَاِذَا لَمْ يُولَدْ فَاِذَا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

Daha sen buna göre kıyas et…

İhlâs Sûresi

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌۚ اَللّٰهُ الصَّمَدُۚ لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْۙ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ

De ki: O Allahtır. Ehaddir. Allah, Sameddir. O, bir çocuk sahibi değildir. O, bir evlat da değildir. O’na denk bir şey yoktur.”

İhlâs, yapılan işin sırf Allah için yapılmasını ifade eder. İhlâs Sûresine bu ismin verilmesi, bu kısa sûrede sadece Allahtan bahsedilmesindendir.

Sonraki cümlelerin daha iyi anlaşılması için, meâli kısaca açıklamakta yarar görmekteyiz. Şöyle ki:

Allah Ehaddir. Allahın Ehad olması, Onun bir olmasıdır. Ehad, hiç bir şekilde iki olması veya ikinci birinin bulunması ihtimali olmayan gerçek biri, hep bir ve daima bir olanı ifade eder. O, ezelde ve lâyezelde hep birdir. Beraberinde bir başkası yoktur, tektir.24

Allah, Sameddir. Allahın Samed olması, “her şeyin Ona muhtaç olması, Onun ise hiç bir şeye muhtaç olmamasını” ifade eder. Allah dışında her varlık, hem vücuda gelmesinde, hem de vücudunun devamında Allaha muhtaçtır.

O, bir çocuk sahibi değildir”, şirkin pek çok nevini iptal eder. Şöyle ki:

Allah her şeyin yaratıcısıdır. Eşya ile onun münasebeti, Halık – mahlûk münasebetidir. Her şey O’ndandır, yani O’nun yaratmasıyladır. “Ol” emriyle dilediğini dilediği şekilde yaratır. Temsilde hata olmasın, bu münasebeti ressam-resim münasebeti örneğiyle bir derece fehme yaklaştırabiliriz. Resim, ressamın maharetiyle vücuda gelir, ama ressamdan bir cüz, bir parça değildir. Öyle de, âlem ve âlemdeki her şey Allahın yaratmasıyla yokluktan varlığa çıkmış, vücut bulmuştur. Dolayısıyla, bazı filozofların “sudûr nazariyesi” ile âlemi izaha çalışmaları, Hıristiyanların -hâşâ- Allahı baba, İsayı Onun oğlu tarzında görmeleri, bazı müşriklerin melekleri -hâşâ- Allahın kızları olarak telakki etmeleri, Yunan mitolojisinde Zeus’u bir “baba tanrı” olarak görüp ona eş ve evlatlar nisbet etmeleri şirkin birer çeşididir. Yüce Allah, böyle olmaktan son derece âli ve münezzehtir.

O, bir evlat da değildir.” Yani, vacibu’l- vücuttur, ezeli ve ebedidir. Bizâtihi kaim ve daimdir. Varlığı kendindendir. Sonradan olan, bir maddeden tevellüt eden, bir fasıldan munfasıl olan Allah olamaz. Mesela Hz. İsa, bir anneden dünyaya gelmiştir. Bu durumda Hz. Meryem asıl, o ise annesine tabi bir fer’ (dal) durumundadır. Vücudu başkasından olanın, âleme yaratıcı olması kabul edilemez.

O’na denk bir şey yoktur.” Çünkü masiva, (ondan gayri her şey) mahlûktur. Yaratılmış olan, yaratana elbette denk olamaz.

Bu sûrede altı cümle vardır. Bunların üçü müsbetttir, yani Allah’ta var olan özellikleri ifade eder. Üçü de menfidir, yani Allah’a nisbet edilmesi caiz olmayan şeyleri nefyeder. Şöyle ki:

1- De ki: O Allah’tır.

2- Ehaddir.

3- Allah, Sameddir.

4- O, bir çocuk sahibi değildir.

5- O, bir evlat da değildir.

6- O’na denk bir şey yoktur.

Sûredeki her bir cümle, geriye kalan beş cümleyle sıkı sıkıya bağlı olduğundan, onlara hem delil, hem de netice olur.

Mesela “O Allah’tır” cümlesine bakalım. “Niçin Allah’tır?” sorusunun cevabı, diğer cümlelerde verilmiştir:

– Çünkü Ehaddir.

