13. DERS: KUR’ANIN MAKSAT VE MESELELERİ

Beşinci Işık: Kur’anın makasıd ve mesail, maânî ve esalib ve letaif ve mehasin cihetiyle câmiiyyet-i hârikasıdır.

Evet, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın sûrelerine ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fatihalarına, âyetlerin mebde’ ve makta’larına dikkat edilse görünüyor ki: Belâğatların bütün enva’ını, fezail-i kelâmiyenin bütün aksamını, ulvî üslûbların bütün esnafını, mehasin-i ahlâkıyenin bütün efradını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nâfi’ düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nurani kanunlarını cem’etmekle beraber hiç bir müşevveşiyet eseri görünmüyor.

Elhak, o kadar ecnas-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’cazînin işi olabilir.

Kelâma üstünlük katan meziyetler

Kelâmın kalitesi yemeğin kalitesi gibidir. Aynı malzemeyle yemek yapan kimselerin yemek kalitesi aynı olmaz. Kimisinin yağı eksik veya fazladır. Kimisinin tuzu az veya çoktur. Kimisi iyi pişmemiş, kimisi de fazla pişmiştir… Kaliteli bir yemekte yemeğe kıvam katan bütün unsurlar ideal boyutlarda olur, bu da o yemeğe apayrı bir tat katar. İşte kelâmdaki kıvam da benzeri bir durumdur. Numune olarak şu âyete bakabiliriz:

Kısasta sizin için hayat vardır.”1

Kısas, bir suç işleyenin aynı şekilde cezalandırılması, öldürme veya yaralamada suçlu olana aynı şeyin yapılmasıdır. Hamdi Yazır, âyetin açıklamasında şu kıymettar değerlendirmelerde bulunur:

Kısas, hayat hakkının ve canı korumanın gereğidir. Kısas hükmünün olmasında akıl sahibi olan insanlar için büyük bir hayat vardır. Kısasın meşruluğu, çok önemli bir yaşama sebebi olduğu gibi, âyetteki “Kısasta sizin için hayat vardır.” vecizesi de belâğatın en yüksek derecesine ulaşmış, özlü bir î’câz ve îcâz kanunudur. Bunun, büyük bir mana topluluğunu son derece özlü bir şekilde ifade edivermiş olduğunda Arab edebiyatçıları ve Beyan ilmi âlimleri ittifak etmişlerdir. Çünkü bundan önce Arablar’ın bu konuda bazı vecizeleri vardı. Bunlardan bazıları şunlardır:

– “Bir kısım insanları öldürmek, toplumu diriltmektir.”

– “Öldürmeyi çok yapınız ki, öldürme azalsın.”

Bu gibi vecizeler arasında en güzel saydıkları da şu idi:

– “Öldürme, öldürmeyi yok eder.”

Yani öldürmeyi en çok ortadan kaldıran şey, yine öldürmedir.

Hâlbuki “Kısasta sizin için hayat vardır” prensibinin bundan da birçok yönlerden daha fasih ve daha beliğ olduğu gayet açıktır ve üzerinde ittifak edilmiş bir husustur. Şöyle ki:

1- Önce, bu ibare hepsinden daha kısa ve özlüdür.

2- Tekrardan uzaktır.

3- Bunda Bedî’ ilminde “tıbak” denen tezat san’atı, “kısas” ve “hayat” kelimeleriyle en güzel ve makul bir tarzda tatbik edilmiş olduğu halde, diğerleri görünürde makul olmayan, imkânsız bir çelişki sûretindedir. Öldürmenin yokluğu, öldürmeye; öldürmenin çokluğunun öldürmenin azlığına sebep gösterilmesi, görünüş itibariyle, bir şeyi kendi yokluğuna sebep göstermek demektir. Bunda ise bazı zevklere göre bir şiir havası olsa bile, hiç bir hikmet yoktur.

4- Kısas, öldürmeden bir yönüyle daha genel, diğer yönüyle daha özeldir. Geneldir; çünkü yaralamaları da içine almaktadır. Özeldir; çünkü her öldürmede kısas yapılmaz ve öldürmelerin her çeşidi, öldürmeye engel olmaz. Bilakis saldırı şeklindeki öldürmeler, fitneyi şiddetlendirerek karışıklığa sebep olur. O halde “öldürme” kelimesi, ahd lâmı (belirlilik ifade eden elif-lam) ile öldürmenin bir çeşidine yani kısasa tahsis edilmedikçe vecize sahih olmaz. Böyle olunca da, kısasın yaralar kısmı hariç kalır. Bu bakımdan “Kısasta sizin için hayat vardır” ifadesi, üç yönden daha beliğdir. Çünkü her yönüyle sahih, açık, daha kapsamlıdır.

5- Yokluk, menfi bir gayedir. Hayat ise istenen müsbet bir gayedir. Öldürme işinin yokluğu, hayatın varlığını içine aldığından, tabii ki arzu edilir. Bundan dolayı âyet, asıl maksat olan müsbet gayeye delalet ettiği ve dikkati ona çevirdiği için pek yüksektir.

6- “Hayat” kelimesi nekra (belirsiz isim) olarak ifade edilmiş bulunduğu için “tenvin-i tazim” ile hayatın bir nevi büyüğüne, yani kamu hayatına, ahiret hayatına ve hayat hakkının büyüklüğüne işareti kapsamaktadır. Diğerleri ise pek ilmî olan bu hukukî ve dinî sırdan mahrumdur. İşte bunlar gibi daha birçok yönden bu Kur’an vecizesinin, diğerlerine üstünlüğü, bu kadar geniş manasıyla i’câz haddindeki özlü ifadesiyle, Arab edebiyatçılarını büyüleyen sebeplerden biri olmuştur.2

Ulvî üslûb

Ulvî üslûb, yüksek manaların muhteşem ifade­lerle an­latılmasıdır. Kur’an’ın üslûbu, baştan sona âlî bir üslûbtur. “Müslümanlıkta köle almak köle olmaktır”3 di­yen Ah­met Cevdet Paşa gibi bazı beliğ zâtların bazı kelâmları da bu üslûb çerçevesinde mütalâa edile­bilir.

Selâhaddin Şimşek’in “Dehâ, ‘imkânsız zannedi­lende mümkünü görebilmek’ demektir. Gemilerin karada da yüzebilece­ğini sezmek, Mehmet’lerden birini ‘Fatih’ ya­par”4 şeklindeki vecizesi, süslü üslûb sınırını aşıp, ulvî üslûb seviyesinden kabul edilebilir.

Kevnî ilimlerin fezlekeleri

Kevnî ilimler, kâinatı araştıran ilimlerdir. Kur’an gerçi bir fen kitabı değildir, ama onda fenlerle alâkalı önemli esaslara da yer verilmiştir. Celâl Kırca “Kur’an-ı Kerîm ve Modern İlim” isimli doktora tezini bu konuya tahsîs etmiştir. Bu konuda müstakil pek çok çalışmalar yapılmış olup, meselenin geniş boyutları böyle eserlerden görülebilir. Burada numune olarak şu âyetlere bakabiliriz:

1-“Semayı biz bina ettik ve biz genişleticiyiz.”5

Âyet-i kerîme, bir yoruma göre, semanın genişlediğini haber verir:

Küçük bir çekirdekten büyük bir ağacı; bir tek hücreden koca bir insanı yaratan yüce kudret, semayı da, ilk yarattığı maddeden yayarak, genişleterek bu harika sistemleri, âlemleri meydana getirmiştir. “Bu özelliği, kozmoloji kitapları, şişirilen bir balon üzerindeki beneklere benzetirler. Balon şiştikçe benekler birbirinden ayrılır.”6

Semanın genişlemesi, galaksilerden gelen ışıkların incelip, dalga boylarında kırmızı renge doğru bir kaymanın tesbitiyle farkına varılmıştır.7 Evrenin genişlediğine, galaksilerin birbirinden uzaklaştığına işaret eden bu âyet, bir Kur’an mu’cizesidir.8

Meselenin bir yönü de, başka bir Kur’an mu’cizesine işaret etmektedir. Şöyle ki: “Genişleyen kâinat” modeli tersine işletildiğinde, karşımıza hacim olarak küçülen bir kâinat çıkar. Bu sahanın araştırıcılarına göre, bundan on milyar yıl kadar önce galaksiler ve galaksiler arasındaki uzay, birbirine yakın, hatta yapışık haldeydi. On beş milyar yıl öncesine kadar uzanıldığında, hiç bir genişlemenin olmadığı bir “zaman aralığı” buldular. Bu ilk yaratılış haline “büyük patlama” anlamında “Big bang” dediler.”9

Bu noktada karşımıza şu âyet çıkmaktadır: “İnkâr edenler görmediler mi ki, göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık.”10

İnsan, bütün azalarının ilk hücresinde bitişik olduğu zamanı düşünürse, herhalde âyetin manasını daha iyi idrâk edebilecektir.

2-“Yerin bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmedikleri şeylerden her şeyi çift yaratan Allah’ın şanı ne yücedir!”11

Tek olmak zâtına mahsus olan Cenab-ı Hak, bu âyetle ve emsaliyle her şeyin çift yaratılışına dikkat çekmektedir. Kur’an’ın bu haberinin on dört asır evvel olduğu düşünülürse, bunun tek başıyla bir mu’cize olduğu görülecektir.”12

İnsan ve hayvanların çift oldukları eskiden beri bilinmekteydi. Bitkilerden de, hurma ve incir gibi bazı meyvelerin erkeği-dişisi olduğu bilinmekteyse de, her meyvenin, her çiçeğin de çift olduğu yakın zamana kadar bilinmiyordu.13

Âyette geniş zaman kipiyle “daha bilmedikleri şeylerden” denilmesi pek çok çift şeylerin farkına varsak bile, yine de bilmediğimiz çift şeyler bulunacağını ifade etmektedir. Evet, atomdaki artı-eksi yüklü yapıdan14 elektriğin artı-eksi yüklü yapısına, maddenin mukabili olarak zikredilen anti- maddeye15 varıncaya kadar âyetin şümûlü olmakla beraber, daha ilerisine de işareti vardır. Çünkü kâinattaki “her şeydeki çift oluşu” henüz bir bütün olarak görebilmiş değiliz. Demek, ileride de yeni yeni çift oluşların farkına varılacak, ama yine de insanların bilmediği başka çiftler kalacaktır.

3-“Aşılayıcı rüzgârlar gönderdik.”16

Her şeyin çift olduğunu” beyan eden âyetin hükmünün anlaşılması, bu âyetin de daha iyi anlaşılmasına vesile olmuştur. Çünkü ağaç aşılamak eskiden beri bilinen bir şey ise de, bitkilerde rüzgârın yaptığı aşılama yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Bütün bitkilerin çiçeklerinde erkek-dişi çifti bulunduğu ve erkeğin dişiyi telkîhiyle meyveler meydana geldiği anlaşıldıktan sonra, rüzgârların bir aşıcı hizmetini îfa ettikleri anlaşılmıştır.17

4-“Allah kimin hidayetini murat ederse, onun gönlünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmayı dilerse, sanki gökyüzünde yükselen kimse gibi göğsünü daraltıp sıkıştırır.”18

İnsan, yükseklere çıktıkça kalbinde bir daralma, bir sıkışma hisseder. Zira her yüz metre yükseldikçe hava basıncı bir derece düşmektedir. Basınç düştükçe nefes almak zorlaşır. Çok yüksekte uçan pilotların özel teneffüs cihazı kullanmaları şart olur.

İşte âyette, bu fennî hakîkate bir işaret hissedilmektedir.

Arabistan gibi düz alanlar ve çöllerle kaplı bir yerde tecrübî olarak bilinmesi mümkün olmayan bir meseleyi, Kur’an’ın bu şekilde ifadesi gerçekten dikkat çekicidir. Üstelik âyet, “dağa tırmanan kimse gibi göğsü daralır” demeyip, semada yükselen ve kalbi daralan kimseyi örnek getirmiştir.19

Âyet-i kerîme, inkârcı kişinin ruh dünyasını, kalp âlemini tasvîr ederken, günümüz ilim ehline de beyanındaki beşer ötesi özelliği göstermiştir.

5-“İnsanların elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat çıktı. Belki vazgeçerler diye, yaptıklarından bir kısmının cezasını Allah onlara böylece tattırır.”20

Çevre konusu günümüzde bütün dünya ülkelerini ilgilendiren mühim konulardan biridir. Hatta bu isimle bakanlıklar kurulmakta, sempozyumlar, paneller düzenlenmektedir.

Üstteki âyet, ciddi boyutlara varan ve insanlığı kara kara düşündüren çevre kirliliğine işaret eder. Daha birkaç yüzyıla kadar, şimdiki görünümüyle bir çevre kirliliğinden bahsedilmezken; âyet-i kerîmenin, insanların eliyle karada ve denizdeki fesadı haber vermesi, cidden düşündürücüdür.

Kara ve denizde tufan korkusu, bazı yerlerin çorak hale gelmesi, pınarların suyunun azalması21 âyetin şümulünde olduğu gibi; fıtrî nizâmın bozulmasıyla, gerek tabiî çevrede, gerekse sosyal düzende uygunsuzluğun meydan alması da âyetin şümulündendir.22 Ayrıca, beşeriyet âleminde meydana gelen çetin savaşlar ve özellikle dünyanın dört bir tarafını kana bulayan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, âyetin bir açıklaması gibidir.

Elhak, bütün bu câmiiyyet içinde şu intizam ile beraber geçmiş yirmidört adet Sözlerde izah ve isbat edildiği gibi; cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyat perdelerini keskin beyanatıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan hârikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalaletin menbaı olan tabiat tagutunu, bürhanın elmas kılıncıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra’d-misal sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muamma-yı acibesini feth ve keşfetmek, elbette hakîkat-bîn ve gayb-aşina ve hidayet-bahş ve hak-nüma olan Kur’an gibi bir mu’cizekârın hârikulâde işleridir.

Âdiyat perdeleri

Âdiyat kelimesi, âdet olarak yapılan şeyler, içinde sürekli yaşadığımız ve gördüğümüz olaylar için kullanılır. Bunların her biri birer kudret mu’cizesi olduğu halde, devamlı görüldüklerinden insanlarca olağan sayılırlar. Perdeli bir yere baktığımızda içerisini görmediğimiz gibi, âdiyat perdeleriyle âleme baktığımızda ondaki kudret elini, ilâhî tasarrufları göremeyiz.

Âdiyat perdeleri, cehl-i mürekkebin menşeidir. Cehl-i mürekkeb, yanlış bilgisini ilim sanmaktır. Cehalet, ilmin zıddı olup, bilmeme halini ifade eder. İki şekilde görülür:

1. Cehl-i basit,

2. Cehl-i mürekkep.

Cehl-i basit, bilmemektir. Cehl-i mürekkep ise, bilmediğini de bilmemektir. Birincisinin tedavisi kolay, ikincisinin tedavisi hayli zordur. Çünkü böyleleri hem bilmiyorlar, hem de bilmediklerini bilmiyorlar. Cehaleti bir hastalığa benzetirsek, cehl-i mürekkep, kendini sağlıklı zannetme halidir.

Gece ve gündüzün peşpeşe gelmesi, mevsimlerin birbirini kovalaması, yağmurun yağması, rüzgârın esmesi, yeni yeni canlıların dünyaya gönderilmesi gibi olaylar, insanlarca âdiyattan kabul edilirler.

Mesela, anne-baba vasıtasıyla dünyaya gelen yeni yavrular genelde sağlam ve azaları tam olarak gelirler. Bunların böyle devamlılığı, pek çok insanı ülfet hastalığına müptela eder. Bunlar, ancak iki başlı veya üç ayaklı bir yavru görünce hayret ederler. Hâlbuki asıl hayret edilmesi gereken, bu yavruların sağlam ve bütün organları tam olarak dünyaya gelmeleridir.

Kur’an-ı Kerîm, iç içe olduğumuz fakat alışkanlık perdesiyle, çoğu zaman yeterince düşünemediğimiz hârika olayları sürekli olarak nazara vermekle âdiyat perdelerini yırtar, bizi tevhide ulaştırır.

Mesela:

İnsan hangi şeyden yaratıldığına baksın…”23

Onlar devenin nasıl yaratıldığına, semanın nasıl yükseltildiğine, yerin nasıl bir satıh yapıldığına, dağların nasıl dikildiklerine bakmıyorlar mı?”24

Varlık âlemine ve onda cereyan eden olaylara bu gibi âyetler açısından bakan bir mü’min, bu olayların içerisindeki ilâhî icraatı görür, imanını canlı tutar. Çevresine ülfetle ve sathî nazarla bakmaktan kurtulur; kâinat kitabının sayfalarını ibretle mütalaa eder.

Tabiat tağutu

“Biz her ümmet içinde ‘Allaha ibadet edin, tağuttan sakının’ diye bir peygamber gönderdik”25 âyetinin bildirdiği gibi, peygamberlerin gönderiliş hikmeti, tek Allaha ibadeti temin etmektir.

Âyette geçen “tağut” kelimesi, tuğyandan müştak olup, “Allahtan başka ibadet edilen her bâtıl mabud” anlamındadır. Kendisine itaatte Allaha masiyet olan her şey, her insan “tağut” mefhumuna dâhildir. Mesela, ilâhi bir san’at olan tabiatı, bazıları Allah yerine ikame ederler. Allahın ilim, irade, kudret gibi sıfatlarından haber veren varlıkları “tabiatın eseri” olarak görürler.

Çölde yol alan birisinin bazan serabı su zannedip avuçlaması gibi, fıtraten tevhid denizini arayan insanoğlu, tarih boyunca kesret çöllerinde yol alırken pek çok bâtıl mabud seraplarına takılmıştır.

Kur’anın bildirdiği gibi, bu bâtıl mabutlar “bir takım isimlerden ibarettirler.”26 Yani müsemmasız, mücerret isimlerdir. Mabut olduklarına dair hiç bir delil yoktur. Mabutluk payesini insanlar onlara vermiş, sonra da onlara tapmaya başlamışlardır.

Gaflet uykusunun kalın tabakaları

Gafil insan, gerek nefsinde gerekse hariçte meydana gelen ve aslında insanı ibrete ve tefekküre sevkeden hayret verici durumların farkında değildir.

Uykuda olan biri, etrafında olup bitenlerden habersizdir. İnsanın gaflet hali, bu yönüyle uykuya benzer. Uykunun da hafif ve derin uyku şeklinde tabakaları olur. Hafif uyku tabakasında olan biri, az bir uyarıyla uykusundan uyanır. Ama uykunun derin tabakasında olana az bir uyarı kifayet etmez, şiddetle sarsmak ve kuvvetle haykırmak gerekir.

Kâinatın tılsım-ı muğlâkı

Felsefenin en önemli konularından biri ontoloji yani “varlık felsefesidir.” Düşünen beyinler olan felsefeciler varlığın kapalı olan tılsımını çözmeye çalışmışlar, ortak bir kanaate varmaktan ziyade genelde her biri kendi görüşünü söylemiş, yorumunu yapmıştır. Onların yaptıkları daha çok bir arayıştır ve bu arayış takdire şayandır. Ama genel geçer bir sonuca varamadıkları da bir realitedir. Kur’an ise, âlemleri yaratan zatın kelamı olarak âlemlerin sırlarını bize beyan eder. Kur’anın bu beyanı bir arayış değil bir bilgidir, bir öngörü değil hakikatin ta kendisidir. Kur’anın ifadesiyle “Yaratan bilmez mi?”27 Elbette bilir ve bildirir.

Hilkat-i âlemin muamma-yı acibesi

Âlemin yaratılışının hayret verici muamması vardır. Yok iken var edilmesi, “ol” emriyle her şeye varlık verilmesi, eşyanın Allaha mutlak itaati, göklerin ve yerin altı günde yani başlıca altı merhalede yaratılması, göklerin yedi olması ve yerin de bu noktada göklere emsal olması… bu hayret verici durumlardan bazılarıdır. Misal olarak sonuncu muammayı bir derece açmak istiyoruz:

Allah, yedi semayı (göğü) ve yerden de bir mislini yaratandır.”28

Kur’an-ı Kerim yedi semadan bahseder, arzda da bunun misli olduğuna dikkat çeker. Bundan muradın ne olduğunu tam olarak bilmemekle beraber, aşağıdaki örneklerle zihnimizde bir derece netleştirebiliriz. Şöyle ki:

Dünyanın kıtaları, Antartika ile beraber yedidir.

Başlıca yedi büyük deniz vardır.

Yerin aşağıya doğru tabakaları yedidir.

Atmosferin yukarıya doğru katmanları yedidir.

Renkler elvan-ı seba, yani yedi renktir.

Sesler yedi notadan ibarettir.

Haftanın günleri yedidir.

Nefsin mertebeleri yedidir.

Cehennemin kapıları yedidir.

Kur’an’ın âdeta fihristesi olan Fatiha, yedi âyettir.

Kur’an’ın başlıca kıraatleri yedidir.

Kâbe’nin etrafında tavaf yedi kere yapılır.

Hepsinden daha da ilginci şudur: Mikro âlem olan atomun çekirdeği etrafında elektronlar en fazla yedi farklı dizilişle dizilirler…

Öyle anlaşılıyor ki makro âlem olan semalar da ana hatlarıyla yedi semadan ibarettir.

Evet, Kur’anın âyetlerine insaf ile dikkat edilse görünüyor ki: Sair kitaplar gibi bir-iki maksadı takib eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def’î ve ânî bir tavrı var ve ilka olunuyor bir gidişatı var ve beraber gelen her bir taifesi müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhaberenin tek tek, kısa kısa bir sûrette geldiğinin nişanı var.

Evet, kâinatın Hâlıkından başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinat’la ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâl’i kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun.

Evet, Kur’anda kâinat Sâni’inin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor. Taklidi îma edecek hiç bir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklidkârane o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklid emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her haleti taklidciliğini gösterir.

İşte şu hakîkatı kasem ile ilân eden

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوَى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوَى اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى ya bak, dikkat et…

Peygamber ve vahiy

Şu âyet, Hz. Peygamberin “bu Allahın kelamıdır” dediği Kur’anla alakalı durumunu şöyle anlatır:

İndiği zaman necme andolsun ki, arkadaşınız yoldan sapmadı, yanlış bir şeye inanmadı. O, hevâdan konuşmaz. O, ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.”29

Âyette geçen “Necm”den murat, ya yıldız cinsidir veya “Necm” kelimesiyle Kur’anın bölümlerinden herhangi bir bölümü kastedilmiştir. Bu durumda âyete, “İndiği zaman Kur’anın bölümlerine yemin ederim” manası verilir. Nitekim Kur’anın parça parça inmesi “tencimu’l-Kur’an” kavramıyla ifade edilir.

Önemli bir hatırlatma: Âyetin, “O, hevâdan konuşmaz. O, ancak kendisine bildirilen bir vahiydir” demesi, bazılarınca Hz. Peygamberin her sözünün vahiy olduğuna delil olarak kullanılmak istenmiştir. Hâlbuki bundan murat, Kur’anın vahiy olduğunu nazara vermektir. Yani “Peygamber ‘Allah böyle buyuruyor’ dediğinde bunu kendi keyfine göre söylemez. Ancak ve ancak kendisine vahyedileni söyler.”

Âyeti böyle anlamazsak, yanlış ve hatalı bir bakışla Hz. Peygamberin her sözünün vahiyle olduğu zannına kapılabiliriz. Oysa pek çok Kur’an âyeti Onun beşeriyet yönüne dikkat çekmektedir.30 Beşeriyet itibarıyla O, elbette diğer insanlar gibi günlük muhaverelerde bulunmaktaydı.

Kur’andaki ilâhî beyan tarzı

Kur’an’ın nüzûl çağında, Arablar ümmî bir topluluk, Hz. Peygamber, ümmî bir insandı. Yani okur – yazar değildi.

Kur’an sana indirilmezden önce, sen ne bir kitap okumuş, ne de elinle bir şey yazmıştın. Yoksa bâtıla uyanlar şüphelenirlerdi”31 âyetinin de işaret ettiği gibi, Hz. Peygamber’in ümmîliği, nübüvvetinin şüphelerden uzak bulunmasının bir delilidir. Böyle ümmî bir zâtın, ilmin zirvelerinden konuşması bir mu’cize olup ilminin ilâhî menşeli olduğunu göstermektedir.32

Yoksa okur-yazar bir kimse, olsaydı ehl-i kitap olan Yahudi ve Hristiyanlar “Biz ahir zaman peygamberini kendi kitaplarımızda ümmî biri olarak buluyoruz. Öyleyse bu, o olamaz!” derlerdi. Müşrikler de, “Okur-yazar biri olduğuna göre, bu ilmi başkalarından öğrendi” derler, bu cihetten şüpheye düşerlerdi.33

Kur’an’ın şu âyeti, Hz. Peygamberin nübüvvet öncesi halini biraz daha detaylı olarak bildirir:

Sana da böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Yoksa sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Lâkin Biz, o Kur’an’ı, kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle hidayete ilettiğimiz bir nur kıldık…”34

O halde Kur’an, İlâhi makamdan gelen bir hakîkat olup, Hz. Peygamber kendi akıl ve fikriyle, kendi cehd ve gayretiyle vahyin bu yüksek hakîkatlerine ulaşmış değildir. O bunları, “Allah sana (daha önce) bilmediğin şeyleri öğretti”35 âyetinin de açıkça delalet ettiği gibi, ilâhî talim ile öğrenmiştir.

Şu âyet ise, Hz. Peygamberin vahye mazhariyetten sonraki halini bildirir:

Nitekim kendi içinizden bir peygamber gönderdik ki, size âyetlerimizi okur, sizi (inkâr ve günah kirlerinden) temizler. Size Kitab’ı ve hikmeti öğretir, bilmediklerinizi size öğretir.”36

Âyetlerden açıkça görüldüğü üzere, Hz. Peygamber bir cihetle müteallimdir, bir cihetle de muallim. Cenab-ı Hakk’ın katında O’ndan mesaj alan bir konumda iken; insanların içinde, bu mesajı tebliğ eden bir konumdadır.

Kur’an’da 300 defadan fazla “De ki” ifadesinin bulunması da gösteriyor ki, Hz. Peygamber Kur’an’ın mesajlarını kendi hevâ ve hevesinden söylemiş değildir. O, ancak kendisine gelen vahye tâbi olmaktadır. Vahye herhangi bir müdahalesi yoktur, sadece alıcı bir muhatap durumundadır.”37

Sıradan insanlar bile okuyup yazarlarken, Hz. Peygamber gibi en üstün kabiliyette birisinin okuyup yazmaması biraz garip görülebilir. Hatıra gelebilecek böyle itirazla karışık bir vehme karşı, Bursevî şu veciz hatırlatmayı yapar:

En yüce Kalem kendisine hizmet eden, Levh-i Mahfuz mushafı ve manzarı olan bir zât, elbette yazı yazmaya, cismânî aletlerle ilim öğrenmeye muhtaç değildir.”38

Öte yandan şu âyet ise, Kur’an’ın, Hz. Peygamberin beşerî ufkundan ve iradesinden değil, ilâhî canipten ve iradeden geldiğini açık bir şekilde bildirmektedir:

De ki: Allah dileseydi Kur’an’ı size okumazdım. O da bunu size bildirmezdi. Bundan önce içinizde bir ömür geçirdim. Hiç düşünmez misiniz?”39

Kur’an’ın ilk muhatapları olan inatçı Kureyş müşrikleri, Kur’an konusunda çok düşünmüşler, ama onun menbaını semada değil, yerde arama yoluna yönelmişlerdi. Kur’an nazmının, bütün beşerî ifade sınır ve imkânlarını aşan gücü hususunda tam bir kanaate varamıyorlardı. Bu nedenle tereddütler içinde bocalıyor, ona nasıl bir kulp takacaklarını araştırıyorlardı. Dün yaptıkları iftiranın tutmadığını görüp, diğer gün başka bir iftiraya geçmekteydiler. Onların bu dengesiz hallerine Kur’an-ı Kerîm, mesela şu âyetlerde dikkat çekmektedir:40

Kalpleri daima eğlencede olarak, o zulmedenler aralarında şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu ancak sizin gibi bir insandır. Şimdi siz, göz göre göre sihre mi gidiyorsunuz?”41

Şöyle dediler: Hayır, bunlar anlamsız rüya demetleridir. Hayır, onu kendisi uydurdu; yok yok o bir şairdir! Eğer böyle değilse, evvelki (peygamber)lerin getirdiği mu’cizeler gibi o da bize bir mu’cize getirsin!”42

Onların bütün bu tereddütleri, bu bocalamaları Kur’an’a bir beşer sözü olarak bakmalarından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki insaflı bir bakışla Kur’an’a bakıldığında, onun üslûbunda, muhtevasında, belâğatında, fesahatında, ihtiva ettiği ilimlerde, bahsettiği gaybî haberlerde semavîlik mührü bulunduğu gayet net bir biçimde görülecektir.43

Kur’an âyetlerine dikkat edildiğinde, Allah’ın sıfatlarıyla peygamberin sıfatlarının kesin hatlarla birbirinden ayrıldığı görülür. Hz. Peygamber, Allah’tan yardım isteyen, O’ndan hidayet talep eden, O’na istiğfar eden, emrini yapan, hatta bazen ilâhî uyarılara maruz kalan bir konumdadır. O, Allah’ın kitabından bir tek harfi bile değiştirme yetkisine sahip değildir. O’nun Kur’an’da çizilen portresi, tam itaatkâr bir kul portresidir.44 Nitekim âyette şöyle denilmektedir:

Onlara apaçık âyetlerimiz okunduğunda bize kavuşmayı ummayanlar şöyle dediler: Bize bundan başka bir Kur’an getir yahut bunu değiştir.

De ki: Onu kendi keyfime göre değiştirmem mümkün değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edecek olursam, büyük bir günün azabından korkarım.”45

Kur’an’da zaman zaman Hz. Peygamber’e ilâhî ikazların gelmesi ve hatırlatmaların yapılması da, onun semavîliğinin bir göstergesidir. Mesela, Tebük savaşından geri kalanlara peygamberin izin vermesiyle ilgili olarak, Hz. Peygamber’e şu ilâhî uyarı gelir:

Allah seni affetsin, niçin onlara izin verdin de, doğru söyleyenler ortaya çıkıp yalancıların kim olduğunu bilinceye kadar beklemedin!”46

Bu uyarının biraz daha şiddetlisi, Bedir esirlerinden fidye alınmasıyla ilgili ilâhî ikazdır:47

Hiç bir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe, esirlere sahip olması uygun değildir. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise, ahireti diliyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.

Eğer Allah’tan ilâhi bir hüküm geçmiş olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size büyük bir azap dokunurdu”48

Buna yakın bir uyarı, âmâ Abdullah İbn Mektum olayıyla ilgili olarak gelir. Rivayete göre İbn Mektum bir keresinde Peygamberin yanına geldiğinde Hz. Peygamber Kureyş’in önde gelenleriyle konuşmaktadır. Ona “Ya Rasulallah, Allah’ın sana bildirdiklerinden bana öğret” der. Hz. Peygamber ise, o sırada diğerlerine tebliği daha mühim gördüğünden, onun bu isteğinden hoşlanmaz. Bu tavrı üzerine Cenab-ı Hak, şu âyetlerle peygamberine uyarıda bulunur:49

Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü.

Nereden biliyorsun, belki o günahlarından arınacaktı.

Yahut öğüt alacak ve o öğüt kendisine fayda verecekti.

Öğüde ihtiyaç duymayana gelince, sen ona yöneliyorsun.

Onun arınıp arınmamasından sen sorumlu değilsin.

Sana koşarak gelen ve Allah’tan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun.

Hayır, (bir daha böyle yapma) bu bir öğüttür.

Dileyen ondan öğüt alır.”50

Şu uyarı ise, diğerlerinden daha şiddetli bir dozajdadır:

Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse bir parça onlara meyledecektin. O zaman hayatın azabını da, ölümün azabını da sana kat kat tattırırdık. Bize karşı kendine bir yardımcı da bulamazdın.”51

Şimdi vereceğimiz âyet ise, uyarının zirvesidir. Böyle bir uyarıdan sonra her türlü uyarı az kalır:

Eğer O (peygamber), bizim adımıza bir takım sözler uydursaydı biz O’nu kudretimizle yakalardık. Sonra da can damarını kesiverirdik. O vakit hiçbiriniz buna engel de olamazdı.”52

Hz. Peygambere yönelik bu ilâhî hatırlatmalardan, kâhir kudret sahibi Allah’ın huzurunda, Hz. Peygamberin ancak vahyi almağa ve tebliğe memur olduğu açıkça görülmektedir. Hz. Peygamber bunun elbette farkındaydı. Nitekim bir âyet geldiğinde “bu Allah’tandır, yazınız” diyor, kendi sözlerini ise yazdırmıyordu.53

Rasulullah’ın bu tarz hareketi, kendi beşerî sözleriyle ilâhî vahyin birbirine karıştırılmaması içindi. “Benden Kur’an dışında bir şey yazmayın. Biriniz şayet yazmışsa da silsin” hadisi bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.54

Kur’an’ın ilâhî menşeli olduğunu gösteren hususlardan bir tanesi de, vahyin Hz. Peygamberin arzusuna, isteğine göre gelmeyişidir. Nitekim ilk vahiyden sonra üç yıl müddetle vahiy gelmez. Hz. Peygamberin zevcesi Hz. Aişe’ye bir iftira yapıldığında, Rasulullah bir ay vahyi bekler. Daha sonra gelen Nur Sûresinin ilgili âyetleri Hz. Aişe’nin böyle bir töhmetten uzak olduğunu haber verir.55

Hz. Peygamber, kıblenin Kudüs’ten Kâ’be’ye çevrilmesini arzu eder. On altı on yedi ay, semâdan bu konuda bir değişiklik emri bekler. Neticede, şu âyetlerle bu arzusuna cevap verilir:56

Yüzünü sık sık semaya doğru çevirdiğini görmekteyiz. Seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”57

Şimdi zikredeceğimiz âyet ise, vahyin ilâhî iradeye göre geldiğinin net bir ifadesi durumundadır: Hz. Peygamber, Hz. Cebrail’i daha sık görmek ister. Gelen vahiyde şöyle denilmektedir.58

Biz ancak Rabbinin emriyle geliriz.”59

Bu noktalara dikkat çeken Subhî Salih’in de dediği gibi, “Vahiy, Muhammed’in Rabbi istediği zaman iniyor, Muhammed’in Rabbi kesilmesini istediğinde ise kesiliyordu.”60

Son olarak, şu noktaya da dikkat çekmekte fayda görüyoruz:

Hem Kur’an, hem de hadis-i şerifler Hz. Peygamber’in dilinden çıkmıştır. Âyet ve hadislerin üslûbu birbiriyle mukayese edilecek olursa, karşımıza şu çıkacaktır: İnsanların en güzel konuşanı olan Hz. Peygamber’in ifade tarzı, asla Kur’an’la mukayeseye edilemez.61 Dolayısıyla bu semavî hitap, arzda yaşayan insanlara ilâhî bir rahmettir, bir nurdur. Gaybın kilitli kapılarının anahtarı durumundadır.

1 Bakara, 179

2 Yazır, I, 609-610

3 Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII, 466- 467.

4 Selahaddin Şimşek, Özdeyişler, s. 6.

5 Zariyat, 47

6 Taşkın Tuna, Uzayın Sırları, s. 141

7 Tuna, age. s. 136

8 Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsîri, IX, 62

9 Tuna, age. s. 142-143

10 Enbiya, 30

11 Yasin, 36. Başka âyetlerde de, her şeyin çift olduğundan bahsedilmiştir. Mesela, Ra’d, 3; Zâriyât, 49; Zuhruf, 12; Rahman, 52…

12 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, VI, 3385

13 Yazır, IV, 2956-2957

14 Sâbunî, Safvetü’t- Tefasir, III, 14

15 Tuna, age, 180-181

16 Hicr, 22

17 Yazır, V, 3054

18 En’am, 125

19 Afif Abdulfettah Tabbara, Ruhu’d-Dîni’l- İslâmî, s. 54

20 Rûm, 41

21 Râzî, XXV, 127-128

22 Yazır, VI 3833

23 Tarık, 5

24 Gaşiye, 17

25 Nahl, 36

26 Yusuf, 40

27 Mülk, 14

28 Talak, 12

29 Necm, 1-4

30 Mesela bkz. Kehf, 110; Fussilet, 6

31 Ankebut, 48

32 Beydâvî, I, 450

33 Zemahşerî, III, 458

34 Şûra, 52

35 Nisa, 113

36 Bakara, 151

37 Subhi Salih, s. 30

38 Bursevî, IV, 676

39 Yunus, 16

40 Sadık Kılıç, Mitoloji, Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerîm, s. 199-200

41 Enbiya, 3

42 Enbiya, 5

43 Nesefî, II, 156-157

44 Subhi Salih, s. 29-30

45 Yunus, 15

46 Tevbe, 43

47 Taberî, Camiu’l- Beyan an Te’vili’l- Kur’an, X, 42-43; Zemahşerî, II, 236; Merağî, X, 33-34

48 Enfal, 67-68

49 İbn Kesir, IV, 470

50 Abese, 1-16

51 İsra, 74-75

52 Hâkka, 46

53 Muhammed Hamidullah, Kur’an-ı Kerîm Tarihi, s. 13; Salih, s. 33

54 Müslim, Zühd, 72

55 Buharî, Tefsir, 24/16

56 Müslim, Mesacid, 12; Taberî, II, 19; Nesefî, I, 81

57 Bakara, 144

58 Süyûtî, Lübabü’n- Nükûl, s. 375; Taberî, XVI, 103

59 Meryem, 64

60 Subhi Salih, s. 36-38

61 Nursi, Sözler, s. 731; Subhi Salih, s. 34

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir