15. DERS: KUR’ANIN ŞEBABETİ

İkinci Cilve: Kur’anın şebabetidir.

Her asırda taze nâzil oluyor gibi tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor.

Evet, Kur’an, bir hutbe-i ezeliye olarak umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitab ettiği için öyle daimî bir şebabeti bulunmak lâzımdır. Hem de, öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ efkârca muhtelif ve istidadça mütebayin asırlardan her asra göre güya o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir. Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’anın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor.

Evet, en ziyade kendine güvenen ve Kur’anın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitap insanları Kur’anın

يَا اَهْلَ الْكِتَابِ يَا اَهْلَ الْكِتَابِ hitab-ı mürşidanesine o kadar muhtaçtır ki, güya o hitab doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve يَا اَهْلَ الْكِتَابِ lafzı يَا اَهْلَ الْمَكْتَبِ manasını dahi tazammun eder. Bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebabetiyle

يَا اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلَى كَلِمَةٍ سَوَاءٍ بَيْنَنَا وَ بَيْنَكُمْ sayhasını âlemin aktarına savuruyor.

Kur’anın gençliği

Kur’an, bütün zamanlarda tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Günümüzde de dünya nüfusunun beşte birinin Müslüman olması ve Kur’anı anlamaya çalışması bunu net bir şekilde gösterir. İnsanoğlunun fikirleri ve kanunları zamanla yaşlanır ve ölür. Kur’an ise ezeli bir hutbe olarak daima ter ü tazedir, iştiyakla okunmakta hatta ezberlenmektedir.

Ehl-i kitap, ehl-i mekteb

Yahudi, Hristiyan gibi semavî din mensuplarına “ehl-i Kitap denir. Kur’an-ı Kerîm’de ehl-i Kitaptan çokça bahisler vardır. Ehl-i Kitap, Peygamberimizi kabul etmediklerinden kâfir sayılmakla beraber, “Allah’ı inkâr eden” anlamında kâfir değillerdir. Kur’an-ı Kerîm, kâfirlere nisbetle ehl-i Kitaba bazı konularda ayrıcalık tanır. Mesela, onlardan kız almak caizdir ve kestiklerini yemek helaldir.1 Onlara tanınan bu ayrıcalık, ehl-i küfre nisbetle, imana daha yakın olmalarındandır. Kur’an, onlara şöyle seslenir:

“Ey ehl-i Kitap! Bizimle sizin aranızdaki müşterek bir kelimeye gelin! Ancak Allah’a ibadet edelim. O’na hiç bir şeyi şerik kılmayalım. Bazımız Allah’ı bırakıp da bazısını Rab edinmesin.”2

Hamdi Yazırın yorumuyla:

Yani, birbirimizi Rab, Mevlâ, Hâkim-i mutlak tanımayalım. Bütün hareketlerimizi bir Hakk’ın emriyle ve Allah’ın rızasıyla ölçelim… Hepimiz Allah’a kul olalım. Kendimizi ancak O’na mahkûm bilelim. Birbirimize de ancak bu nokta-i nazardan tabi ve bağlı olalım.3

Kur’an, ehl-i Kitabın kendi âlim ve ruhbanlarını Rab edindiklerini bildirir.4 Hristiyanlıktan İslâm’a geçen Adiy Bin Hatem, “Ya Rasulullah, biz onları Rab edinmiyorduk” deyince Rasulullah, şu açıklamayı yapar: “Onlar Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal yapıyor, siz de onlara uyuyordunuz. İşte bu, onları Rab edinmektir.”5

Yoksa Hamdi Yazırın ifadesiyle: “Herhangi birini Rab edinmek için illa ona ‘Rab’ namını vermek şart değildir.”6

İşte, ehl-i Kitaba yönelik bu uyarılar, Bediüzzamanın üstteki yorumuyla değerlendirildiğinde günümüz ehl-i mektebine de aynen yöneliktir. Çünkü gerek üstteki âyet, gerekse ehl-i Kitaptan bahseden diğer âyetler günümüz mektep ehline, yani okuyan ve yazan insanlara yönelik ele alındığında, çok güzel mesajlar ihtiva etmektedir. Mesela, 19. yüzyılda başlayan ve devamındaki asırları da etkileyen Pozitivizm akımı, bilimi putlaştırıp dinin yerine ikame etmeye çalışmış, mektep ehli nice insanın dinden, Allahtan uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu insanların üstteki âyetin mesajına ne kadar muhtaç oldukları gayet açıktır.

Bir de şu iki âyete bakalım:

Ey ehl-i kitap! Gerçeği göre göre, niçin Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz?”

Ey ehl-i kitap! Niçin hakkı bâtıla karıştırıyor ve bile bile hakkı gizliyorsunuz?”7

Üstteki âyetlede geçen “ehl-i Kitap” yerine “ehl-i mekteb” ibaresini koysak, okumuş kültürlü insanlara yönelik hârika iki mesaj karşımıza çıkar. Çünkü mektep ehli insanlar, sıradan kimseler olmayıp okudukları ilimler vasıtasıyla nice kevnî âyetleri müşahede etmektedir. Mesela, Tıp eğitimi alan biri, devamlı insan vücudundaki hârikaları gördüğü gibi, Biyoloji eğitimi alan biri de devamlı olarak hayat mu’cizelerini seyretmektedir.

Öte yandan nice mektep ehli ulaştığı sonuçları ideolojik gerekçelerle gizleyip hakkı bâtılla karıştırmaktadır. Bağımsız olması gereken ilim, büyük ölçüde ideolojilerin emrindendir.

Not: Yapılan bu değerlendirmeler, ilgili âyetlerin Yahudi ve Hristiyanlara yönelik ilâhî hitaplar olmasına engel değildir. Kur’anın manaları son derece şümullü ve evrensel olması itibarıyla, ilgili âyetler, mektep ehlini de şümulüne almaktadır.

Mesela: Şahıslar, cemaatler, muarazasından âciz kaldıkları Kur’ana karşı; bütün nev’-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hazıra, Kur’ana karşı muaraza vaziyetini almış, i’caz-ı Kur’ana karşı, sihirleriyle muaraza ediyor. Şimdi, şu müdhiş yeni muarazacıya karşı i’caz-ı Kur’anı, قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ âyetinin davasını isbat etmek için medeniyetin muaraza sûretiyle vaz’ettiği esasatı ve desatirini, esasat-ı Kur’aniye ile karşılaştıracağız.

Birinci derecede: Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvazeneler ve mizanlar ve o Sözlerin hakîkatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde medeniyete karşı Kur’anın i’cazını ve galebesini isbat eder.

İkinci derecede: Onikinci Söz’de isbat edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.

Tehaddi âyetinin medeniyet yönü

Medeniyet, günümüzün cazip konularından biridir. Bediüzzaman, tehaddi âyetinin medeniyete bakan yönüne de dikkat çeker:

De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir mislini getiremezler.”8

Üstteki âyet, genelde Kur’anın belağat yönüyle mu’cize olduğunu ifade etmesi yönüyle açıklanmıştır. Bediüzzaman, bu kısımda âyetin medeniyete bakan bir yönü olduğunu söyler. Şöyle ki:

Bütün ins ve cin toplanıp bir araya gelseler Kur’anın bir benzerini meydana getiremedikleri gibi, onun ortaya koyduğu esaslarla tesis edilen bir medeniyet gibi mükemmel bir medeniyet de ortaya koyamazlar.

Üstteki âyetin ışığında yapılan bu değerlendirme, son derece orijinaldir ve âyete yeni bir bakış açısıdır.

Cinlerin medeniyete katkısı

Üstteki ibarede bütün nev’-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hazıra denilmesi dikkat çekici bir durumdur. Öyle anlaşılıyor ki, bütün insanlığın günümüz medeniyetinde az veya çok katkıları olduğu gibi, cinlerin de katkıları bulunmaktadır.

Bu meselede bazı noktalara dikkat çekmek istiyoruz.

1-Cinler de dünyamızın sakinlerinden olup, insan gibi mükellef varlıklardır.

2-İnsan topraktan yaratılmış, onlar ise “dumansız ateşten” yaratılmışlardır.9 Bundan dolayı dünyamızın ateş küresi olduğu dönem, onların yaşamalarına uygun olduğundan, dünyadaki varlıkları insanlardan öncedir.

3-Cinler ruhani varlıklar olmakla beraber, bazı insanlara görünmeleri ve onlarla teşrik-i mesaileri, eskiden beri hemen her millette şöhret bulmuştur.

4-Dünyanın hemen her yerinde meşhur olan “ruh çağırma” celselerinin misafiri, çağrılan ruh olmaktan ziyade cinlerden biridir.

5-Eski zamanda kâhin ve günümüzde medyum denilen kimselerin onlarla irtibatları ve onlardaki bilgilerden istifadeleri çokça medar-ı bahs olan bir durumdur. Bunların bir kısmının şarlatanlık olduğu düşünülse bile, en azından bazılarının vakıa mutabık durumlar olduğu göz ardı edilmemelidir.

6-Dünyada ses getiren filmlerde cinlere de hayli yer verilmesi, onlarla ilgili evrensel bir kabulün işaretleri gibidir.

7-Bazı ilim ve san’at insanlarının “benim cinim var, bana ilham ediyor” demeleri konumuza ışık tutacak gerçeklerdendir.

8-Mısır piramitleri, Piri Reisin haritası gibi hârika işlerin sırrı henüz çözülebilmiş değildir. Bunlarda cinlerin de katkıları olmaları en azından ihtimal dâhilindedir.

İşte bunlar gibi noktalar dikkate alındığında, “cinlerin de medeniyete katkıları olduğu” gerçeği daha iyi anlaşılacaktır.

Birinci Söz’den tâ Yirmibeşinci Söz’e kadar olan muvazeneler ve mizanlar

Bediüzzaman, telif ettiği eserlerin pek çoğunda İslâm medeniyeti ile günümüz medeniyetinin mukayeselerini yapar. Hatta bu mukayeseler “İman-küfür muvazeneleri” adıyla bütün eserlerinden derlenip müstakil bir kitap olarak da neşredilmiştir. Biz burada Nur Risalelerinden istifadeyle yaptığımız bir çalışmayı arzediyoruz:

MEDENİYETİN ARTI VE EKSİLERİ10

İnsanın medeni yönü

İnsan sosyal bir varlıktır, eskilerin deyimiyle “fıtraten medenidir.”11 Onun tabiatında başkalarıyla beraber yaşamak ve hayat standartlarını çok daha iyi ve çok daha kaliteli hale getirmek vardır. Bu noktadan baktığımızda medeniyet kavramı, vahşet ve bedeviyetin mukabilidir.

Medeniyet ortak bir değerdir

Tarih boyunca bir kısım medeniyetler öne çıkmış ve dikkat çekmiştir. Bu bağlamda Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır, Yunan, İslâm ve Batı Medeniyetlerini sayabiliriz. Burada adı geçen ve geçmeyen bütün medeniyetler birbirinden az veya çok etkilenmişlerdir.

Bediüzzaman, bu konuda şöyle der:

Bunu da inkâr etmem: Medeniyette vardır mehasin-i kesîre..

Lâkin onlar değildir ne Nasraniyet malı, ne Avrupa icadı, ne şu asrın san’atı..

Belki umum malıdır: Telahuk-u efkârdan, semavî şerâyi’den, hem hacat-ı fıtrîden, hususan şer’-i Ahmedî, İslâmî inkılabdan neş’et eden bir maldır. Kimse temellük etmez.”12

Yani, medeniyette pek çok güzellikler vardır. Ama bunlar Hristiyanlığın malı, Avrupa icadı ve yirminci yüzyılın san’atı olmayıp bütün insanlığın ortak malıdır. Medeniyet,

– fikirlerin birbirine katılması olan ortak akıldan,

– semavî dinlerden

– özellikle de Peygamber Efendimizin dininden ve yapmış olduğu büyük inkılabtan meydana gelmiştir. Kimsenin “medeniyet bütünüyle benim malımdır” deme hakkı yoktur.

Yine Onun ifadesiyle: “Hristiyanlığın malı olmayan medeniyeti ona mal etmek, İslâmiyet’in düşmanı olan tedenniyi ona dost göstermek, feleğin ters dönmesine delildir.”13

Bediüzzamanın da dikkat çektiği gibi, İslâm Medeniyetinin günümüz medeniyetine çok ciddi katkıları olmuştur. Özellikle de günümüz İspanyasında yedi yüzyıl devam eden Endülüs Emevi Devleti, medeniyet konusunda Avrupa’ya öncülük ve rehberlik etmiştir.14

Medeniyetin artıları

Medeniyetin gayesi, topyekûn insan âleminin rahata kavuşması ve dünyada mutlu bir hayat yaşamasıdır.15 Beşeri bilgi tecrübesiyle ulaşılan demokratik devlet, insan hakları, ileri teknoloji, seviyeli san’at gibi değerler, hayatın artılarıdır. Bütün bu artı değerler; hayatı kolaylaştırır, problemlerden uzaklaştırır, yaşam kalitesini artırır.

Medeniyetin eksileri

Medeniyeti eksileri, onun zayıf yönleridir. Medeniyet, insaniyetin kemâlini ortaya koyması gerekirken, her zaman böyle olmayabilir, medeniyetle ulaşılan seviye kötüye de kullanılabilir.

Bediüzzaman, medeniyetin eksi yönlerini “onu ihtiyarlatan birer unsur” olarak görür.16 Bir medeniyette bu unsurlar arttıkça, onu “kurtlaşmış kof bir ağaç” haline getirir.17

Bu eksi yönlerden bazıları şunlardır:

1-) Ateizm

Medeniyetin son merhalesinde üç yüz yıldan bu yana Batı Medeniyetinin daha ön plana çıktığını görürüz. Ancak bu medeniyetin bünyesinde dinsizlik akımları da boy göstermiştir. Pozitivizm, Materyalizm gibi maddeci akımlar maneviyatı inkâr etmiş, dini ya tümüyle reddetmişler veya onu vicdanlara hapsetmeye çalışmışlardır. Bunun sonucu olarak, Batı Medeniyetinin hüküm sürdüğü yerlerde dindarlık zayıflamış, insanlar Allah’ı unutmuş, ahireti göz ardı etmiş, “varsa da yoksa da dünya hayatı”18 diyerek bütün himmetlerini dünyaya sarf etmişlerdir. Böylece “dünyevileşme” Batı Medeniyetinin en bariz özelliklerinden biri olmuştur.

Bediüzzaman, Batı Medeniyetinin bu özelliğini -hadislerden mülhem olarak- “tek gözlü deccal” misaliyle nazara verir. Dinsizliği esas alan böyle bir medeniyet sadece maddeyi görmekte, manayı ve maneviyatı ise inkâr etmektedir.19

2-) Nefse hizmet

Allah’ı ve ahireti unutan, sadece ve sadece dünyayı ve maddeyi bilen Batı Medeniyetinin nice mensubu var oluşun nihai gayesini yeme, içme, eğlence, her türlü fanteziler, levhiyatler ve sefahetler olarak görmüştür.20 Böyle olunca medeniyetin imkânları “nefse hizmete” yönlendirilmiştir. Hadislerde deccalın yalancı cennetinden bahsedilir. Sanki Batı Medeniyeti, ulaştığı imkânları eğlenceye sarf etmekle bu hadisin masadakı olmuştur. Batı Medeniyetinin ve zihniyetinin hükmettiği yerlerde eğlence sektörünün çılgın boyutlara varması, bunun bir göstergesidir.

Malumdur ki, insanın mahiyetinde nefis de vardır. İnsanın nefsi fıtraten böyle eğlencelere düşkündür. Bu mahiyetle yaratılması, onun imtihan edilmesi içindir. Şeytan ise onun bu mahiyetini çok iyi bilmekte, onun zaaflarından çok rahat istifade edebilmektedir. Dinden uzak veya dine lakayt olan kimseler iç dünyalarında huzuru elde edemezler. Bundan dolayı sıkıntılı ve stresli bir hayatları olur. Bundan sıyrılabilmek için her türlü oyun ve eğlenceye yönelirler.

Bediüzzamanın ifadesiyle “sıkıntı, sefahatin muallimidir.”21 O, insanların cazibedar medeniyet fantaziyelerine kapılmalarını pervane böceğinin ateşin parlaklığına aldanıp kendilerini ateşe atmalarına benzetir:

Eyvah, va esefa! Şu sefih medeniyet öyle celbedici hârikalar ve öyle cazip eğ­­len­­celer izhar etti ki, insan saraylarının sakinleri ve latîfeleri, pervane böceğinin ya­kıcı ateşe inkılâp etmiş parlak nura kendini atması gibi, sukût edip düşüyor­­lar.”22

İşte, Batı Medeniyeti, sahip olduğu o geniş imkânları nefse hizmete sarf etmiş, insanı âdeta insanlıktan çıkarıp hayvanlaştırmıştır.

Bediüzzaman şöyle der:

Şu medenîlerden çoğunun, eğer içini dışına çevirirsen, görürsün: Başta maymunla tilki, yılanla ayı, hınzır. Sîreti olur sûret. Gelir hayali karşına, postlarıyla tüyleri.”23

3-) Azınlığa Hizmet

Medeniyetin en büyük eksi ve eksiklerinden biri, azınlığa hizmet etmesidir. Bediüzzaman buna şöyle dikkat çeker:

Bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşak­kate, şekavete atmış; onunu mümevveh saadete çıkarmış, diğer onu da beyne-beyne bırakmış. Saadet odur ki, külle ya eksere saadet ola. Bu ise ekall-i kalilindir. Nev-i beşere rahmet olan Kur’an, ancak umumun, lâakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.”24

Günümüz medeniyeti insanların yüzde seksenini sıkıntıya atmış; yüzde onunu sahte bir mutluluğa çıkarmış, geriye kalan yüzde onu da bu ikisi arasında bırakmıştır. Hâlbuki esas olan herkesin, en azından çoğunluğun mutlu olmasıdır. Bu ise azın azına hizmet etmektedir. İnsanlığa rahmet olan Kur’an, ancak herkesin, en azından çoğunluğun mutluluğunu tazammun eden bir medeniyeti kabul eder.

Günümüz medeniyetinin “mutlu azınlığa” hizmet ettiğinin en bariz örneklerinden biri “faizli sistemdir.” Faiz, bu medeniyetin âdeta temel sütunudur. Bu sütun alttan çekilse, şu zalim medeniyet sarayı çökecektir.25

Bediüzzamanın ifadesiyle: “Riba atalet verir, şevk-i sa’yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef’i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef’i en fena kısmınadır, onlar da za­limlerdir. Her dem zalimlerdeki nef’i en fena kısmınadır, onlar da sefihlerdir. Âlem-i İslâm’a bir zarar-ı mutlaktır.”26

Yani, faiz tembellik verir, çalışma şevkini söndürür. Bankalar, faizin kapıları ve kaplarıdır. Faizin faydası, insanların en fena kısmı olan gâvurlara, onların da en fena kısmı olan za­limlere ve onların da en fena kısmı olan sefihleredir. Bu haliyle o, İslâm âlemine mutlak bir zarardır.

Faizli sistemde “sen çalış ben yiyeyim” esası vardır. İşte, başta İngiltere ve Amerika gibi Batı Medeniyetinin hüküm sürdüğü yerlerde, sayıları yüzü geçmeyen bazı aileler, ekonominin en az yüzde ellisinden fazlasına hükmetmektedir. Onlar “mutlu bir azınlık” olarak keyif sürerken geriye kalanların büyük bir kısmı zor şartlar altında ezilip inlemektedir. Bu durum sınıf çatışmalarına yol açmış, toplumda nice çalkantılara sebebiyet vermiştir.

4-) İhtiyaçları artırması

Günümüz Batı Medeniyeti, insanların ihtiyaçlarını artırmış, tüketimi kamçılamış, israfı teşvik etmiştir.

Bediüzzaman, buna şöyle dikkat çeker:

Bedevilikte beşer üç-dört şeye muhtaç oluyordu. O üç-dört hacatını tedarik etmeyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zalime-i hazırası sû’-i istimalat ve israfat ve hevesatı tehyic ve havaic-i gayr-ı zaruriyeyi, zarurî hacatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtaç olduğu dört hacatı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hacatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. On sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevk etmiş. Bîçare avam ve havas tabakasını daima mübarezeye teşvik etmiş.27

Yani, bedevilikte insan üç-dört şeye muhtaç oluyordu. On kişiden ancak ikisi bu ihtiyaçları tedarik edemiyordu. Şimdiki zalim Batı Medeniyeti

-sû’-i istimaller

-ve israflar

-ve hevesatı kamçılamak

-ve zaruri olmayan ihtiyaçları, zarurî ihtiyaçlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki medenî insanın muhtaç olduğu dört ihtiyacı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtaç kılıyor. O yirmi ihtiyacı tam helâl bir tarzda tedarik edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir, on sekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek günümüz medeniyeti insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka yollardan haram kazanmaya sevk etmiş. Zavallı avam ve havas tabakasını daima çatışmaya teşvik etmiş.

5-) Hürriyetin yanlış yorumlanması

İnsanın en mümeyyiz vasıflarından biri, iradedir. İnsan bu irade sayesinde dilediğini yapar, dilemediğini yapmaz. Ancak, imtihan için insana verilen bu irade, iyi yönlendirilmezse, kötü sonuçlara yol açar. Batı Medeniyetinin, hürriyeti “başkalarına zarar vermemek şartıyla her istediğini yapabilmek” olarak görmesi, insanlara fayda vermekten ziyade zarar vermiştir. Bu konuda Bediüzzaman dikkat çekici tespitler ve değerlendirmelerde bulunur, şöyle ki:

“…Nazenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe ve mütezeyyinedir. Yoksa sefahet ve rezalet­teki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şey­tanın istibdadıdır, nefs-i emmareye esir olmaktır.”28

Yani hürriyet bir dilbere benzer. Böyle bir dilberin dinin ölçülerine göre hareket etmesi ve dinin ölçüleriyle süslenmesi gerekir. Yoksa çılgınca, akılsızca işler yapmaktaki hürriyet, gerçek bir hürriyet olmayıp şeytanın insana hükmetmesidir, nefsin kötü isteklerine esir olmaktır.

Hürriyet-i umumî, efradın zerrat-ı hürriyatının muhassalıdır. Hürri­yetin şe’ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrine zararı dokunmasın.”29

Hürriyet herkese eşit olarak verilmelidir. Kişinin keyfine göre yaşama isteği, başkalarının hürriyet alanına tecavüze yol açmamalıdır. İnsan başkasına zarar vermekte hür olmadığı gibi, kendine zarar vermekte de hür olamaz. Mesela sigara içen biri ister istemez çevresindekilerin “dumandan zarar görmeme” hürriyetlerine tecavüz eder. Kendi halinde içki içen biri, “ben kimseye zarar vermiyorum ki” diyerek işin içinden sıyrılamaz. Zira en azından kendine zarar vermektedir.

Hürriyet budur ki: Kanun-u adalet ve te’dibden başka, hiç kimse kim­seye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes ha­rekât-ı meşruasında şahane serbest olsun.”30

Yani, kanunlarla insanların hak ve hukuku belirlensin. Görevlilerin yapacakları işler net olarak belli olsun. Onların görevlerini düzgün yapıp yapmadıkları kontrol edilsin, şayet yapmamışlarsa ceza verilsin. Ama bütün bunların sınırları kanun ve yönetmeliklerle net olarak çizilsin. Bunları murakabede ve cezalandırmada amirlerin keyfi muameleleri kanun sayılmasın. Herkesin hukuku korunsun. Kanunlar çerçevesinde yapacakları meşru hareketlerde herkes sonuna kadar serbest olsun.

Bediüzzamana göre sınırsız bir hürriyet düşünülemez. O, bu konuda şöyle der:

“…Tahdid-i hürrîyet, insanîyet nokta-i nazarından zarurîdir. Amma hürriyet-i mutlaka, vahşet-i mutlakadır. Belki hayvanlıktır.”31

Yani, insana yaraşır bir hayat noktasından hürriyetlerin sınırlandırılması, “olmazsa olmazdır.” Sınırsız hürriyet, tam bir vahşettir, hatta hayvanlıktır. Mesela, arabasıyla yola çıkan biri, “ben sınırsız hürriyet istiyorum. Trafik kuralları da neymiş!?” dese hem kendine yazık eder, hem de etrafa pek çok zarar verir.

Pek çok insanın bir nevi çocukluk tabiatıyla hoşuna giden, hevâ ve hevesine güzel görülen içki ve dans gibi “medeniyetin lazımı” zannedilen medeniyet fantaziyeleri ise, “zehirli bal” olmaktan ileri gidemez.32

6-) Kuvvetin Kötüye Kullanılması

Kontrolsüz güç, güç değildir” denilir. Mesela bir baraj yaparak suları kontrol ettiğimizde hem bundan enerji elde ederiz, hem de çevreyi sulayarak tarımda yararlanırız. Fakat bu sular taşıp onu yıktığında artık kontrolden çıkar, etrafı kırar geçirir, faydalı değil, zararlı olur.

Medeniyetten elde edilen kuvvet de böyledir. Batı Medeniyetinin mümessili olan pek çok devlet, sahip oldukları kuvveti insanlığa hizmet yerine onlara hükmetmek, onların imkânlarını ele geçirmekte kullanmışlardır. Böyle olunca onlar “sözde medeni” kalmışlar, “özde medeni” olamamışlardır.

Bunlar hükmetmek, hâkimiyetlerini devam ettirebilmek için mevcut kuvvetlerini acımasızca kullanmaktan çekinmemişlerdir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bunun en bariz delilerindendir.

Bediüzzaman Birinci Dünya Harbini şöyle değerlendirir:

Kurûn-u ûlâdaki mecmu-u vahşet ve cinayet, hem gadr ve hem hıyanet, şu medeniyet-i habise, tek bir defada kustu. Midesi daha bulanır. 33

Yani, insanlığın ilk devirlerindeki vahşet ve cinayetin, zulüm ve hıyanetin tamamını şu habis medeniyet bir defada kusmuş, 1. Dünya Savaşında yeryüzünü kana bulamıştır. Ama midesi hala bulanmaktadır. Demek daha dehşetli bir şekilde tekrar kusacaktır.

Gerçekten de 20 yıl sonra başlayan 2. Dünya Savaşıyla tekrar kusmuş, yeryüzünü tekrar kana bulamıştır… Hem de eskisinden çok daha ileri boyutlarda…

Batı Medeniyeti zihniyetine sahip bir kısım despot idareciler, hükmettikleri coğrafyada tam bir hâkimiyet kurabilmek için “hedefe giden yolda her yolu meşru ve mubah” görmüşler, insanı insanlıktan utandıran her türlü mezalimi işlemekten çekinmemişlerdir.34 Bediüzzaman, onların bu durumuna sömürgeci zalim bir devletin galip gelme sebeplerini açıklarken şöyle temas eder:

“…İn­sanlarda ve insan cema­atlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki mu­zır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.

-Kiminin hırs-ı intikamını,

-kiminin hırs-ı câhını,

-kiminin tamahını,

-kiminin humkunu,

-kiminin din­sizliğini,

-hattâ en garibi, kiminin de taas­subunu işletip siyasetine vasıta ediyor.”35

Yani, bunlar kendi hasis emellerine ulaşabilmek için insanların mahiyetinde işletilmeye müsait madenler kabilinden ne bulurlarsa değerlendirmektedirler. Bunun sonucu olarak kimi insanın intikam hırsını, kiminin makam hırsını, kiminin beklentilerini, kiminin ahmaklığını, kiminin dinsizliğini ve hatta en garibi kimi insanın da dine bağlılığını değerlendirip o zayıf damarlardan yararlanmaktadırlar.

Siyasetinin hassa-i mümeyyizesi; fitnekârlık, ihtilaftan istifade, menfaat yolunda her alçaklığı irtikâb etmek, yalancılık, tahribkârlık, ha­riçte menfîliktir.”36

Yani onların siyasetinin en belirgin özelliği

– fitne çıkarmak,

– sömürmek istedikleri yerli halkın kendi aralarındaki ayrılıklarından yararlanmak,

– menfaat yolunda her alçaklığı işlemek,

– yalancılık,

– tahribkârlık,

– ha­riçte menfîliktir.

Bunlar “suçun şahsiliği” esasını ifade sadedinde Kur’anda yer alan “Hiç bir günahkâr başkasının günahını çekmez”37 esasına tam bir muhalefetle şöyle derler:

1- “Askerimize bir köyden bir tüfenk atılsa, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”

2- “Bir cemaatte bir adam, cephe zararına bize hıyanet etse, çoluk çocuğu ile imha edilecektir.”38

Bediüzzaman, bu manayı şöyle tafsil eder:

İşte bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harab etmek gibi en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor.”39

Sömürgeci zihniyet, “suçun şahsiliği” prensibini göz ardı eder, kendi zalim kanunlarına boyun eğmek istemeyen biri yüzünden binlerce kişiye zarar vermekten çekinmez.

Bediüzzamanın üstte kullandığı “kanun-u zalimane” ifadesi gerçekten dikkat çekicidir. Bir şeyin kanunda yer alması, onun uygulanmasına tam bir meşruiyet kazandırmayabilir. Söz gelimi, diktatör bir idarenin “ne yapalım, kanun böyle” deme lüksü olamaz. “Despotluğun resmi uygulaması” hükmünde olan keyfi kanunlar, evrensel hukuka aykırıdır. Böyle kanunların her ne kadar “kitapta” yeri olsa da, vicdanlarda yeri yoktur.

7) Riyayı şaşaalandırması

Medeniyetin eksilerinden biri de, aslında menfi bir özellik olan riyayı cazip hale getirmesi ve onu şaşaalı kılmasıdır. Bu haliyle o, “bir gösteriş medeniyedir.” Bediüzzaman buna şöyle temas eder:

Fasık medeniyet öyle dehşetli bir riya ortaya koydu ki, o medeniyet sa­hip­lerinin bundan kurtulması çok zor görülüyor. Çünkü

– Riyayı ‘şan u şeref’ diye isimlendirdi.

– Kişiyi, şahıslara karşı riyakâr kıldığı gibi, milletlere de riyakâr yaptı, un­sur­la­ra tasannua sevketti.

– Gazeteleri kendisine dellal yaptı.

– Tarihi kendisine alkışçı, hem de alkışa teşvikçi kıldı.40

– Gaddar cahiliye hamiyeti desisesiyle, mütemerrid unsuriyetin (ırkçılığın) ha­yat bulmasıyla şahsî ölümü unutturdu.”41

Günümüz Batı Medeniyetinin İslâm’la çatışan yönleri

Hemen her milletin ve medeniyetin kendine has özellikleri vardır. Farklı medeniyetlerden çeşitli güzellikleri alan günümüz Batı Medeniyeti de, özellikle Yunan felsefesinden ve Roma dehasından çokça etkilenmiştir. Bu medeniyet, maneviyata düşman veya en azından maneviyata ilgisizdir. Deccalın tek gözlü olmasının işaretiyle, âdeta o da tek gözlüdür, yani sadece maddeyi görmekte, maneviyata yabancı kalmakta ve bunun sonucu olarak İslâm’da bulunan

– kadınların tesettürü,

– içkinin haram olması,

– faizin yasaklanması,

– müstehcen sûretlerin ve heykellerin haram olması gibi meselelerde, İslâm’a ters şeyler kabullenmektedir. Günümüz Batı Medeniyetinden etkilenen kimselere göre,

– Kadının tesettürlü kıyafete girmesi esarettir.

– Faiz, ekonominin “olmazsa olmazlarındadır”, faiz olmazsa ekonominin çarkı dönmez.

– Müstehcen sûretler ve heykeller, birer san’attır, bu san’atlardan müstağni kalınmamalıdır. Ve hakeza…

Günümüz Müslümanlarına düşen en önemli görevlerden biri, İslâm’a yöneltilen bu eleştirilere layıkıyla cevap vermektir. Ayrıca, savunma durumunda kalmak yerine, kendi değerleri üzere bina edilen İslâm Medeniyetini yeniden cihana göstermektir.

Mim’siz medeniyet

Bediüzzaman, hakiki medeniyetin tam bir müdafi ve müşevvikidir. Mesela kendisi, gökyüzünde uçan uçakları gördüğünde etrafındakilere şöyle demiştir: “Nev’imle iftihar ediyorum.”42

Ona göre gerçek medeniyeti istemek insaniyeti istemektir, medeni olmayan biri, âdeta insan değildir:

Fakat hakikî medeniyet nev’-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.”43

Ancak aynı Bediüzzaman, bu uçaklarla masumların bombalandığını gördüğünde kalbinin ta derinlerinde ızdırap hissetmiş, hatta İkinci Dünya Savaşında Rusyada öldürülen çoluk-çocuk gibi masumların haberleri karşısında gözyaşlarını tutamamıştır. Bu sebeple O, bunlar gibi uygulamaları sebebiyle Batı Medeniyetini “mimsiz medeniyet” olarak tasvir etmiştir.

Medeniyet kelimesinin Arabça yazılışı mim harfiyle başlar, bu harf kaldırıldığında geriye “deniyet” kalır. İşte, eksi ve eksik yönleriyle Batı Medeniyeti “alçak bir medeniyettir”, gaddardır ve zalimdir. Bediüzzaman, “eğer medeniyet bu ise, ben bu medeniyette yokum “der ve şu değerlendirmeyi yapar:

Medeniyetten istifam, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdad ve sefahet ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder.”44

Öyle görülüyor ki, vahyin değerlerinden ruh almayan bir medeniyet, medeniyet olmaktan ziyade bir vahşettir. Bediüzzaman “bazan zıd zıddını tazammun eder” başlığı altında şöyle der:

Zaman olur zıd, zıddını saklarmış. Lisan-ı siyasette lafız, mananın zıd­dıdır. Adalet külahını zulüm başına geçirmiş. Hamiyet libasını, hıyanet ucuz giymiş. Cihad ve hem gazâya, bağy ismi takılmış. Esaret-i hayvanî, istibdad-ı şeytanî; hürriyet nam verilmiş.”45

Siyaset dilinde lafız mananın zıddı haline gelmiş. Siyasiler genelde vaatte bulunurlar, ama nedense pek yapmazlar. Zulüm işleyen zalim kimseler, yaptıkları zulmü “adalet yerini buldu” diye değerlendirirler. Aslında yaptıkları hıyanet olan nice kimse, bunu hamiyet gibi takdim eder. Allah yolunda cihada bazıları -haksız olarak- “işgal” adını verir. Hayvanca yaşamanın ve şeytanın dediklerini yapmanın adı “hürriyet” olmuştur.

Onun bu tesbitleri ışığında, bazan medeniyetin de medeniyet olmaktan ziyade bir seviyesizlik ve vahşet haline geldiğini söyleyebiliriz.

Muasır medeniyete karşı tavrımız ve vazifelerimiz

Bediüzzaman, yüzyıl evvelinde medeniyetin güzelliklerini alma konusunda şöyle der:

Bizim muradımız medeniyetin mehasini ve beşere menfaati bulunan iyilikleridir. Yoksa medeniyetin günahları, seyyiatları değil ki; ahmaklar o seyyiatları, o sefahetleri mehasin zannedip, taklid edip malımızı harab ettiler. Ve dini rüşvet verip, dünyayı da kazanamadılar.46

Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maal-memnuniye alacağız.”

“… Zünub ve mesavi-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz.”47

Yani ilim, fen ve sanayi gibi ilerleyişimize yardım edecek noktaları yabancılardan memnuniyetle alacağız. Medeniyetin günahları ve pislikleri hükmünde olan zararlı yönlerinin medeniyetimize girmesine ise, şeriat kılıcıyla engel olacağız.

Bediüzzaman, o günün şartları çerçevesinde Batı Medeniyetinin güzelliklerini almada Japonya örneğine dikkat çeker:

Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekası olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.”48

Yani, medeniyeti elde etmede Japonlar gibi hareket etmek lâzımdır ki; onlar Avrupa’dan medeniyetin güzelliklerini aldılar, ama her kavmin bekasının esası olan milli âdetlerini korudular.

Yabancılarda bulunan ilim ve sanayi gibi güzellikleri almakta dinen tereddüt etmemek lazımdır. Çünkü Hz. Peygamberin bildirdiği gibi “hikmet mü’minin yitik malı gibidir. Nerede bulsa alması gerekir.”49 Ancak Batı Medeniyetini birebir aynen almakta ciddi problemler vardır. Kadına erkek veya erkeğe kadın elbisesi giydirilmesi veya kadının erkekçe ve erkeğin de kadınca tavırlar sergilemesi uygun olmadığı gibi, Batı Medeniyetini aynen almak da, çok ciddi sıkıntıları beraberinde getirir ve getirmektedir.50

Görevimiz, sadece Batı Medeniyetini kendi öz değerlerimiz çerçevesinde almak değil, aynı zamanda İslâm medeniyetini yeniden ön plana çıkarmak, “hâkim güç” haline getirmektir.

Bediüzzaman şöyle der: “İnşâallah istikbaldeki İslâmiyetin kuvveti ile medeniyetin mehasini galebe edecek, zemin yüzünü pisliklerden temizleyecek, sulh-u umumîyi de temin edecek.”51

İslâmiyetin kendisinde bu potansiyel vardır. Bediüzzamanın tespitiyle “istiklal ve istiğna” İslâm’ın en mümtaz vasıflarındandır.52 Yani İslâm Medeniyeti müstakil bir medeniyettir ve bir başkasına muhtaç değildir. Avrupa, bin yıl ortaçağın karanlıklarında yaşarken, İslâm Dünyası vahyin güneşiyle aydınlanmış, çok parlak bir medeniyet ortaya koymuştur. Şimdi İslâm Dünyasında meydana gelen hadiseler yeni bir aydınlanmanın habercisi gibidir.

Cenab-ı Hak galibiyet ve mağlubiyet günlerinin münevebeli olduğunu beyan ile şöyle bildirir:

İşte bu günleri insanlar arasında döndürürüz.”53

Âyette “döndürürüz” ifadesiyle anlatılan, galibiyet ve mağlubiyet durumlarıdır. Nitekim âyet Müslümanların Uhudda mağlup olmaları sebebiyle inmiştir.54

Bediüzzamanın, üstteki âyeti tefsir sadedindeki şu ifadeleriyle bu kısmı sonlandırmak istiyoruz:

Avrupa’nın medeniyeti fazilet ve hüda üstüne tesis edilmediğin­den, belki heves ve hevâ, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğinden, şimdiye kadar medeniyetin seyyiatı hasenatına galebe edip, ihtilâlci ko­mitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiği cihetle; Asya medeniyeti­nin galebesine kuvvetli bir medar, bir delil hükmündedir. Ve az vakitte galebe edecektir.

Evet, bakınız, zaman hatt-ı müstakim üzerine hareket etmiyor ki, mebde ve müntehası birbirinden uzaklaşsın. Belki küre-i arzın hareketi gibi bir daire içinde dönüyor. Bâzan terakki içinde yaz ve bahar mevsimi gösterir. Bâzan tedenni içinde kış ve fırtına mevsimini gösterir.

Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah olduğu gibi, nev-i beşerin dahi bir sabahı, bir baharı olacak inşâallah. Hakîkat-i İslâmiyenin güneşi ile sulh-u umumî dairesinde hakikî medeniyeti gör­meyi, rahmet-i İlâhiyeden bekleyebilirsiniz.”55

İşte medeniyet-i hazıra, felsefesiyle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir. Gayesi, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hacat-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bazı “lehviyat”tır.

Hâlbuki: Kuvvetin şe’ni, tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidalin şe’ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan tecavüzdür.

İşte şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehasiniyle beraber beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi sûrî saadet verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.

Amma hikmet-i Kur’aniye ise nokta-i istinadı, kuvvet yerine “hakk”ı kabul eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rıza-yı İlâhî”yi kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine “düstur-u teavünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayatı, “hevesat-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzatına sed çekip ruhu maaliyata teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevkedip insan etmektir.”

Hakkın şe’ni ise, ittifaktır. Faziletin şe’ni, tesanüddür. Teavünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizabdır. Nefs-i emmareyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.

İşte medeniyet-i hazıra, edyan-ı sâbıka-i semaviyeden, bahusus Kur’anın irşadatından aldığı mehasinle beraber, Kur’ana karşı böyle hakîkat nazarında mağlub düşmüştür.

Günümüz medeniyeti ve İslam medeniyeti

Günümüz medeniyeti” derken ilk hatıra gelen “Batı Medeniyetidir.” Ancak bunu coğrafi bir alan görmekten ziyade, bir zihniyet olarak algılamak daha isabetli olacaktır. Çünkü Müslüman kimliği ile berber günümüz medeniyetinin menfi esaslarını taşıyan kimseler olduğu gibi, Avrupa veya Amerika’da yaşayıp İslâm medeniyetinin müsbet esaslarını kendi değerler dünyasında taşıyan kimseler de vardır.

Günümüz medeniyeti kuvvete dayanır. Bu zihniyette “kuvvetli olan haklıdır.” Bütün despot idareler kuvvete dayanır, onun ile varlığını devam ettirir. Hâlbuki “haklı olan kuvvetlidir.” Hz. Ebubekir halife seçildiğinde yaptığı konuşmada şöyle demiştir:

En hayırlınız olmadığım halde, idareciniz oldum. Şayet bunu iyi yaparsam bana yardım edin, iyi yapamazsam beni doğrultun! Doğruluk emanet, yalan hıyanettir. İçinizden zayıf olan birisi, hakkını kendisine verinceye kadar benim nazarımda kuvvetlidir. İçinizden kuvvetli olan birisi gasp ettiği hak kendisinden alınıncaya kadar benim nazarımda zayıftır. Allah ve Resulüne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat edin! Allah ve Resulüne karşı gelirsem, bana asla itaat etmeyin.”56

Günümüz medeniyeti “menfaati” esas alır. İslâm medeniyeti ise “fazilet ve Allahın rızasını” esas olarak kabul eder. İnsan, fıtraten bencildir. Ama bu bencillik aşılamaz bir bencillik de değildir. Âyetler ve hadisler başkalarına faydalı olmayı, yardım etmeyi devamlı teşvik ettiklerinden, samimi bir Müslüman nefsinin bencilliğinden kurtulur, kendisi için değil başkaları için yaşamayı bir prensip edinir. Mesela Osmanlı devletinde gördüğümüz vakıf sistemi bunun bir göstergesidir.

1921 yılında Prof. Dr. Conin başkanlığında bir Amerikan heyeti vakıflarımızı inceler. Sistemin mükemmelliğini görüp, kendilerine adapte ederler. Bugün Amerika’da 26 binden fazla vakıf müessesesi vardır. Mesela, eğitimin % 85’ini vakıflar yürütür. Biz de ise bu oran ancak %15 civarındadır. Hâlbuki 1926’ya kadar Osmanlı Devleti sınırları içinde 238 bin vakıf hizmet vermiştir.

Günümüz medeniyeti hayat düsturunu “mücadele” tanır, “hayat bir mücadeledir” der. İslâm medeniyeti ise “yardımlaşma” üzerine kuruludur. Büyük, küçüğün elinden tutmalı; kuvvetli, zayıfı korumalı; zengin, fakire vermelidir. İslâmın teşvik ettiği “îsar hasleti” buna güzel bir örnektir. Şöyle ki: Îsar, “Kendisi muhtaç da olsa, başkalarını kendine tercih etmek” olarak tarif edilir. İlgili Kur’an âyeti şöyle der:

Kendileri şiddetle muhtaç bile olsa, onlar başkalarını kendilerine tercih ederler.”57

Bu vasıf, Mekkeden Medineye hicret eden Müslümanlara yardım eden ensarın bir özelliği olarak zikredilir. Ensar, muhacirlere tam sahip çıkmış, ev ve mallarını, hatta her şeylerini onlarla paylaşmıştır.

Âyetin iniş sebebi şöyledir: Beni Nadir’den elde edilen ganimet taksiminde Rasullullah, ensara “İsterseniz muhacirler ev ve mallarınıza ortak olmaya devam etsinler, ganimeti aranızda paylaştırayım. İsterseniz ev ve mallarınızdaki tasarruf artık size ait olsun, ganimetten size bir şey vermeyeyim” der. Ensar, “Hem ev ve mallarımıza ortak olsunlar, hem de ganimet onların olsun” cevabını verir.58

Şu olay, îsar hasletinin en çarpıcı örneklerinden biridir:

Yermük Harbinde ölmek üzere olan bir yaralıya su getirilir. Tam içeceği sırada “Su!” diye bir inleme sesi duyar, ona götürülmesine işaret eder. Götürülen kişi tam içeceği sırada, bir başka yaralıdan “Su!” feryadı gelince içmez, “Ona götürün!” diye işaret eder. Su, üçüncü yaralıya ulaşıncaya kadar o zât ruhunu teslim eder. Diğerlerine getirildiğinde onlar da ruhlarını teslim etmişlerdir.59

Günümüz medeniyeti cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet ve menfî milliyet” bilir. İslâm medeniyeti ise, “dinî, sınıfî ve vatanî rabıtayı” esas alır. Birincisi, ayrıştırmacı ve mahalli iken, ikincisi birleştirici ve evrenseldir.

Günümüz medeniyetinin gayesi, nefsanî hevesatı tatmin ve beşerî ihtiyaçları artırmak için oyun- eğlence peşinde koşmaktır. İslâm medeniyeti ise ruhu yüksek gayelere teşvik ve ulvi hislerini tatmin etmeyi, insanı insanî kemâlâta sevkedip kâmil bir kimse haline getirmeyi gaye edinir. Roma medeniyetini yerle bir eden, eğlenceye ve zevke düşkünlük olmuştur. Günümüz Batı Medeniyeti, benzeri bir “hedonizm ağı”na düşmüş görülmektedir.

Hedonizm (hazcılık) ekolü denilen felsefî akım, hayata zevk ve lezzet noktasından bakar. Bunların gayeleri, duyuların ve içgüdülerin tatminidir, zevktir. 60

Üçüncü derece: Binler mesailinden yalnız numune olarak üç-dört mes’eleyi göstereceğiz. Evet, Kur’anın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir.

Daima gençtir, kuvvetlidir. Mesela: Medeniyetin bütün cem’iyat-ı hayriyeleri ile bütün cebbarane şedid inzibat ve nizamatlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur’an-ı Hakîm’in iki mes’elesine karşı muaraza edemeyip mağlub düşmüşlerdir.

Mesela: وَاَقِيمُوا الصَّلَوةَ وَآتُوا الزَّكَوةَ وَاَحَلَّ اللّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَوا

Kur’anın bu galebe-i i’cazkâranesini bir mukaddeme ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:

“İşaratu’l- İ’caz”da isbat edildiği gibi; bütün ihtilalat-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.

Birinci kelime: “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.”

İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”

Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise: Havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi birinci kelime, havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevketmiştir. İkinci kelime, avamı kine, hasede, mübarezeye sevkedip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selbettiği gibi; şu asırda sa’y, sermaye ile mübareze neticesi herkesçe malûm olan Avrupa hâdisat-ı azîmesi meydana geldi.

İşte medeniyet, bütün cem’iyat-ı hayriye ile ve ahlâkî mektebleriyle ve şedid inzibat ve nizamatıyla, beşerin o iki tabakasını musalaha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müdhiş yarasını tedavi edememiştir.

Kur’an, birinci kelimeyi esasından “vücub-u zekât” ile kal’eder, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını “hurmet-i riba” ile kal’edip tedavi eder. Evet, âyat-ı Kur’aniye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. “Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine “Girmeyiniz” emreder.

Toplumsal problemlere iki deva: Zekâtın farz ve faizin haram oluşu

Bediüzzaman bu kısımda şu iki âyet ışığında İslam medeniyetinin üstünlüğünü nazara verir:

Namazı kılın ve zekâtı verin.”61

Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır.”62

İnsanlık âlemindeki bütün kargaşaların madeni “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne” sözüdür. İnsanlık âlemindeki her türlü kötü ahlâkın kaynağı ise “Sen çalış, ben yiyeyim” denilmesidir.

Kur’an, birinci problemi “zekâtın farz kılınışı” ile ortadan kaldırır, tedavi eder. İkinci problemi ise “faizin haramlığı” ile kökünden söker, tedavi eder.

Zekât, zenginin malı içindeki fakirin hakkıdır.63 Dolayısıyla zekâtını veren bir insan “malımdan veriyorum” demek yerine “fakirin benim malımdaki hakkını veriyorum” demelidir. Bu durumda veren minnet etmeden verir, alan da ezilmeden alır.

İslam Dini, servet düşmanlığı yapmaz, serveti paylaştırır. Bu paylaşımla zengin ve fakir arasındaki uçurum kapanır, zenginler fakirlere yardımcı ve fakirler zenginlere duacı olur.

İslâmda, faize mukabil karz-ı hasen vardır. Karz-ı hasen, Allah rızası yolunda ödünç para vermektir. Karz-ı hasen, faizin alternatifidir. Karz-ı hasende, “sen çalış ben yiyeyim” felsefesine karşılık “beraber kazanalım” anlayışı hâkimdir. Faiz, insanları bencil yapar. Zekât, sadaka ve karz-ı hasen ise, onları bencillikten kurtarır, menfaat duygusu yerine, fazilet hisleriyle donatır. Zekât, sadaka ve karz-ı hasenin hâkim olduğu toplumlarda “eneler nahnü’ye dönüşür.” Yani, “ben” demezler, “biz” derler.

İkinci Esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvacı kabul etmiyor. Kur’anın o hükmünü kendine muhalif, hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münafî telakki eder. Evet, eğer izdivacdaki hikmet, yalnız kaza-yı şehvet olsa, taaddüd bilakis olmalı. Hâlbuki hattâ bütün hayvanatın şehadetiyle ve izdivac eden nebatatın tasdikiyle sabittir ki; izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kaza-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz’iyedir. Madem hikmeten, hakîkaten, izdivac nesil içindir, nev’in bekası içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yalnız yarısında kabil-i telakkuh olan ve elli senede ye’se düşen bir kadın, ekseri vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkîh bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehaneleri kabul etmeye mecburdur.

Çok eşlilik

Batı menşeli filmlere de yansıdığı ve Batı dünyasını bilenlerce malum olduğu üzere, Batıda her ne kadar kanunen tek evlilik esas ise de, bu sınırda durabilen az kişi vardır. Evlilik dışı ilişkiler, Batı dünyasının bilinen gerçeklerinden biridir. İslâmiyette ise, erkeğe dörde kadar evlenebilme ruhsatı verilmiştir. Bu, “dört tane kadınla evlenin” anlamında olmayıp, birden fazla evliliği gerektiren durumlar için bir çözüm niteliğindedir. Nitekim 2. Dünya Savaşında Almanya pek çok erkek nüfusunu kaybettiğinden, savaşı takip eden yıllarda hem dul kadınların himayesi, hem de nesillerinin daha hızlı çoğalması için resmen olmasa da gayr-i resmi olarak çok evliliğe müsamaha göstermek zorunda kalmıştır.

Kadının çocuğu olmaması gibi durumlar da çok evliliğin çözüm olabileceği özel hallerdendir. İşte, bunlar gibi gerekçelerle, İslâmiyette erkeğin birden fazla evlenmesine izin verilmiştir. Kadına böyle bir izin verilmemesi çocuğun nesebini bilmek içindir. Çünkü kadın birden fazla eşe sahip olsa, doğacak çocuğun kimden olduğu belli olmayacaktır. Aynı mahzur, çok eşe sahip olan erkekte söz konusu değildir.

Üçüncü Esas: Muhakemesiz medeniyet, Kur’an kadına sülüs verdiği için âyeti tenkid eder. Hâlbuki hayat-ı içtimaiyede ekser ahkâm, ekseriyet itibariyle olduğundan; ekseriyet itibariyle bir kadın, kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesaî etmeye mecbur olur. İşte bu sûrette bir kadın, pederinden yarısını alsa, kocası noksaniyetini temin eder. Erkek, pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüc ettiği kadının idaresine verecek; kız kardeşine müsavi gelir. İşte adalet-i Kur’aniye böyle iktiza eder, böyle hükmetmiştir.64

Kadının mirastaki durumu

İslamın ıslah ettiği müesseselerden birisi de miras hukukudur. Cahiliye dönemindeki Araplarda ve o zamanın belli başlı medeniyetleri olan Çin, Roma, Japon hukukunda kadın mirastan tamamen mahrum idi.

İslamda mirasta kadının payı, erkeğin yarısıdır. İlgili âyet şöyle der: “Allah çocuklarınız hakkında (mirasta) şunu tavsiye eder: Erkeğe, iki kadının hissesi kadar pay vardır.”65

İslam’a göre, kadının çalışıp kazanma mecburiyeti yoktur. Bu, ona gösterilen şefkat ve merhametin neticesidir. Kadının ihtiyaçları baba evinde bulunduğu sürece ailesi tarafından, evlendikten sonra da kocası tarafından karşılanır. Öte yandan kadın evlenirken erkekten mehir alır. Bu onun şahsi malıdır.

Erkek ise, evlenirken mehir öder. Ayrıca evin masrafları tümüyle kendine aittir. Hatta yeri gelir anne-babasının ve dinen bakmakla mükellef olduğu akrabalarının nafakalarını karşılamak durumunda kalır.

Öyle görülüyor ki, Kur’anın mirasta erkeğe iki kat vermesi, -haşa- bir adaletsizlik değil, adaletin ta kendisidir. Maddî sorumluluğu fazla olan erkeğe fazla verilmiş, maddî sorumluluğu olmayan kadın ise mahrum edilmemiştir.

Dördüncü Esas: Sanem-perestliği şiddetle Kur’an men’ettiği gibi, sanem-perestliğin bir nevi taklidi olan sûret-perestliği de men’eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehasininden sayıp Kur’ana muaraza etmek istemiş. Hâlbuki gölgeli gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riya-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyaya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.

Hem Kur’an merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder. Tâ hevesat-ı rezilenin ayağı altında o şefkat madenleri zillet çekmesinler. Âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir meta’ hükmüne geçmesinler.66 Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Hâlbuki aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Hâlbuki açık-saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı zehirlemiştir.

Hususan sûret-perestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukût-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasıl ki merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrib eder. Öyle de: Ölmüş kadınların sûretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine heves-perverane bakmak, derinden derine hissiyat-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrib eder.

Put-perestlik

Putlar, tarih boyunca insanlığın önünden hiç eksik olmamıştır. Bunların bir kısmı insanlar tarafından yapılmıştır. Tahtadan, taştan, gümüşten vb. şeylerden yapılan sûretli putlara “sanem“, sûreti olmayanlara ise “vesen” adı verilir. İlkel kabile dinlerindeki totemlerden, günümüzün sözde medenilerinin önündeki “modern putlara” varıncaya kadar putperestliğin değişik tezahürlerini görmek mümkündür.

İnsanların büyük bir ekseriyeti Allah’ın varlığını kabulle beraber, genelde O’nun sıfatlarında ihtilafa düşerler. “Biz onlara, ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz”67 diyen cahiliye Arabı, aslında Allah’ı kabul etmektedir. Fakat onun itikadında, Allah çok ötelerde olduğundan ona bir sembol lazımdır. İşte putlar bu sembol olmuş, tarih boyunca nice insan putlara tapmaktan kurtulamamıştır. İneği kutsal kabul eden bir hindu, Buda heykeli karşısında secdeye varan bir budist, herhalde bunlarda ilâhî bir sembol görmekte, o şekilde bunlara ibadet etmektedir.

Şahısların putlaştırılması iki şekilde olur:

1-Despot insanların başkalarını kendilerine kul – köle yapmaları.

2-Önder insanların zamanla mabud kabul edilmesi.

Birincinin en tipik misalini Firavunda görebiliriz. (Firavun) kavmini istihfaf etti, onlar da ona itaat ettiler. Çünkü olar fasık bir kavim idi”68 âyetinin bildirdiği gibi, Firavun kavminin idrakleriyle oynar, seviyeli bir toplum olmalarının önüne geçer. Onları âdeta sürüleştirir, yüce değerlerden mahrum kuru bir kalabalık haline getirir. Sonra da “Ben sizin en yüce rabbinizim”69 diyerek kendisine mutlak itaate sevkeder.

Önder insanların zamanla putlaştırılmasının en bariz örneğini Hristiyanların Hz. İsa’ya bakışlarında görmek mümkündür. Allahın bir kulu ve rasulü olan Hz. İsa, zamanla bazılarınca ulûhiyetin bir rüknü olarak görülmeye başlamış, mabudiyetten kendisine hisse verilmiştir.

Hâlbuki Allahtan başka hiç bir şey ibadet edilmeye layık değildir. Bir taş mabud olmaktan uzak olduğu gibi, en büyük bir insan da yine mabudiyetten uzaktır. Zira her varlık Allahın mahlûkudur.

Sûret-perestlik

Sûret-perestlik, sûrete tapmaktır. Bunlar ya heykelde olduğu gibi gölgeli veya resimde olduğu gibi gölgesiz olur. Bediüzzamana göre bunlar:

1-Ya taşlaşmış bir zulüm

2-veya ceset giymiş bir riya

3-veya tecessüm etmiş bir hevestir.

Taşlaşmış zulüm olması, müstebit zorba hükümdarların zulümlerinin sembolü olması yönüyle;

Ceset giymiş bir riya olması, artistik pozlar ile bunların gösterişi temsil etmesiyle;

Tecessüm etmiş bir heves olması ise bunların insandaki kibir, gurur, beğenilmek, takdir edilmek, başkalarına üstten bakmak gibi hevese dayalı zaafların yansıdığı eserler olması yönüyle ele alınabilir veya çıplak kadın heykelleri yönüyle de değerlendirilebilir.

Bediüzzaman, burada ayrıca müstehcen resimler ve san’at adı altında yapılan müstehcen heykellerin ruhta yaptığı dehşetli tahribata da dikkat çekmektedir: Ölmüş bir kadına şehvet ve heves nazarıyla bakmak ahlâken çökmüşlüğü gösterdiği gibi, sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan sûretlerine hevesperverane bakmak, benzeri bir çökmüşlüğü göstermektedir. Nitekim gözüne sahip olamayan kimselerin “cinsel sapıklığa” kadar işi ileri götürdüğü bilinen bir durumdur.

Şu gerçek asla unutulmamalıdır: Cinsellik imtihanında en önemli unsurlardan biri gözlere sahip çıkılması, gözlerin korunmasıdır. Nefse hâkimiyet, göze hâkimiyetten geçer. Kur’an, Hz. Peygambere şöyle bildirir:

Mü’min erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır…”70

Özellikle günümüzde gözleri korumak çok daha zorlaşmıştır. Çünkü her taraf tarihin hiç bir döneminde olmadığı şekliyle gazeteler, televizyonlar, dergiler, internet vasıtasıyla haram manzaralarla, muzır neşriyatla dopdoludur. Göze bakan günahlar her yeri istila etmiştir.

Üstteki âyette namusların korunması, ırzlarına sahip çıkılması emredilmekte ve bunun bir öncüsü olarak da gözün korunmasına dikkat çekilmektedir. Çünkü insan önce harama bakar, ardından meyleder. Gözüne sahip çıkmayan biri, büyük ölçüde namusuna sahip çıkmakta da zorlanır. Gözünü koruyabilen ırzını da daha iyi bir şekilde koruyabilir.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

Şüphesiz Allah Âdemoğluna zinadan nasibini yazmıştır, buna erişecektir. Gözlerin zinası bakmaktır. Kulakların zinası dinlemektir. Dilin zinası konuşmaktır. Ellerin zinası tutmaktır. Ayağın zinası bu işe yürümektir. Nefis arzular ve ister. İnsanın tenasül uzvu ise ya bunu yapar, ya da terk eder.”71

Kadının tesettürü

Kur’anın iki âyeti gayet net bir şekilde doğrudan doğruya tesettürle ilgilidir. Bunlardan birincisi başörtüyü, ikincisi ise dış örtüyü emreder:

1-“…Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. (El, yüz gibi) görünen kısımları müstesna olmak üzere, zînetlerini göstermesinler. Başörtülerini, yakalarının üzerine kadar salsınlar…”72

2-“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına söyle: Üzerlerine cilbablarını (dış elbiselerini) alsınlar. Bu onların tanınıp eza görmemeleri için çok daha uygundur. Ve Allah Ğafur’dur – Rahîm’dir (bağışlayıcıdır, son derece merhamet sahibidir).”73

Bu iki âyet, on dört asırlık İslâm tarihi boyunca âlimler tarafından böyle anlaşılmış ve Müslüman toplumlarca da buna göre uygulanmıştır. Böyle olunca bazılarının “Kur’anda tesettür emri yok” demeleri, Kur’ana, İslâma, tarihi realiteye ve İslâm âlimlerine bir iftiradır.

Hamdi Yazır, kadının tesettürü konusunda şu değerlendirmeyi yapar:

Tesettür, imanlı temiz kadınların kirli nazarlardan -sadeflerinde meknun inciler gibi- mahfuz kalmalarına en lâyık sûrettir.”74

İşte şu üç misal gibi binler mesail-i Kur’aniyenin her birisi, saadet-i beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. Sair mes’eleleri mezkûr mes’elelere kıyas edebilirsin.

İçki belâsı

Biz burada misal olmak üzere içkiye de kısaca temas etmek istiyoruz. Şöyle ki:

Günümüz medeniyeti adına konuşan nice insan, içkiyi medeniyetin güzelliklerinden biri olarak görür ve hatta bazıları “içki içmeyen insan, modern ve medeni insan olamaz!” der. Kur’an ise, içkiyi “şeytanın amelinden bir pislik”75 olarak vasfeder, kesin bir şekilde yasaklar.

Deli birine sormuşlar: İçki içer misin? Şöyle cevap vermiş: İçmem. Hem niye içeyim ki? Akıllı insanlar içince bize benziyorlar. Biz içsek ne hale geliriz kim bilir!

İlimden, akıldan nasibini almış medeni insanların en azından bu deli (!) kadar basiretle meseleye yaklaşmalarını bekleriz ve beklemekte de haklıyız. Çünkü içki yüzünden meydana gelen bu kadar kavgalar, ailevi facialar, iş ve trafik kazaları varken medeniyet adına içkiyi savunmak, akl-ı selimle bağdaşır bir durum değildir.

Nasıl medeniyet-i hazıra, Kur’anın hayat-ı içtimaiye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlub olup Kur’anın i’caz-ı manevîsine karşı hakîkat noktasında iflas eder. Öyle de: Medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyeyi, hikmet-i Kur’anla yirmibeş aded Sözlerde mizanlarla iki hikmetin muvazenesinde, hikmet-i felsefiye âcize ve hikmet-i Kur’aniyenin mu’cize olduğu kat’iyyetle isbat edilmiştir. Nasıl ki Onbirinci ve Onikinci Sözlerde, hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflası ve hikmet-i Kur’aniyenin i’cazı ve gınası isbat edilmiştir, müracaat edebilirsin.

Burada atıfta bulunulan yerlere bakıldığında beşer felsefesinin Kur’anın hikmeti karşısında aciz kaldığı net bir şekilde görülecektir. Mesela beşer felsefesi ölüm ötesini aydınlatamaz, hastalık ve musibetlerde bir teselli veremez. Kur’an ise apaçık âyetleriyle kabri ve ahireti aydınlatır, hastalık ve musibetlerdeki ilahi hikmetlere dikkat çekerek insanlara teselli verir.

Hem nasıl medeniyet-i hazıra, hikmet-i Kur’anın ilmî ve amelî i’cazına karşı mağlub oluyor. Öyle de: Medeniyetin edebiyat ve belâğatı da, Kur’anın edeb ve belâğatına karşı nisbeti: Öksüz bir yetimin muzlim bir hüzün ile ümidsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınasının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşıkın muvakkat bir iftiraktan müştakane, ümidkârane bir hüzün ile gınası (şarkısı); hem zafer veya harbe ve ulvî fedakârlıklara sevketmek için teşvikkârane kasaid-i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü edeb ve belâğat, tesir-i üslûb itibariyle ya hüzün verir, ya neş’e verir.

Hüzün ise, iki kısımdır: Ya fakd-ül ahbabdan gelir, yani ahbabsızlıktan, sahibsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki; dalalet-âlûd, tabiatperest, gafletpîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür.

İkinci hüzün, firak-ul ahbabdan gelir, yani ahbab var, firakında müştakane bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-eda, nur-efşan Kur’anın verdiği hüzündür.

Amma neş’e ise, o da iki kısımdır: Birisi, nefsi hevesatına teşvik eder. O da tiyatrocu, sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe’nidir. İkinci neş’e, nefsi susturup, ruhu, kalbi, aklı, sırrı maaliyata, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için latîf ve edebli masumane bir teşviktir ki, o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rü’yet-i cemâlullaha beşeri sevkeden ve şevke getiren Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın verdiği neş’edir.

Hüzün ve neş’e yönünden günümüz medeniyeti ve Kur’an

İnsanın hem hüznü hem de neş’esi iki türlüdür:

1-Ulvi

2-Süfli

Mesela, mahbubuna kavuşmanın verdiği hüzün, ulvi bir hüzün iken ahbapsızlıktan meydana gelen hüzün, süfli bir hüzün olur. Maddeci felsefenin ruhu karartan meselelerinin meydana getirdiği hüzün, ikinciye misal olabilir. Öte yandan, içki masası gibi bir ortamdaki nefsanî hazların insana verdiği neş’e gözler önündedir. Ama bu neş’e, süfli bir neş’edir. Kalp ve ruhun, akıl ve sırrın asli vatan olan Cennete, Allahın likasına yönelmelerinin verdiği neş’e ise, ulvi bir neş’edir.

Günümüz medeniyeti mensuplarının pek çoğunun dünyasında ancak oyun, eğlence, gayr-i meşru zevkler vardır. Böyleleri şu âlemde bunlardan başkasını görmez ve önem vermez, kâinat kitabının manalarına bakmaz, basit ve süflî zevklerden başkasına iltifat etmez. Üstelik bir de, ulvî zevklerin meftunu olan ehl-i imanı, bu süflî zevklere sevk ve teşvîk eder. Mevlâna, meselenin bu yönünü şöyle bir temsille anlatır:

Avcının biri bir ceylanı yakalar. Onu, ahırda mer­keplerin içine bırakır. Merkepler, zevk ve iştahla kar­puz kabuklarını ve benzeri gıdalarını yerken ceylan onlara hiç yanaşmaz. Merkepler ceylanla alay etmeye başlar. Ceylan der: Ben çayırlığın arkadaşıyım. Duru sularla, bağlar ve bahçelerle avunur, eğlenirdim… Sümbülü, laleyi, reyhanı bile binlerce nazla ve isteme­yerek yerdim… Fakat koku almayan bunları nereden duyacak? Pisliğe tapan merkebe o koku haramdır. Merkep, yoldan giderken diğer bir merkebin bevlini koklar ve ondan hoşlanır. Bu çeşit mahlûklara nasıl misk arz edebilirim?”76

İşte قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اَنْ يَاْتُوا بِمِثْلِ هٰذَا اْلقُرْآنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيرًا ifade ettiği azîm mana ve büyük hakîkat, kasır-ül fehm olanlarca ve dikkatsizlikle mübalağalı bir belâğat için muhal bir sûret zannediliyor. Hâşâ! Mübalağa değil, muhal bir sûret değil, ayn-ı hakîkat bir belâğat ve mümkün ve vaki’ bir sûrettedir.

O sûretin bir vechi şudur ki; yani, Kur’andan tereşşuh etmeyen ve Kur’anın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur’anı tanzir edemez, demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor.

İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaîleri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur’anın ahkâm ve hikmet ve belâğatına karşı âciz derekesindedirler, demektir. Nasıl da numunesini gösterdik.

Tehaddide yeni bir yorum

De ki: Eğer bütün ins ve cin bu Kur’an’ın mislini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun bir mislini getiremezler.”77

Bediüzzaman, âyetin iki yönüne dikkat çeker:

1- “Kur’andan kaynaklanmayan ve Kur’anın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur’anın benzerini getiremez.”

2- “Cin ve insin hattâ şeytanların fikirlerinin neticesi ve çalışmalarının sonucu olan medeniyet, felsefedeki hikmet ve yabancı edebiyat, Kur’anın ahkâm, hikmet ve belâğatına karşı âciz derekesindedirler.”

Bediüzzaman burada tehaddiye yeni bir boyut getirmekte, Kur’anın mislini yapmaya yönelik çağrının sadece söz olarak anlaşılmaması gerektiğini nazara vermektedir. Buna göre, bütün insanlar ve cinler Kur’anın hükümleri ve hikmetinin yerine alternatif hükümler ve hikmetler getirmeye çalışsalar, aciz kalacaklar ve yapamayacaklardır. Mesela yardımlaşma sistemleri içinde zekât ve sadakanın bir naziri yapılamamıştır. Faizsiz sistemden daha ideal bir ekonomik sistem ortaya konulamamıştır. Kapitalist sisteme sahip Avrupa, Amerika gibi yerlerde faiz oranlarının bizdeki faiz oranlarından daha düşük olması, hatta sıfır faiz oranına ulaşmak istemeleri bunu açıkça göstermektedir.

1 Maide, 5

2 Âl-i İmran, 64

3 Yazır, II, 1132

4 Tevbe, 31

5 Tirmizi, Tefsir, 9/10; Ebussuud, II, 47; Âlusi, III, 193

6 Yazır, IV, 2512

7 Âl-i İmran, 70-71

8 İsra, 88

9 Hicr, 27

10 Bu makale, Şubat 2015 tarihinde Hindistanın Kalküta şehrinde yapılan “International Nursi Studies” başlıklı sempozyumda tarafımızdan tebliğ olarak sunulmuştur. Konuyla alâkası sebebiyle kısmen buraya alındı.

11 Bkz. İbn Haldun, Mukaddime, s. 52

12 Nursi, Sözler, s. 714-715

13 Nursi, Sünuhat- Tuluat- İşarat, s. 61

14 Bkz. Nursi, Mektubat, s. 325

15 Bkz. Nursi, Emirdağ Lahikası II, s. 99

16 Bkz. Nursi, Muhakemat, s. 43

17 Bkz. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 36

18 Bkz. Câsiye, 24

19 Bkz. Nursi, Lem’alar, s. 115-116. Mesela şöyle der: Ey sefahet ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehan ile ruh-u beşere bu cehennemî haleti hediye ettin!

20 Bkz. Nursi, Sözler, s. 744

21 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 762; Sözler, s. 726

22 Nursi, Mesnevi (Arabî), s. 191

23 Nursi, Sözler, s. 712

24 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 191

25 Bkz. Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 119

26 Nursi, Sözler, s. 730

27 Nursi, Emirdağ Lahikası II, s. 99

28 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 380

29 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 380

30 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, 381

31 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 598

32 Bkz. Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 598-599

33 Nursi, Sözler, s. 665

34 Bkz. Nursi, Kastamonu Lahikası, s. 150

35 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 157

36 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 147

37 Fatır, 18; İsra 15; Necm, 38

38 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 147

39 Nursi, Sünuhat- Tuluat- İşarat, s. 25

40 Tarih, genelde hâkim güçlerin elinde bir âlet gibi kullanılmıştır. “Tarih yazmak” ay­rı bir durum”, “tarihi yazdırmak” ise daha ayrı bir durumdur.

41 Nursi, Mesnevi (Arabî), s. 364

42 Bunu, talebesi Bayram Yüksel hatıralarında anlatır. http://www.risaleforum. net/ bayram-yuksel

43 Nursi, Divan-ı Harbi-i Örfi, s. 48

44 Nursi, Divan-ı Harbi-i Örfi, s. 40

45 Nursi, Sözler, s. 707

46 Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 35-36

47 Nursi, Divan-ı Harbi-i Örfi, s. 71, 72

48 Nursi, Divan-ı Harbi-i Örfi, s. 72

49 Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17

50 Bkz. Nursi, Divan-ı Harbi-i Örfi, s. 71

51 Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 36

52 Nursi, Âsar-ı Bediiyye, s. 189. Sözler, s. 713

53 Âl-i İmran, 140

54 Beydavi, I, 340

55 Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 36-37

56 İbn Hişam, Sîre, IV, 418

57 Haşir, 9

58 Kurtubi, XVIII, 23-24

59 Hâkim, Müstedrek, III, 242

60 Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, s. 62

61 Bakara, 110; Nur, 56…

62 Bakara, 275

63 Zariyat, 19

64 Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parçadır. Bu makama haşiye olmuş. “Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakîkatlı bir düstur-u İlâhîyi, üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüzelli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.” (Müellif)

65 Nisa, 11

66 Tesettür-ü nisvan hakkında Otuzbirinci Mektub’un Yirmidördüncü Lem’ası, gayet kat’î bir sûrette isbat etmiştir ki: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir. Ref’-i tesettür, fıtrata münafîdir. (Müellif)

67 Zümer, 3

68 Zuhruf, 54

69 Naziat, 24

70 Nur, 30

71 Buharî, Kader 9; Ebû Dâvûd, Nikâh 43

72 Nur, 30- 31

73 Ahzab, 59

74 Yazır, VI, 3929

75 Maide, 90

76 Mevlâna, XIII, 620-621.

77 İsra, 88

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir