Üçüncü Cilve: Kur’an-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin her bir tabakasına güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir, hitab ediyor.
Evet, bütün benî-Âdeme bütün tabakatıyla en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nurani fen olan marifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkâm-ı İslâmiyeye davet eden, ders veren Kur’an ise, her nev’e, her taifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Hâlbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecata göre her biri, Kur’anın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır.
Aynı derste tabakalar
Mevlana Celaleddin Rumi şöyle der:
“Söz söyleyen kemâl sahibi olursa, marifet ve hakikat sofrasını serdi mi, o sofrada her türlü yemek bulunur. Hiçbir misafir aç kalmaz. Herkes orada gıdasını bulur.”1
Bu zaviyeden baktığımızda Kur’anın semavi bir sofra olarak bütün zamanlardaki bütün insan tabakalarına hitap eden ve ders veren bir üslupta geldiğini görürüz. Müslimiyle gayr-i müslimiyle günümüzde devam eden Kur’an araştırmaları, bu gerçeği gayet net bir şekilde ortaya koymaktadır. Hâlbuki Kur’anın dersi bütün zamanlarda aynı derstir. Böyle olunca aynı derste tabakalar olduğu anlaşılır. Tıpkı aynı topraktan ilk devirden itibaren farklı farklı şeyler yapılması gibi… İlk insanlar bu topraktan çanak çömlek yaparken daha sonraları cam yapılmaya başlandı, günümüzde ise nice teknolojik aletin hammaddesi aynı topraktır.
İman, marifetullah ve ahkâm-ı İslâmiye
Bediüzzamanın üstteki ibarelerinde dikkat çekici tesbitler yer almaktadır. Şöyle ki:
İman: En yüksek ve en dakik ilimdir. Diğer ilimler, insanı imana sevkeden bir özellik taşır.
Marifetullah: En geniş ve nurani fendir. Allaha iman tek başına yeterli değildir, bu iman Allahı tanımaya dönüşmelidir. Onu tanımak ise, isim ve sıfatlarını, icraat ve tasarruflarını fark etmekle, bilmekle gerçekleşir.
Ahkâm-ı İslâmiye: En ehemmiyetli ve çeşitli maariftir.
İslâmın hükümleri insan açısından hayati öneme sahiptir. Çünkü bu hükümler helal, haram, mubah, mekruh gibi kısımlara ayrılır. Bunları bilmeyen birinin başka şeyleri bilmesi çok da önem taşımayabilir.
Şu hakîkatın çok numunelerini zikretmişiz. Onlara müracaat edilebilir. Yalnız burada bir-iki cüz’ünün, hem yalnız bir-iki tabakasının hisse-i fehmine işaret ederiz:
Mesela: لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
Kesretli tabaka olan avam tabakasının şundan hisse-i fehmi: “Cenab-ı Hak, peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.”
Daha mutavassıt bir tabaka, şundan “İsa Aleyhisselâm’ın ve melaikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyetini nefyetmektir.” Çünkü muhal bir şeyi nefyetmek, zahiren faidesiz olduğundan belâğatta medar-ı faide olacak bir lâzım-ı hüküm murat olunur. İşte cismaniyete mahsus veled ve vâlidi nefyetmekten murat ise, veled ve vâlidi ve küfvü bulunanların, nefy-i ulûhiyetleridir ve mabud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre-i İhlâs herkese, hem her vakit faide verebilir.
Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i fehmi: “Cenab-ı Hak mevcudata karşı tevlid ve tevellüdü işmam edecek bütün rabıtalardan münezzehtir. Şerik ve muinden ve hemcinsten müberradır. Belki mevcudata karşı nisbeti, Hallakıyettir. “Emr-i kün feyekûn” ile, irade-i ezeliyesiyle, ihtiyarıyla icad eder. Îcabî ve ızdırarî ve sudûr-u gayr-ı ihtiyarî gibi münafî-i kemâl her bir rabıtadan münezzehtir.”
Daha yüksek bir tabakanın hisse-i fehmi: Cenab-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiç bir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri, küfvü, şebihi, misli, misali, mesîli yoktur. Yalnız ef’alinde, şuununda teşbihi ifade eden mesel var: وَ لِلّهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى
Bu tabakata; ârifin tabakası, ehl-i aşk tabakası, sıddıkîn tabakası gibi ayrı ayrı hisse sahiblerini kıyas edebilirsin.
İhlas sûresinde mana tabakaları
Bediüzzaman burada misal olarak İhlas sûresinin üç âyetinin mana tabakalarına dikkat çeker. Şöyle ki:
“O (Allah), bir çocuk sahibi değildir. O, bir evlat da değildir. O’na denk bir şey yoktur.”2
Avam tabakasının bundan hissesi: Cenab-ı Hak, baba ve çocuktan, akran ve zevceden münezzehtir.
Orta bir tabakanın bundan hissesi: Hz. İsa, melekler ve doğum ile vücuda gelen şeyler ilah olmaktan uzaktır.
Belâğatta imkânsız bir şeyi nefyetmek, görünüşte faydasız olduğundan faydaya medar olacak hükmün bir lâzımı murat olunur. Üstteki âyetler “Allah, bir baba değildir, bir evlat da değildir” diyerek cismaniyete mahsus çocuk ve babayı nefyetmektedir. Bundan murat ise; çocuğu, babası ve dengi bulunanların ulûhiyetlerini nefyetmektir ve mabud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir.
Hükmün lazımı: Mesela birbirine dargın iki kişi arasında barış yapmaya çalışırken daha yaşlı olana “sen onun büyüğüsün” desek, bundan maksadımız onun yaşça daha büyük olduğunu bildirmek değil, bunun lazımı olarak “büyüğe affetmek yaraşır” mesajı vermektir. Benzeri bir şekilde Kur’anın “Allah bir baba değildir, bir evlat da değildir” hükmü, “baba ve evlat olanlar ilah olamaz” mesajı vermek içindir. Bu bağlamda şu iki âyeti hatırlayabiliriz:
1- “O ikisi yemek yerlerdi.”3
Âyet, Hz. İsa ve annesi Hz. Meryem hakkındadır. Bundan murat onların yemek yemelerini haber vermek değil, yemeğe mecbur olanların ilah olamayacağını anlatmaktır.
2- “Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum.”4
Herkese rızık veren Allahın rızka muhtaç insanlardan rızık istemeyeceği son derece açıktır. Bundan murat, rızka muhtaç olanların ilah olamayacağını bildirmektir.5
Daha ileri bir tabakanın İhlas Sûresinden hissesi: Cenab-ı Hak varlıklara karşı anne-babalığı ve doğumu hatıra getirecek bütün rabıtalardan münezzehtir. Şerik ve muinden ve hemcinsten müberradır. Onun varlıklara karşı nisbeti, onları yaratmış olmasıdır. “Ol” emriyle ezeli iradesi ve tercihiyle icad eder. Îcabî, ızdırarî ve iradesi dışında kendisinden âlemin sudûru gibi kemâle aykırı her bir rabıtadan münezzehtir.
Allah – âlem münasebetini ressam – resim münasebeti örneğiyle anlayabiliriz. Resim ressamdandır, ama ondan bir parça değildir. Benzeri bir şekilde, âlem Allahtandır, yani Onun yaratmasıyladır, ama -haşa- Ondan bir cüz değildir.
Bazı felsefi ekoller âlemin yaratılışını Allah’a vacip bir durum olarak görürler, “Güneş varsa elbette ışığı da olacaktır. Onun gibi Allah varsa elbette âlem olacaktır” derler. Hâlbuki âlemin yaratılışı Allah için bir zorunluluk olmayıp bir tercihtir. O, bir lütuf olarak âlemi yaratmıştır.
Daha yüksek bir tabakanın bundan hissesi: Cenab-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiç bir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne fiillerinde naziri, dengi, benzeri, misli, misali, mesîli yoktur. Yalnız fiillerinde, şe’nlerinde teşbihi ifade eden mesel var: “En yüce mesel, Allah içindir.”6 Yani Allah için mesel getirilebilir. Ancak bu mesel Allah’ın şanına layık bir şekilde olması gerekir. Getirilen mesel her ne kadar hakîkate bir pencere açsa da, Onun şanına layık olanı tam da ifade edemeyeceği göz ardı edilmemelidir.
Ârifin, ehl-i aşk ve sıddıkîn tabakaları
Bunlar maneviyatta yol almış kâmil kimselerdir. İrfan yönü öne çıkanlara “arif”; Allaha muhabbet yönü öne çıkanlara “ehl-i aşk”; Hz. Ebubekir gibi özü sözü dosdoğru olmak yönü öne çıkanlara “sıddık” denilir. “Herkes kendi aynasının müşahedelerine tabidir” hükmünce, bütün bu tabakalarda yer alan kimseler, kendi meslek ve meşreplerine göre Kur’an âyetlerinden hisselerini alırlar, başkalarının hissesine de engel olmazlar. Çünkü Kur’anın ibareleri bütün bu tabakalara feyiz verecek genişliktedir.
İkinci misal: Mesela, مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ
Tabaka-i ûlânın şundan hisse-i fehmi şudur ki: “Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya “Veledim” hitabına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Allah’ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: “Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibariyle pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasib düşmesin.”
İkinci tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederane şefkatle bakar. Eğer o âmir, zahir ve bâtın bir Padişah-ı Ruhanî olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden o raiyetin efradı onun hakikî evlâdı gibi ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı, zevc nazarına inkılab edemediğinden; kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (asm), mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden Kur’an der: “Peygamber (asm), merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederane muamele yapar. Risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasib düşmesin.”
Üçüncü kısım şöyle fehmeder ki: Peygamber’e (asm) intisab edip onun kemâlâtına istinad ederek onun pederane şefkatine itimad edip kusur ve hatiat etmemelisiniz, demektir. Evet, çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine itimad edip tenbellik eder. Hattâ bazan, “Namazımız kılınmış” der. (Bir kısım Alevîler gibi)
Dördüncü Nükte: Bir kısım şu âyetten şöyle bir işaret-i gaybiye fehmeder ki: Peygamber’in (asm) evlâd-ı zükûru, rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli, bir hikmete binaen kalmayacaktır. Yalnız “rical” tabirinin ifadesiyle, nisanın pederi olduğunu işaret ettiğinden, nisa olarak nesli devam edecektir. Felillahilhamd Hazret-i Fatıma’nın nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nurani silsilenin bedr-i münevveri, Şems-i Nübüvvet’in manevî ve maddî neslini idame ediyorlar.
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ
(Birinci Şu’le, üç Şuaıyla hitama erdi.)
Ümmetin babası
Bediüzzaman, aynı âyette mana tabakaları bulunmasına ikinci bir örnek olarak şu âyete dikkat çeker:
“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir.”7
Âyetin iniş sebebini bilmek, anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. Şöyle ki:
Hz. Zeyneb, Hz. Peygamberin halasının kızıydı. Hz. Peygamber, Onu azatlı kölesi Zeyd Bin Harise ile evlendirmek istedi. Hz. Zeyneb, böyle bir evliliği istememekle beraber, Hz. Peygamberin isteğini reddetmemek için kabul etmek durumunda kaldı. Ancak bir süre sonra imtizaçsızlık sebebiyle evlilik sona erdi. Hz. Peygamber ilâhî irade doğrultusunda Hz. Zeyneble evlendi. Ancak böyle bir evlilik o günün örfüne uygun olmadığından bazılarının hatırına “oğlunun hanımıyla evlendi” gibi vesveseler geldi, hatta bazı münafıklar bu minvalde ileri geri konuşmalar yaptı. Bunun üzerine üstteki âyet nazil oldu.8
Birinci tabakanın âyetten hissesi: Peygamber, azatlı kölesi Hz. Zeyde “oğlum” diye şefkatle hitap eder ve öyle hitap etmesi de hakkıdır. Hz. Zeyd de manen Onun oğlu gibidir. Hatta ümmetin her bir ferdi Onun manevi alâkadarlığı ile sanki Onun evladı sayılır. Fakat bu, gerçek anlamda peygamber evladı olmaları anlamına gelmez. Dolayısıyla sizden kız alması gayet normal bir durumdur, “oğlum” hitabına mazhar Hz. Zeydin boşadığı hanımıyla evlenmesi de garip karşılanacak bir durum değildir.
İkinci tabakanın âyetten hissesi: Bir büyük âmir, raiyetine bir baba misali şefkatle bakar. O raiyetin fertleri de ona baba nazarıyla bakarlar. Bu zaviyeden bakıldığında Peygamberin mü’minlerin kızlarını alması zahiren uygun gelmez. Kur’an bu âyetle şu mesajı verir: Peygamber, İlâhi merhamet nazarıyla size şefkat eder, baba gibi muamele yapar. Risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat bir insan olması itibariyle babanız değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin.
Üçüncü tabakanın âyetten hissesi: Peygamber’e intisap edin, Onun kemâlâtına dayanın, onun pederane şefkatine güvenin. Ama bu sizi kusur ve hataya sevk etmesin. Nitekim niceleri var ki, büyüklerine ve mürşitlerine itimat edip tembellik eder, hatta bazan, “Namazımız kılınmış” der.
Not: Bediüzzamanın bu üçüncü mana mertebesinde “Bir kısım Alevîler gibi” demesi dikkat çekici bir kayıttır. Yani, bu tarz bakış bütün Alevilerin görüşü değildir. Benzeri bir durum bazı tarikat mensuplarında görülür, “şeyhimin himmeti beni kurtarır” der. İşte âyet bu yönüyle “kendiniz amel işlemek sûretiyle kendinizi kurtarmaya çalışın” mesajı vermektedir.
Dördüncü tabakanın âyetten hissesi: Rical, “adamlar” anlamındadır. Hz. Peygamberin dört erkek çocuğu olmuş, bunların hepsi rical yaşına ulaşmayıp çocuk yaşta vefat etmişlerdir. Âyette “Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir” denilmesiyle kadınların babası olduğunu işaret ettiğinden, kadın olarak nesli devam edecektir. Bu da kızı Fatıma vasıtasıyla olmuş, ondan dünyaya gelen Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Onun neslini idame etmişlerdir.
Risalet güneşe, velayet aya benzer. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, nübüvvet güneşine mukabil ay misali, Hz. Peygamberin maddi-manevi neslini devam ettirmişler, o güneşi bize yansıtmaya vesile olmuşlardır.
(Allahım, Ona ve ehl-i beytine rahmet eyle.)
1 Mevlâna, Mesnevî, X, 494
2 İhlâs, 3-4
3 Maide, 75
4 Zariyat, 57
5 Bkz. Nursi, Lemalar, s. 268
6 Nahl, 60.
7 Ahzab, 40
8 Beydâvi, III, 55-56