– Çünkü Sameddir.

– Çünkü bir çocuk sahibi değildir.

– Çünkü O, bir evlat da değildir.

– Çünkü O’na denk bir şey yoktur.

Görüldüğü üzere, diğer beş cümle, “ o, Allahtır” cümlesindeki hükme birer delil olmuştur.

Sondan aldığımızda ise şöyle olur:

O’na denk bir şey yoktur.”

– Çünkü Allahtır

– Çünkü Ehaddir.

– Çünkü Sameddir.

– Çünkü bir çocuk sahibi değildir.

– Çünkü O, bir evlat da değildir.

Şimdi “Allah Sameddir” hükmüne bakalım:

– Çünkü Allahtır.

– Çünkü Ehaddir.

– Çünkü bir çocuk sahibi değildir.

– Çünkü O, bir evlat da değildir.

– Çünkü O’na denk bir şey yoktur.

Üstteki üç misal, delil olma yönünde idi. Netice olma yönünde ise, şöyledir:

O Allahtır.

– Allah olduğuna göre O, Ehaddir.

– Allah olduğuna göre O, Sameddir.

– Öyleyse bir çocuk sahibi değildir.

– Öyleyse O, bir evlat da değildir.

– Öyleyse O’na denk bir şey yoktur.

Yani Allah olmak, Ehad- Samed olmayı gerektirir. Ehad- Samed olmayan Allah olamaz. Kendisinden bir şey tevellüt eden, bir asıldan doğan, dengi olan da Allah olamaz.

Mesela: الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Şu dört cümlenin her birisinin iki manası var. Bir mana ile öteki cümlelere delildir. Diğer mana ile onlara neticedir. On altı münasebet hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i’cazî hâsıl olur. “İşaratu’l-İ’caz”da öyle bir tarzda beyan edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i i’cazî teşkil eder.

Onüçüncü Söz’de beyan edildiği gibi, güya ekser âyât-ı Kur’aniyenin her birisi ekser âyâtın her birisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münasebatın hutut-u maneviyesini uzatıyor. Birer nakş-ı i’cazî nescediyor.

İşte ” İşaratu’l- İ’caz” baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi şerhetmiştir.

Cümleler arasındaki nazm

Bediüzzaman İşaratu’l- İ’cazda aynı örneği şöyle açıklar:

Bil ki: Bahsinde bulunduğumuz Elif-Lâm-Mim. İşte şu, o yüce Kitap. Onda hiç bir şüphe yok. Müttakiler için bir hidayettir”25 âyetlerinin cümleleri arasında atıf halkalarıyla bir bağ yoktur. Çünkü aralarında tam bir ittisal ve teanuk vardır. Tamamı önceki ve sonraki ile birbirine sımsıkı tutunmuştur. Bunlardan her biri, bir cihetle bütününe delil olduğu gibi, diğer cihetle de her birinin neticesidir. Bu âyet üzerindeki i’câz, birbiriyle kenetlenmiş, iç içe girmiş on iki münasebet çizgisinin nakşıyla nakışlanmıştır. Tafsil istiyorsan şuna dikkat et:

الٓمٓۚ mana olarak şuna ima eder: “İşte bu, kendisiyle meydan okunan kitap! Var mı meydana çıkan!” Sonra, O’nun mu’cize olduğuna telvih eder.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu, o yüce Kitap” ibaresini tefekkür et. Çünkü o, sarahaten şunu bildirir: O, kardeşi olan diğer kitaplara ziyade gelmiş ve onlardan üstün olmuştur. Sonra; müstesna, mümtaz ve misli getirilmez olduğuna telmih eder.

لَا رَيْبَ فِيهِ “Onda hiç bir şüphe yok” manasına dikkat et. Bu ifade, Kur’an’ın şekke mahal olmadığını ifade ettiği gibi, yakîn nuruyla münevver olduğunu da ilan eder.

Sonra هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için bir hidayettir” ifadesine bak. Çünkü bu, Kur’an’ın doğru yolu gösterdiğini sana anlattığı gibi, onun hidayet nurundan tecessüm etmiş olduğunu da ifade eder.

İşte, bunların her biri, birinci mana itibarıyla arkadaşlarına bir delil ve ikinci mana itibarıyla da onlardan her birine bir netice olur.

