3. DERS: KUR’ANIN BELÂĞATI BİRİNCİ ŞU’LE BİRİNCİ ŞUA

Derece-i i’cazda belâğat-ı Kur’aniyedir.

O belâğat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûblarının bedaatinden, garib ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, faik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lafzının fesahatinden, selasetinden tevellüd eden bir belâğat-ı hârikulâdedir ki, benî-Âdemin en dâhî ediblerini, en hârika hatiblerini, en mütebahhir ulemasını muarazaya davet edip bin üçyüz senedir meydan okuyor, onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muarazaya davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semavata vuran o dâhîler, ona muaraza için ağız açamayıp kemâl-i zilletle boyun eğdiler.

Kur’anın belâğatı, şu esaslardan doğar:

1- Onun nazmında cezalet ve gayet güzel bir metanet görülür.

2- Üslûbları bedî, sıra dışı ve güzeldir.

3- Beyanında beraat (parlaklık), üstünlük ve safilik vardır.

4- Manaları gayet kuvvetli ve hakkaniyetlidir.

5- Lafzında fesahat ve selaset bulunur.

Belâğat

Belâğat, güzel ve etkili anlatım san’atıdır. Klasik belâğat kitaplarında şöyle tarif edilir: “Belâğat, fasih bir sözün muktezay-ı hâle mutabık söy­lenmesidir.”1 Mesela, bir düğün merasiminde yapıla­cak konuşma ile bir cenaze merasiminde yapılacak ko­nuşma elbette aynı değil­dir. Birincisinde evliliğin fazi­letlerinden, ikincisinde ölü­mün güzelliklerinden bah­setmek muktezay-ı hâle mutaba­kat, yani hâlin gereğini yapmak olacaktır.

Belâğatın üç bölümü vardır:

1- Meânî

2- Beyan

3- Bedi’

Meânî, sözün yerinde kullanılmasını, muhatabın hâline uygun söylenmesini sağlar. Mesela, zeki insana veciz konuş­mak, avamdan olanlara ayrıntılı anlatmak, çocukla konu­şurken çocuklaşmak, âlimle ilmî konuş­mak, sözü kabule mü­heyya olanlara nasihat etmek, inatçı kimselere delilli söz söylemek gibi durumlar Meânî ile ilgilidir. Belâğat, bir nevi terzilik san’atı ise, meânî, terzinin muhatabına göre elbise dikmesidir. Küçük bir çocuğa bir büyük elbisesi di­kilmesi uygun olmadığı gibi, bir büyüğe çocuk elbisesi dikilmesi de münasip değildir. İyi bir terzi, elbiseyi tam vücuda göre keser, biçer. O elbise, ne bol gelir, ne de dar. İyi bir ko­nuşmacı da tam muhatabına göre konuşur, onun sevi­yesinden hitap eder.

Beyan, mananın farklı üslûblarla, çeşitli yollarla ifade edilmesidir. Bir terzi, elbiseyi farklı tarzlarda, mo­dellerde dikebildiği gibi, bir konuşmacı da aynı manayı çeşitli şe­killerde anlatabilir. Mesela, “Ahmet’in uykusu var” ifa­desi, “Ahmet’in gözünden uyku akıyor” şek­linde bir me­cazla veya “Ahmet, herhâlde dün gece be­şik sallamış” şeklinde bir kinayeyle anlatılabilir. Hepsi de Ahmet’in uykusu oldu­ğunu gösterir.

Bedi’ ise lafız ve mananın süslenmesidir. Terzinin, müşterisi­nin endamına göre diktiği elbiseyi, daha güzel göstermek için yer yer süslemesi gibidir. Mesela “Bize göre bîruh olanlar, ind-i ilâhîde zîruhtur”2 cüm­lesi “Bize göre ruhsuz olanlar, Allah ka­tında ruh sahi­bidirler” şeklinde sadeleştirilirse, yağı alınmış ay­rana döner.

Üstte nazara verilen beş belâğat özelliği, çalışmamızın ilerleyen kısımlarında ardarda ve ayrıntılı olarak ele alınmakla beraber, burada da kısaca açıklamakta yarar görüyoruz:

Nazmındaki cezalet: Bu, onu meydana getiren sûrelerin, sûreleri meydana getiren âyetlerin, âyetleri meydana getiren cümlelerin ve cümleleri meydana getiren kelime ve harflerin dizilişindeki ihtişamı ifade eder.

Üslûblarındaki bedaat: Kur’an, kendine has bedi bir üslûba sahiptir. Üslûb, ifade tarzı demektir. Her hatibin bir konuşma tarzı vardır. Üslûbu teşekkül etmiş bir insan, nerde olursa olsun, ifadelerinden hemen tanınır. “Üslûb-i beyan, aynıyla insan” şeklinde özetlenen bu durumu, bazıları şöyle ifade eder: “Ağzınızı her açışta, başkaları oradan içinizi seyreder.”

Tahiru’l- Mevlevi’nin dediği gibi, “üslûbu teşekkül etmiş, belli bir kimlik kazanmış olanların imzaları yazılarının altında değil, satırlarının arasında bulunur.”3 Sözgelimi, Necib Fazıl gibi bir şairin ifadelerine aşina birisi, onun bir şiirini okuduğunda, şiirin sonunda “Necib Fazıl” imzasını görmeden şiirin kime ait olduğunu bilebilir.

İşte Kur’an, kendine has bir üslûbla, yani ifade tarzıyla hakîkatleri beyan eder. Bu üslûba dikkat eden kimse, Onda Rahmanın nefesini hisseder, Kur’an’ın kelâmullah olmasında herhangi bir tereddüt hali yaşamaz.

Beyanındaki beraat: Kur’an’ın üstünlüğünü, metanet ve haşmetini ifade eder. Kelâmın terğib ve terhib, medih ve zem, isbat ve irşad, ifham ve ilzam gibi kısımları vardır. Kur’an-ı Kerîm, kelâmın bütün kısımlarında en üstün ve en haşmetli bir üslûbla beyanda bulunur.

Maânîsindeki kuvvet ve hakkaniyet: Kur’an’ın manaları gayet kuvvetli ve hakkaniyetlidir. Sadece “Göklerde ve yerde her şey Allah’ı tesbih eder”4 âyetine bakmak bile bunu anlamaya yeter. Dillerini bilmediğimiz varlıklara bakıp “bunlar nereden gelmişler, bu âlemde ne yapıyorlar?” diye merak ederken, üstteki âyet bütün sorularımızı net bir şekilde cevaplandırmaktadır.

Lafzındaki fesahat ve selaset: Kur’an’ın lafızları onun engin manalarına birer zarf gibidir. Mazruf güzel olduğu gibi, zarf da güzeldir. Kur’an’ın manasını bilmeyen kimselerin, onun okunuşunu duyduklarında çok derin bir etki altında kalmaları, devamlı okunan bir kitap olduğu halde okuyanlarda bir usanç görülmemesi gibi durumlar onun lafız mu’cizeliğine bir delildir.

İşte belâğatındaki vech-i i’cazı iki sûretle işaret ederiz:

Birinci Sûret: İ’cazı vardır ve mevcuddur. Çünkü Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehasin-i ahlâka yardım edecek durub-i emsallerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhafaza ediyorlardı.

Ümmîlik

Kur’an-ı Kerîm, nazil olduğu dönemdeki ilk muhatapları olan Arabları “ümmiler” diye vasfeder. O toplumda bulunan Yahudi ve Hristiyanlar ise, ehl-i Kitap idi, ellerinde kitap bulunuyordu.

O Allah ki, ümmîler içinde kendilerinden bir peygamber gönderdi.”5

Öte yandan, kitap ehlinin de ümmileri vardır. Mesela, bir âyette, Yahudilerden olan ümmiler şöyle anlatılır:

Onların bir kısmı ümmîdir, Kitabı bilmezler. Ancak bazı kuruntular bilirler ve onlar sadece zanda bulunurlar.” 6

Not: Hz. Peygamber de ümmidir. Ancak o’nun ümmî olması, bir nakısa değil, bir kemâldir. Âlemlerin Rabbi, o en büyük peygamberini kimseye talebe etmedi. Vahiy ile “oku” emrini alan o ümmî peygamber, Rabbinin ismiyle kâinat kitabını okudu. Ondaki hikmetleri, ince manaları, gayeleri anlattı. İnsanın mahiyetini, hakîkatini, vazifesini öğretti. İnsanlık âlemine Kur’an’ı tâlim etti, onlara muallim oldu.

Manidar bir kelâm, şiir ve belâğat cazibesiyle eslaftan ahlâfa hâfızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak o kavmin manevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâğat metaı idi. Hattâ bir kabîlenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibi idi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı.

Arablar ve şiir

Hz. Peygamber şiir hakkında şöyle buyurur: “Muhakkak ki şiirin bazısı hikmettir.7 Bediüzzaman, şiirin kıymettar, şirin bir ifade vasıtası” olduğunu söyler.8

Ümmî bir topluluk olan Arablar, İslâm’ın başlangıç döneminde yazılı kültürden uzak olmakla beraber, sözlü kültürle içli dışlı idiler. O devirde Mekke’de okuma-yazması olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdı. Ancak, bu boşluğu telafi için sözlü kültüre büyük bir önem verilmekte idi. Bunu, görmesi veya işitmesi olmayan birinde, başka özelliklerin çok daha kuvvetli olması örneğiyle daha iyi anlayabiliriz. İçlerinden çıkan şairler onların milli kahramanı gibi oluyor, bu şairlerin sözleri itinayla ezberleniyordu. Ezberlenip kulaktan kulağa nakledildiği için, o şiir mirası sonraki nesillere sağlıklı olarak aktarılabilmişti.

O dönemde şiirin ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımından şu olayı zikretmekte yarar görüyoruz:

Bir gün Hansâ, Ukaz panayırına gelerek şiirlerini okudu. O zaman hakem, meşhur Nâbiğa idi. Nâbiğa, Hansâ’yı can kulağıyla dinledikten sonra, “İkincisin. Senden evvel şu kör şair (A‘şâ Bin Meymûn) gelmiş olmasaydı, seni birinci yapardım” dedi.

Müslüman olduktan sonra Peygamber Efendimizin en önemli şairlerinden olan Hassan, Hansâ’nın aldığı bu dereceyi kıskandı, hakeme itiraz etti. Hakem Nabiğa da, “Sana cevabı Hansâ versin” dedi.

Hansâ, Hassan’a dönerek, “şiirinin taç beytini (en beğendiğin kısmını) oku bakayım” dedi. Hassan, yarışmaya sunduğu şiirinin şu kısmını okudu:

لَنَا الْجَفَنَاتُ الغُرُّ يَلْمَعْنَ بِالضُّحٰى

وَ اَسْيَافُنَا يَقْطُرْنَ مِنْ نَجْدَةٍ دَماً

Parlak tencerelerimiz var bizim, kuşluk vakti parlar

Kahramanlıktan ötürü kılıçlarımızdan kan damlar.”

Hansâ dedi: Kabileni övmek istemişsin, fakat bir beyitte yedi yerde hata etmişsin:

1-“Tencerelerimiz” derken  “Cefenât” kelimesini kullanmışsın. Bu kelime üçten ona kadar olan çoğulu ifade eder. Bunun yerine “Cîfân” kelimesini kullansaydın daha ziyade bir çokluk söylemiş olurdun.

2-Beyazlığı ifade etmek için “Ğurr” kelimesini kullanmışsın. O kelime atın alnındaki azıcık beyazlığı anlatmak gibi yerlerde de kullanılır. Onun yerine “Biyd” kelimesini kullansan, daha ziyade bir parlaklık ifade ederdi.

3-Parıl parıl parıldayan anlamında “Yelma’ne” kelimesini kullanmışsın. Lemean, ara ara gelip giden parıltıya derler. Parlamadığı zaman da olur. Onun yerine “Yüşrıkne” diyecektin ki alabildiğine parlasın.

4-Sabahleyin parlamasını ifade için “duha” demişsin. Tencerenin gündüz parlaması göze çarpmaz. “düca”’ deyip de gece parlatsaydın daha güzel olurdu.

5-Kılıçlarımız anlamına gelen “Esyafüna” kelimesi de üçten ona kadar olan çoğulu ifade eder. Sizin o kadarcık mı kılıcınız var? Onun yerine “çok çok kılıçlarımız var” anlamında “Süyûfüna” diyecektin.

6-“Damlar” anlamına gelen “Yakturne” kelimesi yerine, “oluk gibi akar” anlamına gelen `Yesilne’ kelimesini kullanacaktın.

7-Kan manasına gelen “Dem” yerine “Kanlar” manasına gelen “Dima” kelimesini kullanacaktın.”9

Şaire Hansânın bu değerlendirmeleri farklı mülahazalara açık olmakla beraber o devirde şiirin geldiği noktayı göstermesi bakımından dikkat çekici bir örnek olarak önümüzde durmaktadır.

Cemil Meriç’in şu ifadeleri, üstteki olaydan etkilenmiş görülmektedir:

Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küf­far…”10

Kuss Bin Saide

O devrin en büyük şairlerinden biri Kuss Bin Saide’dir. Bu zat, tevhide inanan bilge bir şair idi. Bir keresinde Ukaz Panayırında muhataplarına şöyle bir hitabede bulunmuştu:

Ey insanlar! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz! İbret alınız! Yaşayan ölür, ölen fena bulur! Olacak neyse olur. Yağmur ya­ğar, otlar biter; çocuklar doğar, an­ne­lerinin ve babalarının yerini alır. Derken, hepsi ölüp gider! Hadiselerin ardı ar­kası ke­silmez; hepsi birbirini kovalar. Kulak tutunuz, dikkat kesiliniz; gökte haber, yerde ibret alınacak şeyler var. Yeryüzü bir büyük dîvan, gökyüzü yük­sek bir tavan. Yıldızlar yürür, denizler du­rur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar? Yoksa orada kalıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, yemin ederim ki Allah’ın indinde bir din vardır, şimdi içinde bulunduğunuz dinden daha sevgilidir! Ve Allah’ın gele­cek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi! Ne mutlu o kimseye ki ona iman ede; o da kendisine hidayet eyleye! Yazıklar olsun, ona isyan ve muhalefet edecek bedbahtlara! Yazıklar olsun, ömür­leri gafletle geçen ümmetlere!

Ey insanlar! Hani ya babalar, dedeler, atalar? Nerede soy sop? Hani o süs­lü saraylar ve mermer binalar yükselten Âd ve Semûd? Hani, dünya varlığından gururlanıp da kavmine, ‘Ben sizin en büyük Rabbiniz değil miyim?’ diyen Firavun ve Nemrud? Onlar, zenginlikçe, kuvvet ve kudretçe siz­den çok daha üstün idiler. Ne oldular? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerle­rini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflete düşmeyin, on­ların yolundan gitmeyin! Her şey fanidir; bâkî olan, ancak Allah’tır. Ki O, bir­dir, şeriki ve naziri yoktur! İbadet edilecek, ancak O’dur. Evvel gelip geçenlerde, bize ibret alacak şey çoktur! Ölüm bir ır­mak­tır. Girecek yerleri çok, ama çıkacak yeri yoktur! Büyük küçük hep göçüp gidi­yor! Giden geri gelmiyor! Kat’î bildim ki herkese olan, size ve bana da ola­cak­tır.”11

Kuss Bin Saideyi dinleyenler arasında Hz. Peygamber de vardı. O zaman otuz sekiz yaşındaydı ve henüz kendisine risalet görevi verilmemişti. Yıllar sonra Kuss Bin Saidenin kavmi İslâma girdiğinde kendisinden söz açıldı. Hz. Peygamber, onun Ukaz Panayırında yaptığı konuşmayı hatırlatınca Hz. Ebubekir (ra.) “Ya Rasulallah, o gün ben de ordaydım ve konuşması da ezberimde” dedi, o günkü tarihi konuşmayı birebir nakletti. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Ümit ederim ki Cenab-ı Hak, kıyamet gününde Kuss Bin Sai­de’­yi ayrı bir üm­met olarak haşreder!”12

Cahiliye ahalisindeki kuvvetli belâğat

İslâm öncesi cahiliye Arablarında belâğatın zirvelerde oluşu, son derece dikkat çekici bir durumdur. Kur’an’ın en büyük özelliği belâğatı olması hasebiyle, sanki onun ilk muhatapları kaderin tensibiyle ona ciddi muhatap olacak bir seviye elde etmişlerdi. Mevlana, sözden anlamayan kimselere hikmetli sözler söylemeyi “sağıra saz çalmak” temsiliyle anlatır.13 İşte, onlardaki şiir ve belâğat, kendilerini Kur’an’a muhatap yapmış, sözün değerini tartabilen bu insanlar, Kur’an’ın söz mu’cizesini vicdanlarında tam bir farkındalıkla tasdik etmişlerdir.

Muallim Naci, şu mühim tesbitte bulunur:

“(Büleğa ve füseha) ne kadar i’caz bahsinde iktidar gösterirlerse, karşılarında Kur’anın i’caz kuvveti o kadar büyür. Onlar bahislerinde ne kadar fikirlerini yükseltirlerse nazarlarında Kur’an o kadar teali eder. Hayır, Kur’anın i’caz kuvveti o kadar büyümez. Kur’an o kadar teali etmez. Füsehaya, büleğaya öyle gelir. Kur’an zaten beşerin hayaline sığmayacak derecede büyüktür. Yüksek fikirleri, yanında aşağı gösterecek mertebede yücedir.”14

Muallim Naci’nin bu ifadelerinden Kur’anın yüce bir dağa benzetildiğini hissediyoruz. Uzaktan bakınca o dağ küçük zannedilir. Fakat yaklaştıkça büyüklüğü, ihtişamı çok bariz bir şekilde görülür. Söz ustaları olan beliğ ve fasih zâtlar, Kur’ana yaklaştıkça onun mu’cizeliğini daha yakından temaşa etmişlerdir.

İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatta akvam-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat, o kadar kıymettar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde “Muallakat-ı Seb’a” namıyla yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâ’be’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.

Söz düellosu

Asr-ı saadette yaşanan şu olayda, o günün toplumunda şiir ve şairin ne derece etkili olduğunu kolaylıkla görebiliriz:

Hz. Peygamber, hicretin 9. yılında bir zekât memurunu Benî Ka’b kabilesine zekâtlarını almak üzere gönder­mişti. Ka’boğulları, gelen memura teslim etmek üzere hayvanlarından düşen ze­kâtı bir tarafa ayırdı. Fakat aynı yerde oturan Temim kabilesi, oldukça fazla olan bu hayvanların verilmesine karşı çıktı, hatta kılıçlarını sıyırarak gelen görevliyi öldürebileceklerini ortaya koydular. O da Medine’ye dö­nerek durumu Hz. Peygambere an­lat­tı. Hz. Peygamber elli kadar görevliyi Temi­moğulları üzerine gönderdi. Gönderilenler bir­çok ganimet malıyla birlikte on bir erkek, yirmi ka­dın ve otuz kadar da çocuk esir edip Medine’ye geri döndü.

Sonraki günlerde Temimoğullarından bir heyet, çıkıp Peygamber Efendimizin huzuruna geldi. İçlerinde meşhur hatib ve şairleri de vardı. Ga­yeleri, esirlerini geri almaktı.

Peygamber Efendimiz, onlara, “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.

Biz Temim kabilesindeniz” dediler. “Sizinle şiir ve övünme yarışı düzen­leyelim diye şair ve hatiblerimizi getirdik!”

Peygamber Efendimiz, onlara dedi: “Ben şiir söylemekle vazifelendirilmiş değilim, övünmekle de emrolunmadım. Fakat haydi neyiniz varsa ortaya dökün de görelim!”

Bunun üzerine Benî Temîm’in hatibi ayağa kalkarak, ka­vim ve kabilesini övdükten sonra, “Bizimle fazilet yarışına çıkacak kimse, say­dıklarımızın bir benzerini saysın, döksün, bakalım!” diyerek meydan oku­du.

Bunun üzerine Hz. Peygamber, ashabından Sâbit Bin Kays’a, “Kalk, şunun konuşmasına karşılık ver!” dedi.

Sâbit ayağa kalktı. Cenab-ı Hakk’ın büyüklüğüne ve Re­sû­lul­lah’ın medih ve senâsına dair Temimlileri bile hayrette bırakan belâğatli bir hitabede bulundu. Sıra şairlere gelmişti. Önce, Benî Temîm şairlerinden biri ayağa kalkarak kendilerini medheden bir şiir okudu. Şiirini bitirince, Hz. Peygamber şairi Hassan Bin Sâbit’e, “Kalk yâ Hassan! Şu adamın şiirine karşılık ver! Cebrail seninledir!” dedi.

Hassan Bin Sâbit, aynı vezin ve kafiyede uzun bir şiirle Temimli şaire cevap verdi.

Müslüman hatib ve şairin, Temimoğulları şair ve hatibinden çok daha güzel birer hutbe ve şiir sunmaları karşısında, Temim heyetinin ileri gelenlerinden Akra Bin Hâbis, şöyle dedi:

Allah’a yemin ederim ki bu zâta gaybdan yardım ediliyor. Onun hatibi hatibimizden, şairi de şairimizden daha üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve gürdür!”

Ardından şehâdet getire­rek Müslüman oldu. Diğerleri de peşinden Müslüman oldular.

Hz. Peygamber, heyettekilerin her birine birer hediye verdi, esirlerini de serbest bıraktı.15

Mullakat-ı seb’a

Muallakat-ı seb’â, Kur’an nâzil olmadan önce, câhiliye devrinde meşhur Arab şairlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına astıkları yedi meşhur şiire verilen isimdir.

İslâm öncesi Arablarda şiir çok revaçtaydı. Şairler toplumun en önde gelen saygın kişileri arasında yer almaktaydı. Şiir, günümüzde medyanın toplum üzerindeki etkisine benzer bir güce sahip idi.

İslâm öncesinde savaşın haram sayıldığı Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarında Arabistan’ın çeşitli yerlerinde panayırlar kurulur, şairler ve edibler buralarda toplanarak aralarında müsabakalar tertip ederlerdi. Bu panayırlar arasında en meşhuru Mekke dolaylarında kurulan Ukâz panayırı (Sûk-ı Ukâz) idi. Arabların en meşhur edib ve şairleri burada toplanırlardı. İşte bu panayırdaki şiir müsabakalarında derece alan şiirler Kâ’be’nin duvarlarına asılarak ilân edilirdi. Bu asma işine izafetle asılan şiirlere muallaka; bunları söyleyenlere de şiirlerine izafetle muallaka şairleri denilmiştir. İmruu’l-Kays, Züheyr, Lebid Bin Rebîa, Antere Bin Şeddâd, Nabiğa ve A’şâ bu şairlerden bazılarıdır.

İşte böyle bir zamanda, belâğat en revaçlı olduğu bir anda Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan nüzûl etti. Nasıl ki zaman-ı Musa Aleyhisselâm’da sihir ve zaman-ı İsa Aleyhisselâm’da tıb revaçta idi, mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülega-yı Arabı en kısa bir sûresine mukabeleye davet etti:

وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَاْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ fermanıyla onlara meydan okuyor.

Kur’an meydan okuyor

Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin”16

Üstteki âyet, “tehaddi âyetleri”ndendir. Tehaddi, “meydan okumak” demektir. Hz. Peygamber (asm) “Ben Allah’ın elçisiyim” dediğinde, inatçı müşrikler “hayır, peygamber değilsin! Sen de bizim gibi bir insansın” dediler. Hz. Peygamber “size okuduğum Kur’an benim sözlerim değil, Allah’ın kelâmıdır” dediğinde ise “Hayır, o sözler senin sözlerindir, kutsallık kazandırmak için Allaha nisbet ediyorsun!” dediler. Bunun üzerine üstteki âyet nazil oldu.

Hem der ki: “İman getirmezseniz mel’unsunuz. Cehennem’e gireceksiniz.”

Tehaddi âyetinin onları lanetlemesi

Kelime olarak lanet, “uzaklaştırma, beddua, azap, buğz etme, uzak durma, muhalefet etme” gibi anlamlara gelir. Kavram olarak ise, ilâhî rahmetten uzak kılmayı ifade eder. Kur’ana inanmayan bu kimseler, ilgili âyetlerin hükmüyle ilâhî rahmetten uzaklaştırılmışlardır, ceza olarak da dünya ve ahirette zillete mahkûmdurlar.

Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli sûrette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidayeten i’dam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem’de i’dam-ı ebedî ile beraber dünyevî i’dam ile de mahkûm ediyor. Der: “Ya muaraza ediniz yahut can ve malınız helâkettedir.”

İdam-ı ebedi

Üstteki ibarede kâfirler için ebedi i’damdan söz edilmesi, dikkat çekici bir durumdur. Çünkü kâfir her ne kadar ebedi Cehennemde kalacaksa da, gerçek anlamda ebedi i’dama mahkûm değildir. İdam ve müebbet hapis, verilebilecek en büyük cezalardır. İdama mahkûm bi­ri­si­nin ce­za­sı müebbet hapse çevrilse, bir alt ceza verilmiş olur.

Allah, Cehennem eh­lini yokluğa gön­dermeyecek, onları Cehennemde yine vücud dairesinde bırakacaktır. Kur’anda “Allahı anmaktan yüz çeviren kimsenin” ahiretteki du­ru­mu anlatılırken, âmâ olarak haşredileceği haber ve­rilir.17 Âmâ biri için vücud, eliyle do­ku­na­bil­di­ğiy­le sınırlı olur. Ayrıca, böyle birine “unu­tulan kimse muamelesinin yapılacak olması” da, i’dam gibi bir durum olarak de­ğer­lendirilebilir.18

Kur’anın müşriklere yönelik olarak onları tehdit etmesine birkaç misalle bakabiliriz. Şöyle ki:

1-) “İnkâr edenlerin malları da evlatları da Allah’a karşı onlara bir fayda sağlamaz ve işte onlar, Cehennem ateşinin yakıtıdırlar.

Bunların durumu, Firavun hanedanı ve onlardan öncekilerin durumu gibidir: Âyetlerimizi yalanladılar. Allah da onları günahlarıyla kıskıvrak yakaladı. Allah, azabı çok şiddetli olandır.

O inkâr edenlere de ki: Siz mağlup olacak ve Cehenneme sürüleceksiniz. Orası ne fena bir döşektir.”19

2-) “İman edenler arasında hayâsızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlara dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır.”20

3-) “Şüphesiz Cehennem, bir gözetleme yeridir.”

Azgınlar için bir dönüş yeri olmuştur.”

Orada devirler boyu kalacaklardır.”

Orada ne bir serinlik tadacaklar, ne de içecek bir şey.”

Onlara ancak kaynar su ve irin var.”

Tam da yaptıklarına uygun.”

Çünkü onlar bir hesap ummuyorlardı.”

Âyetlerimizi de yalanladıkça yalanladılar.”

Biz her şeyi bir kitapta tek tek kaydettik.”

Öyleyse tadın azabı!”

Artık sizin ancak azabınızı artıracağız.”21

İşte eğer muaraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir-iki satırla muaraza edip davasını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tarîkı ihtiyar edilsin?

İki- üç satırla muaraza

Kur’an, onu ilâhî kelâm kabul etmeyenlere meydan okurken önce bir bütün olarak benzerini getirmelerini istedi. Bundan aciz kaldıklarında, -uydurma şeylerle de olsa- on sûresinin benzerini yapmalarını söyledi. Bundan da aciz kaldıklarında, herhangi bir sûresine nazirede bulunmalarını talep etti.

Kur’anın en uzun sûresi, kırk sekiz sayfadan meydana gelen Bakara Sûresidir. En kısa iki sûresi ise, birer satırdan meydana gelen Kevser ve İhlâs sûreleridir.

İşte müşrikler hem Hz. Peygamber devrinde, hem de daha sonraki dönemlerde uzun sûrelere nazire yapamadıkları gibi, en kısası birer satır olan sûrelere bile nazire yapamadılar.

Benzeri bir durumu kevnî âyetlerde görürüz. Mesela insanlar koca bir fili yapamazlar, küçük bir sineği de yapamazlar. Çünkü ilâhî san’atta büyük küçük ayrımı yoktur. Cismen küçük olanlar, san’at inceliği yönüyle büyüklerden aşağı değillerdir. Hatta daha ileride oldukları bile söylenebilir.

Evet, o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin? En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü bir edibleri, birkaç hurufatla muaraza edebilseydi; Kur’an, davasından vazgeçerdi. Onlar da maddî ve manevî helâketten kurtulurlardı. Hâlbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler.

Niçin muaraza edilemiyor?

Kur’an, bir beyan mu’cizesidir. Hamdi Yazır şöyle der: “Kur’an ile beşer kelâmı arasında fıtrat – san’at farkı vardır.”22

Kur’an’ın ifade tarzına dikkatle bakıldığında, ondaki “semâvîlik”, “ilâhîlik” özelliği hemen kendini hissettirecektir. İlâhi kelâm ile insan kelâmı arasındaki fark, derece farkı olmaktan öte bir mahiyet farkıdır. Mesela büyük bir şair ile sıradan bir şair arasında derece farkı söz konusudur, o sıradan şairin günün birinde o büyük şairi geçmesi imkân ve ihtimal dâhilindedir. Veya şimdiki şairler o büyük şair derecesine ulaşamasa bile, gelecekte bazıları o dereceye varabilir. Ama -söz gelimi- insan ile kedi arasında mahiyet farkı vardır. Günün birisinde kedinin insan gibi düşünebilmesi, insan gibi işler yapabilmesi tasavvur bile edilemez.

İşte, edib insanların Kur’an derecesinde bir söz söyleyememeleri bu sırdandır. İnsan, topraktan çanak-çömlek yapar, Allah ise aynı topraktan bitkisiyle, hayvanıyla, insanıyla canlılar yaratır.

Elhasıl: San’at O’nun san’atı, söz de O’nun sözüdür. O’nun san’atından üstün san’at olamaz, O’nun sözünün fevkinde söz söylenemez. Öyle ki, insanların en güzel konuşanı olan Hz. Peygamberin uslûbuyla, Kur’an’ın üslûbunu mukayese edersek, bu gerçek bütün haşmetiyle ortaya çıkacaktır.23

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, bu gerçeği şöyle dile getirir:

“Kur’an, lisan-ı Peygamberîden sudur etmekle beraber; her kim ‘Onu Hak söylemedi. Allah kelâmı değildir’ diyecek olursa, kâfirdir.”24

Ağacın dalı rahmet eserleri olan meyvelere vesile olduğu gibi, Rasulûllah’ın dili de, aynı rahmetin tecellisine vasıta olmuştur.

Demek, muaraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bis-süyufa mecbur oldular.

Yani harfleri kullanarak Kur’ana mukabelede bulunmak mümkün değildi, imkânsızdı, onun için kılıçla savaşmaya mecbur oldular.

Bu ibare, Mektubat’ta Cahız’ın sözü olarak nakledilir.25

Hem Kur’anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep vardı.

Birisi; düşmanın hırs-ı muarazası.

Diğeri; dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki saik-i şedid altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim ona ve onlara baksa kat’iyyen diyecek ki: “Kur’an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez.”

Şu halde, ya Kur’an bütününün altındadır. Bu ise, bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur’an, o yazılan umum kitapların fevkındedir.

Kur’ana nazire yapmak için iki önemli saik

1- Düşmanlarının muaraza hırsı.

2- Dostlarının taklit şevki.

Kur’anı Allah kelâmı kabul etmeyenler, onu bir insan sözü olarak algıladılar ve şöyle dediler:

“…İşittik, dilersek bunun gibisini biz de söyleriz. Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”26

Tehaddi âyetleriyle kendilerine “haydi söyleyin bakalım” denildiğinde şiddetli bir hırsla buna teşebbüs ettiler, fakat aciz kaldılar. Onların bu aczinden Kur’anın i’cazı ortaya çıktı. Dostları ise, Kur’an üslûbunu taklit ettiler, onun tarzı ile eserler ortaya koymaya çalıştılar, ama hiçbiri bunda muvaffak olamadı.

Malumdur ki, insan sevdiği edibin üslûbunu taklide çalışır, onun tarzıyla bir şeyler söylemeye gayret eder. Kur’ana muhatap olup onun üslûbuna hayran kalan kimselerin, benzeri bir üslûb seçmeleri gayet bedihi bir durumdur. Bununla beraber hiç bir mü’minin üslûbunun Kur’an tarzında olmadığı da gözler önündedir. Çünkü bir beşerin ilâhî üslûb ile ifade-i meram edebilmesi asla mümkün değildir.

Eğer desen: Nasıl biliyoruz ki, kimse muarazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki, meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı faide etmedi?

Elcevab: Eğer muaraza mümkün olsaydı, alâ külli hal kat’î teşebbüs edilecekti. Çünkü izzet ve namus mes’elesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alâ külli hal kat’î tarafdar pek çok bulunacaktı. Çünkü hakka muarız ve muannid daima kesretli idi. Eğer tarafdar bulsaydı, alâ külli hal iştihar bulacaktı. Çünkü küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını celbedip destanlarda iştihar eder. Şöyle acib bir mücadele ve vukuat ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şeni’ şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Hâlbuki muarazaya dair Müseylime-i Kezzab’ın bir-iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan beyan-ı Kur’ana nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyan sûretinde tarihlere geçmiştir.

İşte Kur’anın belâğatındaki i’caz, kat’iyyen iki kere iki dört eder gibi mevcuttur ki, iş böyle oluyor.

Müseylime-i Kezzab

Müseylime, Yemen ehlinden olup Hz. Peygamberi Medine’de ziyaret etmiş ve Müslüman olmuştu. Ancak Yemene döndüğünde riyaset sevdasına kapılarak kendisinin peygamber olduğunu söyledi. Yıllar sonra Yemame harbinde Vahşi tarafından öldürüldü. Hemen her devirde, hak yolun yolcuları olduğu gibi, bâtıl yolun yolcuları da olmuştur. Müseylime gibi bir şarlatanın da etrafında bazıları yer almış, onu peygamber kabul etmişlerdir.

Müseylimenin Karia Sûresine üslûb olarak benzetmeye çalıştığı şu şiiri meşhur olmuştur:

Fil! Nedir o fil? Bildin mi nedir o?

Kısa bir kuyruğu var, ama uzun hortumu.”27

Karia Sûresi kıyâmetin dehşetinden bahseder. Müseylime’nin şiiri ise, iki özelliğiyle filden bahsetmektedir. Karia Sûresi insanı derinden derine düşündürür, kötülüklerden sakındırır ve iyiliklere sevk eder. Müseylime’nin şiiri ise, kayda değer hiç bir mesaj ihtiva etmez. Bu şiiri okuyan veya dinleyen kimse, onu büyüklere söylenmiş bir ninni telakki eder, güler geçer.

Müseylime’ye “kezzab” denilmesi yalanları itibariyledir. Kezzab “aşırı yalan söyleyen” demektir. Allah adına yalan söylemesi ise, yalanın en ileri merhalelerindendir. İlgili bir âyette şöyle buyrulur:

Allah adına yalan uydurandan ya da kendisine hiç bir vahiy indirilmediği halde, ‘Bana vahiy geldi’ diyenden veya ‘Ben de Allah’ın indirdiği âyetlere benzer âyetler indireceğim’ diye ortaya çıkandan daha zalim kim olabilir?”28

1 Hatib Kazvini, Telhis, s. 9.

2 Mevlâna Celâleddin Rûmî, Mesnevî, II, 488.

3 Tahir Mevlevi, Edebiyat Luğatı, s. 178.

4 Saff, 1

5 Cum’a, 2

6 Bakara. 78

7 Bkz. Buhârî, Sahih (Sahihu’l- Buhari), Edeb, 92; Müslim, Camiu’s-Sahih, (Sahihu Müslim), Şiir, 7, 9; Tirmizî, Sünen, Edeb, 71

8 Nursi, Barla Lahikası, s. 334

9 Mehmet Akif Ersoy, Kur’an’dan Âyetler ve Nesirler, s. 320. Ayrıca bkz. Nasuhi Ünal Karaarslan, “Şair” md. DİA, 38: 299

10 Cemil Meriç, Bu Ülke, İletişim Yay. İst. 1985s. 84.

11 Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, I, 62

12 A.g.e, I, 62

13 Mevlâna, XI, 834

14 Muallim Naci, İ’caz-ı Kur’an, s. 5

15 İbn Hişam, Sîre, IV, 205 – 212

16 Bakara, 23

17 Taha, 125

18 Bkz. Taha, 124-127

19 Âl-i İmran, 10-12

20 Nur, 19

21 Nebe, 21-30

22 Yazır, I, 12

23 Salih, s. 34

24 Mevlâna, VII, 553

25 Nursi, Mektubat, s. 186

26 Enfal, 31

27 Muhammed Bin İbrahim Hattabî, İ’cazu’l- Kur’an, s. 55; Mustafa Sadık Rafii, İ’cazu’l- Kur’an, s. 175

28 En’am, 93

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir