Beşinci Lem’a: Kur’anın üslûb ve îcazındaki câmiiyyet-i hârikadır. Bunda “Beş Işık” var.
Birinci Işık: Üslûb-u Kur’anın o kadar acib bir cem’iyeti var ki, bir tek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’anîyi içine alır. Bir tek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, her birisi birer küçük sûre, sûrelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur’andır. İşte şu, i’cazkârane îcazdan büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshildir. Çünkü herkes, her vakit Kur’ana muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen her vakit bütün Kur’anı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar, Kur’andan mahrum kalmamak için; her bir sûre, birer küçük Kur’an hükmüne, hattâ her bir uzun âyet, birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ Kur’an Fatiha’da, Fatiha dahi Besmele’de münderic olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakîkata bürhan ise, ehl-i tahkikin icmaıdır.
Her bir sûre, birer küçük Kur’an
Koca bir şehri, küçük bir haritada veya bir makette ana hatlarıyla görebiliriz. Büyük şeyleri küçük şeylerde dercetmek, Allahın hem tabiatta hem de Kur’anda uyguladığı kanunlardan biridir. Mesela koca incir ağacının binlerce meyvesi olur. Bu meyvelerin her biri, ağacın fihristesi gibidir. Hatta her bir meyvedeki her bir çekirdek, o ağacın küçücük bir numunesidir. Keza, Kur’anın tamamı her bir sûresinde ana hatlarıyla bulunur. Hattâ Kur’an Fatiha’da, Fatiha dahi Besmelede dercedilmiştir.
Bediüzzaman, Kur’an’ın esas maksatları ve asli unsurlarının dört olduğunu söyler:
– Tevhid
– Nübüvvet
– Haşir
– Adalet.1
Bu dört maksat Kur’an’ın tamamında görüldüğü gibi, her bir sûresinde de tecelli edebilir. Hatta bazen bir tek kelâmda bunlara işaret bulunur. Çünkü Kur’anın eczası, kelime ve âyetleri, mecmuuna karşı birer ayna hükmüne geçer, birbirinden in’ikas eder. Güya Kur’an müteselsilen âyet, cümle ve kelimelerine o maksatların nurunu veriyor. Aynadaki Güneş misali bazan bir kelime ve bir cümle; bir küçük Kur’anı gösterir.2
Bediüzzaman, Kevser Sûresinin ilk âyeti olan “Biz Sana kevseri verdik” sadefinin bu cevherleri tazammun ettiğini söyler.3 Âyet, Kevser sûresinin ilk âyetidir. Yani “Zât-ı Zülcelâl Seni nübüvvetle ve maddî manevî adaleti teminle müşerref ettiği gibi, Cennet’te Kevser’i ihsan ediyor.”
Sadefin içinden inciler çıkar. Kur’an’ın bu en kısa sûresinin ilk âyetinde de Kur’an’ın temel maksatlarını görmekteyiz. “Biz Sana kevseri verdik” derken tevhid ve nübüvvet açıktan görülür. Nübüvvet ise maddî- manevî adaleti temin içindir. Kevser, Cennette bir havuz olması itibariyle haşre işaret eder.
İkinci Işık: Âyât-ı Kur’aniye, emir ve nehy, va’d ve vaîd, terğib ve terhib, zecr ve irşad, kısas ve emsal, ahkâm ve maarif-i İlâhiye ve ulûm-u kevniye ve kavanin ve şerait-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı maneviye ve hayat-ı uhreviye gibi umum tabakat-ı kelâmiye ve maarif-i hakikiye ve hacat-ı beşeriyeye delalatıyla, işaratıyla câmi’ olmakla beraber; خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ yani, “İstediğin her şey için Kur’andan her ne istersen al” ifade ettiği mana, o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakîkat mabeyninde durub-u emsal sırasına geçmiştir. Âyât-ı Kur’aniyede öyle bir câmiiyyet var ki, her derde deva, her hacete gıda olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir. Çünkü daima terakkiyatta kat’-ı meratib eden bütün tabakat-ı ehl-i kemâlin rehber-i mutlakı elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
Her şey Kur’anda var
Metindeki “İstediğin her şey için Kur’andan her ne istersen al” ibaresi, şu âyetten mülhem görülmektedir:
“Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin’dedir.”4
Kitab-ı Mübin “her şeyin kendisinde yazıldığı kitap” anlamına gelir. Allah şu kâinat kitabında her şeyi yazmıştır. Mesela, Arşimet, suyun kaldırma kuvvetini bulmadan önce, su yine kaldırıyordu. Newton, çekim kanununu bulmadan önce bu kanun yine vardı. Arşimet ve Newton gibiler kanun koyucu değil, kanun buluculardır. Bu kanunları koyan Allah’tır, bulanlar ise böyle ilim adamlarıdır.
Benzer bir şekilde her şey Kur’anda yer alır, ama herkes her şeyi hemen kolayca göremez. İşin ehli olan âlimler, araştırmaları neticesinde başkalarının göremediklerini görürler, bulamadıklarını bulurlar. Mesela, büyük Kur’an yorumcusu Fahreddin Razi, Cennet ve Cehennemdekilerin birbirleriyle konuşmalarının anlatıldığı A’raf Sûresinin ilgili kısmını tefsir ederken şöyle der:
“Cennet ve Cehennem birbirinden çok uzak olmakla beraber, bunlarda yaşayanların birbirleriyle konuşabilmeleri bize şunu gösteriyor: Demek ki mesafenin uzaklığı, sesin nakline engel değildir.”5
Bundan sekiz yüz yıl önce Kur’ana dayanarak bunu söylemek gerçekten çok ilgi çekici bir durumdur. Günümüzde hem ses, hem görüntü nakledilebilmektedir. Aslında aynı âyetlerde görüntünün nakline de işaretler vardır. Çünkü onlar konuşurken birbirlerini de görebilmektedirler. Kur’an’da Hz. Süleyman’ın Yemendeki Belkıs’ın tahtını bir anda Şam’a getirtmesi anlatılır.6 Demek ki, madde ve eşyayı da ses ve görüntü gibi nakletmek mümkündür.
Kur’an, her derde deva
Kur’an maddi manevi dertlerin dermanıdır. Bir âyette şöyle bildirilir:
“Biz Kur’an’dan, mü’minler için bir şifa ve rahmet indiririz.”7
Hamdi Yazır, bu âyetin yorumunda şu noktalara dikkat çeker:
“Dünya türlü türlü dert ve maraz, belâ ve mihnetlerle dolu bir hastane; peygamber bir tabib, Kur’an da deva-yı şâfi ve gıda-yı vâfidir.”
Kur’an’ın;
-şüphe ve nifak,
-küfür ve şikak,
-zulüm ve tecavüz,
-hırs, ümitsizlik, tembellik, cehalet, taklit, taassup, su-i niyet gibi ahlâkî, sosyal, ruhanî hastalıklara karşı tamamen bir şifa ve rahmet olduğu şüphesizdir.8
Dertlerimizin biri cehalettir. Kur’an bunu daha ilk âyetlerinde “Yaratan Rabbinin adıyla oku”9 emriyle tedavi eder, ayrıca bize “Ya Rabbi, ilmimi artır”10 duasını öğretir.
Dertlerimizden bir başkası, tembelliktir. Kur’an bunu “İnsan için ancak çalıştığı vardır”11 esasıyla tedavi eder.
Dertlerimizden bir başkası, Müslümanlar olarak birbirimizle yaşadığımız ihtilaftır. Kur’an bunu “Mü’minler ancak kardeştir”12 düsturuyla tedavi eder, “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın”13 fermanıyla bizi bir ve beraber olmaya çalışır.
Dertlerimizden bir başkası, birbirimizi kıskanmak ve haset etmektir. Kur’an bunu “Allah’ın bazınıza diğerinden fazla verdiği şeyleri (haset ederek) temenni etmeyin… Allah’ın, lütfundan isteyin”14 talimatıyla tedavi eder…
İşte Kur’an bunlar gibi esaslarla hem şahsi, hem sosyal dertlerimize derman olur, hem ferdi hem de toplumu sağlıklı hale getirir. Bunun dışında, özellikle bazı Kur’an sûrelerinin ve âyetlerinin maddi ve psikolojik rahatsızlıklara derman ve şifa olduğu pek çok tecrübelerle sabittir.
Üçüncü Işık: Kur’anın i’cazkârane îcazıdır.
Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan, işareten, remzen, imaen bir davanın çok bürhanlarını derceder.
Mesela: وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ de âyât ve delail-i vahdaniyet silsilesini teşkil eden silsile-i hilkat-ı kâinatın mebde’ ve müntehasını zikr ile o ikinci silsileyi gösterir, birinci silsileyi okutturuyor. Evet, bir Sâni’-i Hakîm’e şehadet eden sahaif-i âlemin birinci derecesi, semavat ve arzın asl-ı hilkatleridir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyin ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra Güneş ve Ay’ın teshiriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilaf ve deveranı içindeki silsile-i şuunattır. Daha gele gele tâ kesretin en ziyade intişar ettiği mahal olan sîmaların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar…
Mademki en ziyade intizamdan uzak ve tesadüfün karışmasına maruz olan ferdlerin sîmalarındaki teşahhusatta hayret verici bir intizam-ı hakîmane bulunsa, üzerinde gayet san’atkâr bir hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zahir olan sair sahifeler kendi kendine anlaşılır, nakkaşını gösterir.
Hem madem koca semavat ve arzın asl-ı hilkatinde eser-i san’at ve hikmet görünüyor. Elbette kâinat sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir Sâni’in, sair eczalarında eser-i san’atı, nakş-ı hikmeti pek çok zahirdir.
İşte şu âyet, hafîyi izhar, zahirîyi ihfa ederek gayet güzel bir îcaz yapmış.
Sarahat, işaret, remz ve ima
Bunlar, kelâmın manaya delaleti ile ilgili kavramlardır. Kelâm, manaya açıktan delalet ediyorsa sarihan delalet etmiş olur. Diğer üçü ise, sırasıyla işareten delaletin farklı mertebeleridir. Mesela: “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun âyetlerindendir”15 âyetinde tevhid delilleri silsilesini teşkil eden kâinatın yaratılış silsilesinin başlangıç ve sonunu zikr ile, o ikinci silsileyi gösterir, birinci silsileyi okutturur.
Yaratılışın birinci silsilesi, göklerin ve yerin yaratılması, ikinci silsilesi ise bütün ayrıntılarıyla insanın yaratılmasıdır. Bizler göklerin ve yerin yaratılmasına şahit olmadık, ama her birimizin ayrı bir ses ve simaya sahip olması gibi ayrıntılarla kendi yaratılışımıza şahidiz. Dolayısıyla bu ikinci silsile, birinci silsilenin delili ve şahididir.
Üstteki âyetin gizli olanı açıktan gösterip, açık olanı gizlemesi, bize nisbetle gizli olan göklerin ve yerin yaratılmasını söyleyip, açık olan insanın ses ve simasını doğrudan ifade etmeyişi olabilir.
Kesretten vahdete
Kesret ve vahdet birbirine mukabil iki kavramdır. Kesret çokluk, vahdet birlik anlamındadır. Tevhidin özüne varamayanlar şu âlemde birbirinden farklı çok şeyler görürler, bunlara bir anlam veremezler. Tevhidin hakîkatine ermiş zâtlar ise, kesretten vahdete ulaşırlar. Bütün rakamların bir’in görüntüsü olması gibi, her şeyin Allah’ın isimlerinin tecellilerinden ibaret olduğunu anlarlar. Şu gördüğümüz şeyler aslında yüz küsur elementin görüntüsüdür. Bu elementleri de başlangıçta bir asla irca etmek mümkündür. Yedi renk kesret, beyaz ise vahdettir. Kesrette vahdeti bulan kimseler için “dışı sahray-ı kesrette, içi umman-ı vahdette” tabiri kullanılır.
Beş parmak dediğimiz zaman kesreti ifade ederiz. Bunlar bir elde vahdete ererler ve artık bir tek isim alırlar. Yüz trilyon hücre kesreti ifade eder. Bunların tümü bir bedende yer alırlar ve bir tek şey olarak anılırlar. Sayısız denecek kadar çok yıldızlar gökyüzünde vahdete ererler. Sayısız rızıklar, Rezzak isminin birer tecellisi olmada birleşirler. Bütün hayatlar da Muhyi isminin tecellisi olmada vahdete ererler. Bütün mahlûkatın tek bir Halık’ı, bütün mülk âleminin tek bir Maliki olduğuna inanan insanlar kesretten vahdete ermişlerdir.
Cenab-ı Hak, Vâhidiyet içinde Ehadiyet tecellileriyle, bizleri vahdete sevkeder. Mesela bir ağaç; dal, budak, çiçek, yaprak gibi farklı şeylerden meydana gelmiştir. Bütün bunlar “meyve”de vahdete ererler. Çünkü o ağacın bütün özellikleri o meyvenin içindeki çekirdeğe -genetik şifre olarak- konulmuştur. İnsan da kâinat ağacının meyvesidir. Kendini böylece değerlendiren insan, kâinattaki kesret içinde boğulmaz, kolayca vahdete erer.
Elhak: فَسُبْحَانَ اللّهِ حِينَ تُمْسُونَ den tut, tâ وَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلَى فِى السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ e kadar altı defa وَمِنْ آيَاتِهِ وَمِنْ آيَاتِهِ ile başlayan silsile-i berahin, bir silsile-i cevahirdir, bir silsile-i nurdur, bir silsile-i i’cazdır, bir silsile-i îcaz-ı i’cazîdir. Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat ne yapayım makam kaldırmıyor. Başka vakte talik edip, o kapıyı şimdi açmıyorum.
Biz bu kısımda meşhur müfessir Beydâvi’den Rum Sûresinde geçen ilgili kısmın tefsirine kısaca bakacağız. Şöyle ki:
فَسُبْحَانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ
17-“Akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin.”
وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
18-“Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”
وَحِينَ تُظْهِرُونَ وَعَشِيًّا “Gündüzün sonunda ve öğle vaktine girdiğinizde de (Allah’ı tesbih edin).”
Âyet, “bu vakitlerde Allahı tenzih edin ve O’na hamd ü senada bulunun” manasında bir ihbardır.16
Bu vakitlerin özellikle nazara verilmesi, bu vakitlerde Allahın kudretinin daha zâhir görülmesinden ve nimetlerinin yenilenmesindendir.
Veya âyetten murat şudur: Bu vakitlerde meydana gelen “konuşan şahitler”, Allahın münezzehiyetine ve gök ve yer ehlinden temyiz gücüne sahip olanların hamdine layık olduğuna delâlet eder.17
Âyette tesbihin akşam ve sabah için özel olarak tahsisi, bu iki vakitte kudret ve azamet eserlerinin çok açık olmasındandır.
Hamdin gün sonuna ve ortasına tahsisi, nimetlerin yenilenmesinin o iki vakitte daha zâhir olmasındandır.
Ancak bu iki vaktin diğer iki vakte atfedilmesi de caizdir. Bu durumda “Göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur” kısmı, bir cümle-i mu’teriza yani ara cümle olur.
İbn Abbastan şöyle nakledilir: Âyet, beş vakit namazı cem eder. “Akşama girdiğinizde” ifadesi, akşam ve yatsı namazlarına, “sabaha kavuştuğunuzda” ifadesi sabah namazına, “aşiyyen” ifadesi ikindi namazına, “öğle vaktine girdiğinizde” ifadesi de öğle namazına işaret eder.
Bundan dolayı Hasan-ı Basri âyetin Medenî olduğunu iddia etti. Ona göre Mekkede namaz iki rekât olup herhangi bir zamanda kılınabiliyordu. Beş vakit şeklinde farz olması Medinededir. Ekser âlimler ise, beş vakit namazın Mekkede nazil olduğunu söylerler.
Hz. Peygamberden şöyle nakledilir: Her kim çokça sevap almak isterse “Akşama girdiğinizde, sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin…” âyetini okusun.
Keza, yine Hz. Peygamberden şöyle rivayet edilir:
“Her kim sabaha girdiğinde bu âyeti okursa gece kaçırdıklarını telâfi eder. Her kim de akşama bu âyeti okursa gündüz kaçırdıklarını telâfi eder.”
يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ
19-“O, ölüden diri çıkarır.”
Mesela insanı nutfeden, kuşu yumurtadan çıkarır.
وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ “Ve diriden ölü çıkarır.”
İnsan ve kuştan da nutfe ve yumurta çıkarır.
Veya hayatın peşinde ölüm gelir ve ölümü hayat takip eder.
وَيُحْيِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Ve ölümünden sonra arzı diriltir.”
Arzı da kupkuru iken bitkilerle hayatlandırır.
وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ “Sizler de işte böyle çıkarılacaksınız.”
İşte, kabirlerinizden de böyle çıkarılacaksınız. Çünkü bu da, ölümün peşinde hayatın gelmesidir.
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ
20-“Sizi topraktan yaratması, O’nun âyetlerindendir.”
Çünkü insanın aslı toprağa dayanır.
ثُمَّ إِذَا أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنتَشِرُونَ “Sonra bir de gördünüz ki, beşer olmuş (çoğalıp) yayılıyorsunuz.”
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا
21-“Kendileriyle sükûnet bulmanız için nefislerinizden eşler yaratması O’nun âyetlerindendir.”
Âyetten murat, kadınların başka bir cinsten değil de, erkekle aynı cinsten olmalarıdır.
Böyle olması onlara meyletmeniz, kendilerine ülfet etmeniz içindir. Çünkü aynı cinsten olmak birbirine meyletmeye sebeptir. Farklı cinsten olmak ise, birbirinden uzak olmaya yol açar.
وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً “Ve O, aranıza bir sevgi ve merhamet koydu.”
Bundan murat kadın ve erkek veya genel anlamda insan cinsinin fertleridir.
İki taraf, hayvanlardan farklı olarak sadece cinsel beraberlik hâlinde değil, maişet meselelerinde de bir ve beraber olurlar, aralarında sevgi ve merhamet vardır.
Veya şöyle de bakılabilir: İnsanın hayatını devam ettirmesi, birbirlerini tanımaya ve birbirlerine yardım etmeye bağlıdır. Bu ise, karşılıklı sevgi ve merhameti gerektirir.
Denildi ki: Âyette geçen sevgi, cinsel beraberlikten; rahmet ise “Tarafımızdan bir rahmet…”18 âyetinde olduğu gibi, çocuktan kinayedir.
إِنَّ فِي ذٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Şüphesiz ki bunda düşünecek bir kavim için nice âyetler vardır.”
Onlar düşünürler ve bunlarda olan hikmetleri bilirler.
وَمِنْ آيَاتِهِ خَلْقُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَاخْتِلَافُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ
22-“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun âyetlerindendir”
Dillerin farklılığından murat, her milletin farklı diller konuşmasıdır. Allah bu dillerin esasını ilham etmiş ve insanları farklı dillerle konuşmaya muktedir kılmıştır. Veya bundan murat her insanın farklı konuşmasıdır. Çünkü neredeyse aynı keyfiyette konuşan iki kişiye rastlamak mümkün değildir.
Renklerin farklılığından murat, siyah ve beyaz gibi ırklardır. Veya insanların azalarının şekil ve görünümlerinin farklı farklı olmalarıdır. Böylece insanlar arasında birbirinden ayrı olmak ve birbirini tanımak tahakkuk eder. Hatta ikizler arasında bile birini diğerinden ayırt edecek çok noktalar vardır. Hâlbuki her ikisinin yaratılış maddeleri, içinde bulundukları sebepler ve karşılaştıkları durumlar birbirine benzemektedir.
إِنَّ فِي ذٰلِكَ لَآيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ “Şüphesiz ki bunda bilenler için nice âyetler vardır.”
Âlim olanlara bu âyetler gizli kalmaz. Şu âyet de bunu teyid etmektedir:
“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak âlimler anlarlar.”19
وَمِنْ آيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ
23-“Gece ve gündüzde uyumanız ve lütfundan nasip aramanız da O’nun âyetlerindendir.”
İnsanın hem gece, hem de gündüz uyuması, ruhun kuvvelerinin istirahati ve tabiî kuvveleri takviye etmek içindir.20
Bu durumda, “lütfundan nasip aramanız…” kısmı da gece-gündüz rızık aramayı ifade eder.
Veya şöyle de mana verilebilir: “Gece uyumanız, gündüz de O’nun lütfundan rızık aramanız O’nun âyetlerindendir.”
Bu durumda her iki zaman ve her iki fiil arasında belli bir tertip vardır. Bu şekilde ifade edilmesi, bu zamanlardan her biri her ne kadar bu fiillerden biri için tahsis edilmişse de, ihtiyaç anında diğer fiile de elverişli olduğunu gösterir.21
إِنَّ فِي ذٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ “Şüphesiz ki bunda dinleyecek bir kavim için nice âyetler vardır.”
Anlamak ve ibret almak için dinleyenlere, bunda âyetler vardır. Çünkü bundaki hikmet gayet açıktır.
وَمِنْ آيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا
24-“ Korku ve umut olarak size şimşeği göstermesi O’nun âyetlerindendir.”
Seferde olan şimşeği görünce korkar, mukîm olan ise, yağmur yağacak diye sevinir.
وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَيُحْيِ بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا “Ve O, gökten bir su indirir de, onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat verir.”
Arz, kupkuru bir hâlde iken, Allah gökten indirdiği su ile bitkiler bitirir, böylece yeryüzünü hayatlandırır.
إِنَّ فِي ذٰلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ “Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir kavim için nice âyetler vardır.”
İşte bunda, bunun sebeplerini ve meydana geliş keyfiyetini araştırmak sûretiyle aklını kullananlar için âyetler vardır. Onlar, bunları araştırarak Saniin kudret ve hikmetinin kemâlini anlarlar.
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ تَقُومَ السَّمَاءُ وَالْأَرْضُ بِأَمْرِهِ
25-“Sema ve arzın O’nun emriyle durması da O’nun âyetlerindendir.”
Gökler ve yerin bu şekilde durmaları Allahın onları kudret eliyle tutmasıyladır. Yoksa gözle görülür bir şekilde onları tutan bir şey bulunmamaktadır. Allah, her biri için belli mekânlar belirlemiş ve onları bu şekilde yapmayı irade etmiştir.
Âyetteki “emriyle durması”, Allahın kudretinin kemâlini ve alete muhtaç olmayışını daha etkin bir şekilde anlatmak içindir.
ثُمَّ إِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْأَرْضِ إِذَا أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ “Sonra bir çağırışla çağırdığı zaman bir de bakarsınız ki yerden diriltilip çıkarılıyorsunuz.”
Yani, göklerin ve yerin O’nun emriyle ayakta durması ve sonra “ey ölüler! Çıkınız!” demek sûretiyle bir davetle sizi çağırdığında kabirlerinizden çıkmanız O’nun âyetlerindendir.
Bundan murat, bir şeye çağrılan neferin, o davete hiç tereddüt etmeden sür’atle icabet etmesi gibi, ilâhî irade karşısında eşyanın tam bir itaatle emirber nefer hükmünde olduğunu anlatmaktır.
Âyetteki “sonra” ifadesi
-Ya zaman itibarıyla bir tertibi
-Veya onda olan şeyin büyüklüğünü anlatmak içindir.
وَلَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ
26-“Göklerde ve yerdekilerin hepsi yalnızca O’na âittir.”
كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ “Hepsi O’na boyun eğmektedir.”
Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nun kendilerinde tasarrufta bulunmasına boyun eğerler, imtina edip kaçınmazlar.
وَهُوَ الَّذِي يَبْدَأُ الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ
27-“Başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu iade edecek olan O’dur.”
Onlara, ölümlerinden sonra yeniden hayat verir.
وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ “Bu, O’na daha kolaydır.”
Bu ifade, insanların kudretine ve usûllerine kıyasladır. Yoksa Allah için “daha kolay” yoktur, hepsi kolaydır. Hatta bundan dolayı zamiri mahlûkata râci kılanlar da oldu. Yani, “yeniden iâde etmek, mahlukâta nisbetle daha kolaydır.”
Denildi ki: Burada ism-i tafdîl değil, “kolaydır” manası vardır.
وَلَهُ الْمَثَلُ الْأَعْلَى فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ “Göklerde ve yerde en yüce mesel O’nundur.”
En yüce mesel O’na aittir. O’ndan başkası için O’na denk veya O’na yakın bir vasıf söz konusu değildir.
Burada medar-ı bahs olan en yüce mesel, her şeyi içine alan bir kudret, her şeye şümullü bir hikmet gibi hayret verici özelliklerdir. Böyle vasıflar, sadece Allaha aittir.
Göklerde ve yerde olanlar, o en yüce sıfata delâlet ederek ve onu konuşarak tavsifte bulunurlar.
وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ “O, Azîz’dir – Hakîm’dir.”
O Aziz’dir, imkân dairesinde olan bir şeyi yoktan yaratmak veya iâde etmekten aciz değildir, hepsine gücü yeter. Hakîm’dir, bütün fiilleri hikmetinin muktezası üzere cereyan eder.22
Hem mesela: فَاَرْسِلُونِ يُوسُفُ اَيُّهَا الصِّدِّيقُ
فَاَرْسِلُونِ kelâmıyla يُوسُفُ kelimesi ortalarında şunlar var:
اِلَى يُوسُفَ لِاَسْتَعْبَرَ مِنْهُ الرُّؤْيَا فَاَرْسَلُوهُ فَذَهَبَ اِلَى السِّجْنِ وَ قَالَ يُوسُفُ
Demek beş cümleyi bir cümlede icmal edip îcaz ettiği halde vuzuhu ihlâl etmemiş, fehmi işkâl etmemiş.
Bir vecizlik örneği
Hz. Yusuf zindanda iken, beraber olduğu iki zindan arkadaşının rüyasını tabir etmiş ve tabiri aynen çıkmıştı. Hz. Yusuf zindan hayatına devam ederken, Mısır hükümdarı ilginç bir rüya gördü, etrafındakilerden rüyayı tabir etmelerini istedi, ancak kimse rüyayı tabir edemedi. Bunun üzerine, hükümdarın yakın çevresinde olan ve daha önce zindanda iken Hz. Yusufun rüya tabirinde maharetini fiilen gören hükümdarın şarapçısı “beni Ona gönderin” dedi. Kur’an-ı Kerîm, bu meâldeki ibarenin hemen peşinde bu kişinin Hz. Yusufla konuşmasına yer verir: “Yusuf, ey sıddık kişi!” deyip Ona rüyayı anlatır ve tabirini ister.23
Bu durumda bu iki cümle arasında bağlantıyı kuracak bazı başka cümleler vardır. Yani “beni bu rüyayı tabir etmesi için Yusufa gönderin” dedi. Onlar da gönderdiler. O da zindana vardı ve “Yusuf, ey sıddık kişi!” dedi.”
İşte Kur’an, bu beş cümleyi bir cümlede özetleyip veciz olarak ifade etmiştir. Bu vecizlik mananın anlaşılmasını ihlal etmemiş, anlamayı zorlaştırmamıştır.
Hem mesela: اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا İnsan-ı âsi, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek” diye meydan okur gibi inkârına karşı Kur’an der: “Kim bidayeten yaratmış ise, o diriltecek. O yaratan zât ise, her bir şeyi her bir keyfiyette bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir.”
İşte şu kelâm, diriltmek davasına müteaddid cihetlerle bakar, isbat eder.
Evvelâ, insana karşı ettiği silsile-i ihsanatı şu kelâmıyla başlar, tahrik eder, hatıra getirir. Başka âyetlerde tafsil ettiği için kısa keser, akla havale eder. Yani, size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzakı ve hububu ve topraktan hububatı ve nebatatı verdiği gibi, zemini size hoş -her bir erzakınız içinde konulmuş- bir beşik ve âlemi, güzel ve bütün levazımatınız içinde bulunur bir saray yapan bir zâttan kaçıp başıboş kalıp, ademe gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız.
“Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: Çürümüş kemikleri kim diriltecek?”
“De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, her türlü yaratmayı bilendir.”
“O, sizin için yeşil ağaçtan ateş yaratandır. Şimdi siz ondan yakıp duruyorsunuz.”24
Rivayete göre “Çürümüş kemikleri kim diriltecek” diye meydan okur gibi inkâra kalkışan Ubey Bin Halef’tir. Elinde çürümüş kemik olduğu halde Hz. Peygambere varmış “bu çürümüş kemikleri kim diriltecek!” demişti. Hz. Peygamber de “Allah diriltecek, seni de cehenneme atacak” diye cevap vermişti.
Tarih boyu pek çok insan Ubey Bin Halef gibi düşünmüş, istib’ad ile yani akıldan uzak görerek inkâr etmişti. Bu âyetler bu zihniyette olanlara gayet net bir cevaptır.
Sonra o davanın bir deliline işaret eder: اَلشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ kelimesiyle remzen der:
“Ey haşri inkâr eden adam! Ağaçlara bak! Kışta ölmüş kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren; hattâ her bir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin numunelerini gösteren bir zâta karşı inkâr ile, istib’ad ile kudretine meydan okunmaz.”
Âyette “yeşil ağaç” ifadesinde yeniden dirilişe bir remz vardır. Şöyle ki: Kışın ağaçlara baktığımızda, -çam ve narenciye türleri gibi kışın da yeşil kalanlar dışında- onları kuru birer ceset gibi görürüz. Bahar geldiğinde ise onlarda yaprak, çiçek ve meyve cihetiyle haşrin üç ayrı numunesini müşahede ederiz.
Sonra bir delile daha işaret eder, der: “Size ağaç gibi kesif, sakil, karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf, hafif, nurani bir maddeyi çıkaran bir zâttan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermeyi nasıl istib’ad ediyorsunuz?”
“Yeşil ağaç” ifadesinde ölüm sonrası hayatın bir deliline daha işaret vardır. Şöyle ki: Ağaç gibi kesif, ağır, karanlıklı bir maddeden ateş gibi latîf, hafif, nurani bir maddeyi çıkaran bir zât, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermeye elbette kadirdir.
Sonra bir delile daha tasrih eder der ki: “Bedeviler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşil iken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutubetiyle yeşil ve hararetiyle kuru gibi iki zıd tabiatı cem’edip, onu buna menşe etmekle her bir şey hattâ anasır-ı asliye ve tabayi-i esasiye, onun emrine bakar, onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir zâttan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı, topraktan yeniden çıkarması istib’ad edilmez, isyan ile ona meydan okunmaz.”
“Yeşil ağaçtan ateş çıkmasında”, öldükten sonra dirilmenin açık bir delili vardır. Şöyle ki:
Merh ve afar denilen iki ağaç, su damlayacak şekilde yeşil iken, merh afara sürtülünce bunlardan ateş çıkar, yanmaya başlar. Âyet âdeta şöyle demektedir:
O ateşin o ağaçtan çıktığından şüphe etmiyorsunuz. Aralarında bulunan zıd tabiata rağmen yeşil ağaçtan ateşi meydana getirmeye kâdir olan elbette ve elbette taze iken kuruyan ve çürüyen bir bedeni yeniden iade etmeye çok daha ziyadesiyle kâdirdir.25
Her şey Ona itaat halindedir. Elementler ilahi bir alfabe gibidir. O, bu harflerle her daim yeni yeni şeyler yazmakta, sanatını icra etmektedir. Gözümüzün önünde her zaman topraktan yeni yeni canlılar meydana getirip durduğunu gözümüzle görürken, topraktan yapılmış ve ölümle yine toprağa dönen insana yeni bir hayat verilmesi hiç de uzak görülmemelidir.
Sonra Hazret-i Musa Aleyhisselâm’ın şecere-i meşhuresini hatıra getirmekle şu dava-yı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Musa Aleyhisselâm’ın dahi davasıdır. Enbiyanın ittifakına hafî bir îma edip, şu kelimenin îcazına bir letafet daha katar.
Hz. Musa ilk vahye mazhar olduğunda, gecenin karanlığında etrafa ışık saçan bir ağaç görmüştü.26 “Yeşil ağaçtan ateş çıkmasında”, şöyle bir çağrışım da vardır: “Hz. Muhammdedin (asm) şu davası, Hz. Musanın (as) dahi davasıdır.” Çünkü mebde ve maad, yani Allaha ve ahirete iman, bütün peygamberlerde en ortak bir davadır.
Dördüncü Işık: Îcaz-ı Kur’anî o derece câmi’ ve hârıktır, dikkat edilse görünüyor ki: Bazan bir denizi bir ıbrıkta gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umumî kanunları, basit ve âmi fehimlere merhameten basit bir cüz’üyle, hususî bir hâdise ile gösteriyor.
Bir denizi bir ıbrıkta göstermek
Ibrık (İbrik), eskiden kullanılan su kabına verilen isimdir. Genellikle bakırdan yapılıp kalaylanmış olarak kullanılır.
Kur’anda yer alan nice âyet, -ıbrıkta bir denizi gösterme misali- uzun ve küllî düsturları ve genel kanunları avamın dahi anlayacağı şekilde ifade etmektedir. Mesela Kur’anda anlatılan temel meselelerden biri, Allahın ilmidir. O, her şeyi kuşatan bir ilme sahiptir. Deniz misal olan bu büyük hakîkat, kâh olur Kur’anda küçük bir misalle zihinlere nakşedilir. Mesela şöyle buyrulur:
“Bir yaprak bile O’nun ilmi dışında yere düşmez.”27
Bizler, esen rüzgârlarla yere düşen yaprakları görür ve bu olayı gayet olağan bir durum olarak değerlendiririz. Kur’an ise, tesadüfî zannolunan böyle cüzi olayların bile Allahın bilgisi dâhilinde olduğunu bize anlatır. Her ne kadar düşen bir yaprağın Allahın ilmi ile düşmesi o uçsuz bucaksız ilâhî ilim denizinden küçücük bir damla ise de, “damla denize delalet eder” hükmünce bunun arka planında sonsuz bir ilim bulunmaktadır.
Binler misallerinden yalnız iki misaline işaret ederiz.
Birinci Misal: Yirminci Söz’ün Birinci Makamında tafsilen beyan olunan üç âyettir ki, şahs-ı Âdem’e talim-i esma unvanıyla nev’-i benî-Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder. Ve Âdem’e, melaikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hâdisesiyle nev’-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcudat musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.
Hem kavm-i Musa (as) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır bakar-perestliğinden alınan ve “İcl” hâdisesinde tesirini gösteren bir bakar-perestlik mefkûresinin Musa Aleyhisselâm’ın bıçağıyla kesildiğini ifade ediyor.
Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması unvanıyla; tabaka-i türabiye altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifade ediyor.
Talim-i esma
Talim-i esma, Cenâb-ı Hakk’ın, Hz. Âdem’e isimleri öğretmesidir. Allah, yeryüzünde bir halife yaratacağını meleklere bildirdiğinde, onlar bunu hayretle karşılarlar ve bunun hikmetini sorarlar. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, Hz. Âdeme bütün isimleri öğretir ve melekleri onunla bir imtihana tâbi tutar.
Bu hadise Kur’an-ı Kerimde şöyle haber verilir:
“Ve Âdem’e bütün esmâyı talim eyledi. Sonra (eşyayı) melaikeye gösterip, ‘haydi davanızda sadık iseniz, bana şunları isimleriyle haber verin’ dedi.”28
Eşyayı tanımak, onlardan istifade etmenin olmazsa olmazıdır. Bir zamanlar petrol sadece pis kokulu bir madde olarak bilindi, ama tanındıkça onun “siyah bir altın” olduğu farkedildi. Âyette bütün ilimler, fenler ve sanatlar “talim-i esma” ile ifade edilmiştir. Melekler de bazı eşyayı isimleriyle bilirler, ama insanın eşyayı bilme ve tanıma kapasitesi onların çok çok fevkindedir.
Hz. Âdem, ilk insan olması hasebiyle bu olayda bütün insan nevinin bir temsilcisidir. Nitekim günümüzde de insanlar yeni yeni şeyler bulmakta ve bunlara isimler vermektedir.
Âdeme secde
Hz. Âdem meleklerle imtihanda üstün gelince Allah meleklere Âdem için secdeye varmalarını emretti. İblis dışında bütün melekler secde etti.29 Bu durum insan nev’ine balıktan meleğe kadar ekser varlıkların itaat ettiğini, yılandan şeytana kadar muzır varlıkların dahi itaat etmeyip düşmanlık ettiğini gösterir.
Meleklere emredilen secde ya şer’î manadadır. Çünkü gerçekte secde edilen Allahtır. Bu durumda Hz. Âdem, meleklerin secdesi için kıble kılınmıştır. Veya bu secde emri lügat manasında Hz. Âdem için bir selâm ve tazim şeklinde saygıyla eğilmelerini ifade eder.
Bakara olayı
İsrailoğulları uzun yıllar Mısırda esaret altında kaldılar. Mısır halkı öküzü ve ineği kutsal kabul etmekte ve onlara tapmaktaydı. Onlardan bu yanlış algının silinmesi için Allahu Teâla dişi bir sığırı kurban etmelerini istedi. Şöyle ki:
Hz. Musa döneminde birisi öldürülür. Katilin bulunması için Hz. Musaya gelirler. Hz. Musa, Cenab-ı Hakkın onlardan dişi bir sığır kesmelerini istediğini söyler. Katilin bulunmasıyla sığır kesmek arasında bir irtibat kuramayan kavmi, işi yokuşa sürmeye başlarlar. Bu sığırın nasıl bir sığır olduğunu sorarlar. Her seferinde sığırın özellikleri artırılır. Bu sığır ne çok yaşlı ne çok genç olacak, orta yaşta bulunacaktır. Rengi bakanlara ferahlık verecek şekilde sapsarıdır. Ayrıca ne çifte koşulmuş, ne de ekin sulamada kullanılmamış salma bir sığırdır. Neticede bu dişi sığırı bulup keserler, onun bir parçasıyla ölüye vururlar, ölü birden hayatlanır.30 Canlanan ölü, katilini söyler ve böylece faili meçhul cinayet aydınlanmış olur.
Şüphesiz bu sadece bir bakarın (dişi bir sığırın) kesilmesi olayı olmayıp, bakar-perestliğin kesilmesi olayıdır.
İcl olayı
İsrailoğulları, Firavun’un zulmünden apaçık bir mu’cize ile kurtulup denizi geçtikten sonra, buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar, kendi peygamberlerinden, onların tanrıları gibi buzağı şeklinde bir tanrı yapmasını istediler:
“İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: ‘Ey Mûsâ! Onlara ait ilâhlar gibi, bizim için de bir ilâh yap!’ dediler.”31
İcl olayına Bakara Sûresinde şöyle temas edilir:
“Hani, Mûsâ ile kırk gece için sözleşmiştik. Sizler ise onun ardından (kendinize) zulmederek bir buzağıyı ilâh edinmiştiniz.”32
Hz. Mûsâ’nın Tûr’da Rabbine münâcatı günlerinde İsrailoğullarından Sâmirî adında bir san’atkâr, İsrailoğullarının zînet eşyalarını toplayarak bir buzağı heykeli yaptı ve ‘sizin de Mûsâ’nın da İlâhı budur…’ dedi.
“(Tûr’a giden) Mûsâ’nın arkasından kavmi, zînet eşyalarından, böğürmesi olan bir buzağı heykelini tanrı edindiler.”33
Dönüşte Hz. Mûsâ bu heykeli paramparça ettirir, Sâmirîyi de sürgüne gönderir.
İkinci Misal: Kur’anda çok tekrar edilen kıssa-i Musa Aleyhisselâm’ın cümleleri ve cüz’leridir ki, her bir cümlesi, hattâ her bir cüz’ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor.
Mesela: يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا
Firavun, vezirine emreder ki: “Bana yüksek bir kule yap, semavatın halini rasad edip bakacağım. Semanın gidişatından acaba Musa’nın dava ettiği gibi semada tasarruf eden bir İlâh var mıdır?”
İşte صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz’î hâdise ile, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı tanımadığından tabiat-perest olup rububiyet dava eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibka-yı nam eden, şöhret-perest olup dağ-misal meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasühe kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır firavunlarının an’anesinde hükümferma bir düstur-u acibi ifade eder.
Mısır Piramitleri
Tarihin en gizemli yapılarından biri Mısır Piramitleridir. Bu piramitler, -tabir yerindeyse- beşer eliyle yapılan sun’i birer dağdır. Bölgenin dağsız olması nazara alınırsa, dağvari bu muazzam eserlerle Firavunların kendilerini göstermek ve şöhretlerini sürdürmek için tarihe not düşmek istedikleri söylenebilir.
Kur’an-ı Kerimdeki şu âyetin piramitlerle ilgili olduğu düşünülebilir:
“Firavun dedi: Haman! Benim için bir kule inşa et, umarım böylece göklere yol bulur da Mûsâ’nın İlâhına muttali olurum…”34
Muhtemelen Firavun bu talimatla, yüksek bir yerde vezirinin rasathane yapmasını istedi. Ta ki arzda meydana gelen olaylara delalet edecek semavi sebepler olan yıldızların hâlini buradan gözlemleyebilsin, böylece Allahın O’na bir şeyler gönderdiğine delalet eden bir şey görebilsin. Veya böyle diyerek Hz. Musa’nın peygamberlik davasının çürük olduğunu göstermek istedi. Çünkü Firavunun kabulüne göre “ben peygamberim” diyen birinin semanın ilahından haber vermesi, semaya muttali olmasına ve oraya kadar yükselmesine bağlıdır. Böyle bir şey ise, insanın yapabileceği şeylerden değildir.
Tenasüh
Tenasüh, bedenin ölümünden sonra rûhun yeni bir cesede bürünerek yeryüzüne geri dönmesi inancıdır. Tenasüh, bir rûh göçüdür. Rûhun bir bedenden diğerine yahut çeşitli bedenlere geçmesi olayının genel adıdır. Hatta bazı ilkel kavimler, insan rûhunun, önce madenlere, sonra bitkilere, sonra hayvanlara ve daha sonrada insanlara geçerek bir devr-i daim şekilde bir bedenden diğer bir bedene hicret ettiğine inanmışlardır.35
Mesela: فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ Gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” unvanıyla umum Firavunların tenasüh fikrine binaen cenazelerini mumyalamakla maziden alıp müstakbeldeki ensal-i âtiyenin temaşagâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibretnüma bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizane bir işaret-i gaybiyeyi, bir lem’a-yı i’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder.
Firavunun sonu
Halkına “Ben en yüce Rabbinizim”36 diyen Firavun, sonunda her fani gibi ölümü tatmıştır. İstibdadın prototipi olan bu kimsenin ölümü, Kur’anda kendisine yer verilecek kadar ibret verici olmuştur. İlgili kısım Kur’anda Yunus Sûresi 90- 92. âyetlerde anlatılır. Şöyle ki:
وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إِسْرَائِيلَ الْبَحْرَ
90-“Ve İsrailoğulları’nı denizden geçirdik.”
فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْنُ وَجُنُودُهُ بَغْيًا وَعَدْوًا “Firavun ve askerleri, yakalamak ve saldırmak için onları takip etti.”
حَتَّى إِذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَقُ قَالَ آمَنْتُ أَنَّهُ لَا اِلٰهَ إِلَّا الَّذِي آمَنَتْ بِهِ بَنُو إِسْرَائِيلَ وَأَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ “(Firavun) suda boğulmaya başlayınca, ‘İsrailoğulları’nın iman ettiğinden başka bir İlâh olmadığına iman ettim. Ben de ona teslim olanlardanım’ dedi.”
أَالْآنَ
91-“Şimdi mi?”
Hayatın biterken ve seçme hakkın kalmamış iken mi iman ediyorsun?
وَقَدْ عَصَيْتَ قَبْلُ “Oysa bundan önce isyan etmiştin.”
Daha önce ömrün boyunca isyan etmiştin.
وَكُنْتَ مِنَ الْمُفْسِدِينَ “Ve müfsitlerden idin.”
Yoldan çıkmıştın ve başkalarını da imandan saptırıyordun.
فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً
92-“Biz de bugün arkandan gelenlere bir ibret olman için bedenini kurtaracağız.”
Kavminin denizde boğulduğu yerde seni kurtaracağız, suyun üzerine çıkaracağız. İsrail oğullarının ruhlarında Firavunun bir azameti vardı, hatta onun helâk olmayacağını sanıyorlardı. Öyle ki, Hz. Musa onun boğularak öldüğünü haber verdiğinde Hz. Musayı yalanladılar. Ancak sahile vurmuş cesedini gördüklerinde ölümüne inanabildiler.
“Arkandan gelenlere bir ibret olman için” ifadesi, sonraki devirleri de içine alabilir. Çünkü Firavun gibi birinin bu ibretlik sonu, sonrakiler için de tuğyandan caydırıcı bir cezadır.
Firavunun bu şekilde ölümünde şu mesaj da vardır: İnsan ne kadar debdebeli bir saltanat ve büyüklük içinde olsa da, rububiyetten hissesi olmaktan çok uzaktır, memlûktur, ölüme mahkûmdur.
وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ “Bununla beraber, insanların çoğu âyetlerimizden gafildirler.”
İnsanların çoğu âyetlerimizi tefekkür etmezler, ibret almazlar.37
Hem mesela: يُذَبِّحُونَ اَبْنَاءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاءَكُمْ
Benî-İsrail’in oğullarının kesilip, kadın ve kızlarını hayatta bırakmak; bir Firavun zamanında yapılan bir hâdise unvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddid katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihanede oynadıkları rolü ifade eder.
Esaret zilleti
“(Firavun ve adamları) oğullarınızı boğazlıyorlar, kadınlarınızı ise sağ bırakıyorlardı.”38
Âyet, Firavunun İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüp, kadın ve kızlarını hayatta bırakmasını anlatır. Güçlenmesinler diye erkek nesilleri tüketilmek istenmiş, kadınları ise sefahette kullanılmaya çalışılmıştır. Bu durum onların asırlara yansıyan bir hali olmuş, meşhur “Babil esaret günleri” gibi pek çok farklı zamanda benzeri muamelelere maruz kalmışlardır.
وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلَى حَيَوةٍ
وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِى اْلاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ
لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
وَيَسْعَوْنَ فِى اْلاَرْضِ فَسَادًا وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
وَقَضَيْنَا اِلَى بَنِى اِسْرَائِيلَ فِى الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِى اْلاَرْضِ مَرَّتَيْنِ
وَلاَ تَعْثَوْا فِى اْلاَرْضِ مُفْسِدِينَ
Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur’anî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müdhiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki: Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa’y ü ameli, sermaye ile mübareze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran, muzaaf riba yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem’-i mal eden o millet olduğu gibi; mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiblerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışan ve her nevi ihtilale parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.
Bozguncu bir millet: Yahudiler
Dünya tarihinde en fazla dikkat çeken milletlerden biri Yahudilerdir. Günümüzde de -sayıları otuz milyon civarında olmasına rağmen- dünyada en fazla onlardan ve yaptıklarından bahsedilmektedir. İçlerinde iyi insanlar da elbette vardır, ama bu millete yansıyan özellik daha çok fesat yönleri olmuştur. Kur’anda da -üstteki âyetlerde görüldüğü üzere- onlardan dikkat çekici yoğunlukta bahisler vardır.
İlgili âyetler sırasıyla mealen şöyledir:
“Andolsun, sen o Yahudileri hayata en hırslı kimseler olarak bulursun.”39
“Onlardan çoğunun günahta, düşmanlıkta, haram yemede birbirleriyle yarıştıklarını görürsün. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”40
“Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.”41
“Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına, ‘Yeryüzünde muhakkak iki defa bozgunculuk yapacaksınız…’ diye hükmettik.”42
“Yeryüzünü ihtilâlcılıkla fesada vermeyin.”43
Bediüzzaman üstteki âyetler ışığında Yahudilerin iki önemli özelliğine dikkat çeker:
1-Ekonomik güç
2-İhtilalci olmaları
Ekonomik gücü daha çok kat kat faize dayalı bankalarıyla elde etmektedirler. Ayrıca “ümmileri aldatmamızda bize bir vebal yok”44 zihniyetiyle hareket ettiklerinden her türlü hile ve hud’a ile mal toplamakta bir beis görmemişlerdir.
Mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükümetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesad komitelerine karışmışlar ve her nevi ihtilale parmak karıştırmışlardır. 1948 de kurulan İsrail Devletine kadar üç bin yıla yakın bir zaman diliminde kendilerine ait devletleri olmamış, bundan dolayı başka devletler bünyesinde “dünya vatandaşı” olarak yaşamışlardır. Ancak dinlerine bağlılıkları sebebiyle birbirlerine sahip çıkmışlar, nerede bir Yahudi varsa elinden tutmuşlardır. Bu da kendilerine gizli ama etkili bir güç kazandırmıştır. Ama onlar bu gücü genelde ortalığı karıştırmakta kullanmışlardır. Öyle ki dünyanın hemen her yerinde meydana gelen ihtilal ve terör olaylarında doğrudan değilse bile dolaylı olarak onların parmakları vardır.
Mesela: فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ “Eğer doğru iseniz, mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.”
İşte meclis-i Nebevîde küçük bir cemaatin cüz’î bir hâdise unvanıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı mematla en meşhur olan millet-i Yehud’un tâ kıyâmete kadar lisan-ı halleri, mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.
Yahudilerde hayat hırsı ve ölüm korkusu
Hz. Peygamberin huzurunda yapılan bir tartışmada bazı Yahudiler “Cennete ancak biz gireceğiz” demişlerdi. Bu münasebetle “Eğer doğru iseniz, ölümü isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.”45 âyeti nazil oldu.
Kendisinin Cennet ehli olduğuna yakînen inanan, elbette oraya iştiyak duyar ve şâibelerle dolu şu dünyadan bir an önce kurtulmak ister. Mesela Hz. Ali şöyle demiştir:
“Ölümün üzerine düşsem veya ölüm benim üzerime düşse, hiç aldırmam.”
Ammar Bin Yasir de Sıffînde şöyle demişti:
“Şimdi dostlara, Peygambere ve O’nun hizbinden olanlara kavuşuyorum.”
Hz. Huzeyfe de ölüm anında şöyle demişti:
“Özlenen bir dost geldi. Pişman olan felah bulmasın!”
İşte, ölümü bilenler böyle söylemişlerdir. Yahudiler de ahirette Cenneti umuyorlarsa, ölümü temennî etmeleri gerekir.46 Ama onlar bunu asla istemeyeceklerdir. Çünkü bu millette -diğer milletlere nazaran daha bariz bir şekilde- hayat hırsı ve ölüm korkusu bulunmaktadır.
Mesela: ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ
Şu unvanla o milletin mukadderat-ı istikbaliyesini umumî bir sûrette ifade eder. İşte şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderic olan şöyle müdhiş desatir içindir ki, Kur’an onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i te’dib vuruyor.
Zillet ve meskenet damgası
Onlara vurulan zillet ve meskenet damgasını şöyle değerlendirmek mümkündür: Nasıl ki bir kubbe, üzerinde bulunduğu her şeyi kuşatır, zillet ve meskenet de bunları aynı şekilde her taraftan sarmıştır. Veya çamurun duvara yapışması kabilinden, nankörlüklerine bir ceza olarak zillet ve meskenet bunların ayrılmaz bir parçası olmuştur.
İşte şu misallerden kıssa-i Musa Aleyhisselâm ve Benî İsrail’in sair cüz’lerini ve sair kıssalarını bu kıssaya kıyas et.
Kur’an aynasında Yahudiler
Yahudilerle ilgili bazı âyetleri misal olarak zikretmek istiyoruz: Cenab-ı Hak Hz. Musa ve Hz. Harunu Firavuna gönderir ve şöyle talimat verir:
1-“Firavun’a gidin, çünkü o azdı. Varın da ona kavl-i leyyinle söyleyin. Olur ki öğüt alır yahut korkar.”47
Tebliğde bulunurken, sözlerinizin fayda vereceğini, çalışmanızın boşa gitmeyeceğini ümit ederek anlatın. Çünkü ümit ile anlatan gayretli olur, ama ümidini kesen içinden gelmeyerek zoraki yapar. Allah, Firavunun iman etmeyeceğini bilmesine rağmen Hz. Musa ve Hz. Harunu Firavuna göndermesi ve tebliğde bulunmaları için tahşidat yapması,
-Delil getirmek,
-Mazeret yolunu kesmek,
-Bu olay meydana gelirken, olaylar içindeki mu’cizeleri ortaya koymak içindir.
Öyle anlaşılıyor ki, tebliğde bulunulacak şahıs velev Firavun gibi birisi de olsa ona gidip anlatmalıdır. Anlatırken de yumuşak bir dille anlatmak ihmal edilmemelidir. “Bunun kalbi mühürlü, bu zaten kabul etmez” şeklinde peşin bir önyargıyla değil, hidayete ereceği ümit edilerek gidilmelidir.
2-“Onlardan çoğunu günahta, haddi aşmakta ve haram yemekte yarışır görürsün. Yaptıkları şeyler ne kadar kötü! Âlim ve ruhbanlarının, onları günah söylemelerinden ve haram yemelerinden vazgeçirmeleri gerekmez miydi? İşledikleri san’at ne kadar da kötü!”48
Âyetin üslûbu onların âlim ve ruhbanlarının bu tarz hareketi san’at haline getirdiklerini göstermektedir.49 Eskide ve yenide günahta yarışan, zulümde koşuşan, faiz gibi haram kazancı kendine bir esas yapan bu millet, hep fitne ve kargaşa peşindedir.50 “Yeryüzünde hep fesada çalışırlar”51 âyetinin belirttiği gibi, işleri güçleri hep fesaddır, ıslaha hiç yanaşmazlar.
Bütün milletler içinde meydana gelen kargaşaların altında çoğu kere Yahudi parmağı vardır. Onlar, kendi çıkarları için dünyayı ateşe veren bir millettir. Bütün milletlere düşmandırlar. Özellikle Müslümanlardan hiç hoşlanmazlar. Bundan dolayı:
3-“İçlerinden pek azı müstesna, sen onlardan hep hıyanet görürsün.”52
Hıyanet ve zulüm onların ve seleflerinin âdeti olmuştur. Onların bu vaziyeti, tarih boyunca pek değişmemiştir.53
İçlerinden pek azı dışında, geriye kalanların Müslümanlara karşı böyle bir hıyanet içinde olmaları doğrusu anlaşılır bir şey değildir. Çünkü Yahudiler, dünya milletleri içinde en sıcak muameleyi Müslümanlardan görmüşlerdir. İslâm milletleri onları barındırmış, işkenceden kurtarmış, yaşam düzeylerini yükseltmiştir. Fakat onlar, hep akreb gibi sokmaya, yılan gibi zehirlemeye çalışmışlar, tilki gibi hile ve tuzak kurmaya gayret etmişlerdir.
Bahsinde bulunduğumuz âyette “Haine” kelimesinin mevsufunun terkedilmesi, manaya “hain hareket, hain niyet, hain söz, hain bakış…” şeklinde bir zenginlik kazandırmaktadır.54
Başta, bu millete peygamber olarak gönderilen Hz. Musa, bu kavimden çok çektiği gibi, Hz. Peygamber de bu milletin çeşitli hainlikleriyle karşılaşmıştır. Bunlar, Hz. Peygamberle yaptıkları ahidleri hep bozmuşlar, Hendek Harbinde olduğu gibi, verdikleri söze aykırı olarak müşrikler safında yer almışlar, daima Peygamberin aleyhinde konuşmuşlar, hatta O’nu öldürmeye teşebbüs etmişlerdir.55
Yeri geldiğinde hayatını vermeye hazır olmayanlar, izzetli bir hayat yaşayamazlar, daima zillet ve meskenete mahkûm olurlar. İşte Yahudi milleti, bu mananın canlı bir şahididir. “Biz onları yeryüzünde birçok ümmetlere böldük”56 âyetinin bildirdiği gibi, bunların iki yakası bir araya gelmemiştir. Dünyanın hemen her milleti ve devletinde azınlık olarak bulunan Yahudilerin hali, âyetin bu gaybî manasını tasdik etmektedir.57
Şu âyet ise, onların akıbetlerinden haber verir:
4-“Rabbin yeminle bildirdi ki: Muhakkak kıyamet gününe kadar, onlar üzerine en kötü azabı yapacak kimseleri gönderecektir.”58
Üstte nazara verilen Yahudilerle ilgili âyetler, ekseriyetle o milletin karakteristik vasıflarını bildirmektedir. Her milletin, diğer milletlerden farklı seçkin bazı özellikleri olabilir. Bahsinde bulunduğumuz millet, “hayat sevgisi, ölüm korkusu, daima fesad peşinde koşmak, hep haram kazanca çalışmak, hıyanet, zillet ve meskenet içinde yaşamak” gibi kötü özelliklerle, diğer milletlerden seçilip ayrılmıştır. Bu kötü özellikler, şüphesiz her millette bulunabilir. Hangi millette bulunursa, Yahudi milletinin akıbetine uğraması kaçınılmazdır. Bu zâviyeden baktığımızda, onların bu kıssaları tarih aynasından bütün asırlara yansıtılmış birer ibret levhasıdır.
Şimdi şu Dördüncü Işıktaki i’cazî lem’a-i îcaz gibi Kur’anın basit kelimatlarının ve cüz’î mebhaslerinin arkalarında pek çok lemaat-ı i’caziye vardır. Ârife işaret yeter.
Görüldüğü gibi Kur’an-ı Kerim cüzi olaylarla ve veciz ifadelerle çok büyük hakikatleri ders vermektedir. Burada nazara sunulanlar denizden bir damla mesabesindedir. Kur’andaki hemen her kıssa burada gösterilen şekilde değerlendirilebilir, kendisinden bu zamana nice dersler ve ibretler çıkarılabilir.
1 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 27. Azot, karbon, oksijen ve hidrojen Allah’ın kudret sıfatından gelen tabiat kitabında dört temel unsur olup her tarafta bulundukları gibi, Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’an’da da tevhid, nübüvvet, haşir ve adalet dört temel unsur olarak her tarafta yer alırlar.
2 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 28
3 Nursi, İşaratu’l- İ’caz, s. 29
4 En’am, 59
5 Râzi, XIV, 83
6 Neml, 38-40
7 İsra, 82
8 Yazır, V, 3195
9 Alak, 1
10 Taha, 114
11 Necm, 39
12 Hucurat, 10
13 Âl-i İmran, 103
14 Nisa, 32
15 Rûm, 22
16 Yani, şeklen bir durumu haber vermek olmakla beraber, aslında emirdir.
17 Konuşmak, hem sesli bir şekilde hem de hâl diliyle olabilmektedir. Sabah, akşam gibi vakitlerde âlemde meydana gelen değişikliklerin her biri, “hâl diliyle konuşan birer vahdaniyet şahididir.”
18 Sad, 43
19 Ankebut, 43
20 Uyku için asıl vakit, gece vaktidir. Ama gün ortasında da yarım saat kadar uyumak (kaylule) çok faydalıdır, aynı zamanda sünnettir.
21 Günümüzde gece mesaisinde çalışanlar, gündüz uyur, gece çalışırlar.
22 Beydâvi, II, 754-759
23 Bkz. Yusuf, 45-46
24 Bkz. Yasin, 78-80
25 Beydavi, III, 139
26 Bkz. Taha, 10-11
27 En’am, 59
28 Bakara, 31
29 Bakara, 34
30 Bkz. Bakara, 67 ve devamı
31 A’râf, 138
32 Bakara, 51
33 A’râf, 148. Benzer âyetler için bkz. Tâhâ, 85-98
34 Mü’min, 36-37
35 Bkz. Veysel Güllüce, Kur’an-ı Kerîme Göre Ahiretin Varlığı, s. 205-206
36 Naziat, 24
37 Beydâvi, II, 47-48
38 Bakara, 49
39 Bakara, 96
40 Maide, 62
41 Maide, 64
42 İsra, 4
43 Bakara, 60
44 Âl-i İmran, 75
45 Bakara, 94. De ki: “Eğer âhiret yurdu (Cennet) Allah katında başka insanlara değil de, sadece size ait ise (ve bu iddiânızda) doğru kimseler iseniz, haydi ölümü temennî edin!” Ayrıca bkz. Cum’a, 6.
46 Beydâvi, I, 138
47 Taha, 43-44
48 Maide, 62-63
49 Yazır, III, 1727
50 İbn Kesir, II, 76
51 Maide, 64
52 Maide, 13
53 Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, I, 333; Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, II, 859
54 Kutub, Fi Zılali’l-Kur’an, II, 859
55 Kurtubî, VI, 116
56 A’raf, 168
57 Âlusî, IX, 95; Merağî, IX, 99
58 A’raf, 167