On iki rabıtadan üç tanesini misal olarak zikredeceğiz, diğerlerini sen kıyas edebilirsin.

1- الٓمٓۚ Bu Kur’an her muarıza meydan okuyor. Öyleyse en mükemmel kitaptır. Öyleyse yakînîdir. Çünkü kitabın kemâli yakîn iledir. Öyleyse insan için mücessem hidayettir.

2- ذٰلِكَ الْكِتَابُ Kur’an, emsaline üstün geldi. Öyleyse mu’cizdir, mümtaz ve müstesnadır. Çünkü O’nda hiç bir şekk yoktur. Çünkü o müttakilere doğru yolu gösterir.

3- هُدًى لِلْمُتَّقِينَ İstikametli yola irşad eder. Öyleyse yakînîdir. Öyleyse mümtazdır. Öyleyse mu’cizdir.

Diğerlerini sen istinbat edebilirsin.26

1 Muhammed Ebu Şehbe, el-Medhal li Diraseti’l – Kur’ani’l- Kerîm, s. 5

2 Bkz. Abdülkahir Cürcani, Delailu’l- İ’caz, s. 398; Fethi Ahmed Amir, Fikretu’n – Nazm Beyne Vücuhi’l – İ’caz fi’l – Kur’an’i-l Kerîm, s. 46

3 Amir, s. 134. Ayrıca bkz, Mustafa Müslim, Mebahis fi İ’cazi’l – Kur’an, Daru’l- Menara, Cidde, 1988, s. 126

4 Cürcani, s. 398. Mesela, “kâmus” ve “nâmus” kelimeleri ayrı ayrı olduklarında bir mana güzelliği ortaya çıkmaz. Ama Cemil Meriç’in “kâmus, nâmustur” sözünü duyduğumuzda, engin bir mana güzelliğine muhatap oluruz. Bu Ülke, s. 77

5 Nur, 2

6 Mâide, 38

7 Nesefî, I, 282

8 Mustafa Sadık Rafii, İ’cazu’l- Kur’an, s. 240

9 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 395

10 Nuh, 16. Güneş dünyamızdan bir milyondan daha fazla büyük bir gök cismi olmakla beraber, o koca cismin “lamba” tabiriyle ifade edilmesi gerçekten son derece dikkat çekmektedir.

11 Fatiha, 4

12 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 395 ve İşaratu’l- İ’caz, s. 44

13 Bakara, 23

14 Nursi, Mektubat, s. 187

15 Mesela Tekvir Sûresi 26. âyette “Öyleyse nereye gidiyorsunuz?” denilmektedir. Bir Arab günlük hayatta aynı cümleyi kurabilir ve söyleyebilir. Dolayısıyla bu ilâhî beyanı, Sûrenin ve Kur’anın bütünlüğü içinde ele alıp değerlendirmek gerekir. Âyet, onların Peygamber ve Kur’an hakkında gittikleri yolun yol olmadığını beyan eder. Yoldan çıkan birine “nereye gidiyorsun?” denildiğinde, “doğru yolda gitmiyorsun” manasına gelir.

16 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 187

17 Enbiya, 46

18 Baziyet: Bir şeyin bir kısmı. Mesela, “kitabı okudum” dediğimizde tamamını okuduğumuz anlaşılır. Ama “kitaptan okudum” dediğimizde tamamını değil, bir kısmını okuduğumuz anlaşılır.

19 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 68-69

20 Bakara, 3

21 Yani, onlar bütün mallarını vermezler, mallarından verirler.

22 Rivayete göre Peygamber Efendimiz Bilal-i Habeşi’nin yanına varır. Bilal’in yanında bir miktar hurma vardır. Peygamberimiz “Ya Bilal, bu ne?” diye sorar. Bilal, “bunu Size ikram için saklıyordum” deyince Peygamberimiz şöyle der: “Bunun sana cehennem ateşinde bir duman olmasından korkmuyor musun? Ey Bilal, infak et, arşın sahibi azaltır diye korkma!” Süyûti, Camiu’s- Sağir, Hadis No: 1508

23 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 84-85

24 Yazır, IX, 6277

25 Bakara, 1-2

26 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 72-73

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir