KAVRAMLAR – KELİMELER

-A-

Âdetullah: Allah’ın, mahlûkatın tasarrufunda prensip kabul ettiği kanunlarına “âdetullah” denir. “Sünnetullah” da aynı anlamda kullanılır. “Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın” ayetinin ifade ettiği gibi, bu kanunlarda bir devamlılık söz konusudur. (Ahzab, 62; Fatır, 43; Fetih, 23) Bazıları kâinattaki âdetullah kanunlarına yanlış olarak “tabiat kanunları” derler. Hâlbuki bu kanunlar, Allah’ın tabiata koyduğu nizamdan ibarettir.

Âfak: Nefsin haricindeki âlem

Âfak ve enfüs, birbirine mukabil olarak kullanılan iki kelimedir. Âfak, insanın dışındaki âlemi, enfüs ise insanın kendisini ifade eder. Bu iki kelime, “Ayetlerimizi onlara âfakta ve enfüste (kendi nefislerinde) göstereceğiz…” ayetinden alınmıştır. (Fussılet, 53)

Âfaki: Âfaka ait. Dış dünya ile ilgili şeyler.

Ahlâk: “Hulk” kelimesinin çoğulu olup “huy, tabiat, mizaç, seciye” gibi mânâlara gelir. İnsanın fıtratıyla, yaratılışıyla yakından ilgilidir. “Falanın ahlâkı şöyledir” dediğimizde bu hâlin onda bir karakter hâlini aldığını kastederiz. Yoksa sadece birkaç defa o şeyi yapmak ahlâk sayılmaz.

Akaid: İtikad olunan hakîkatler. İslâm inanç sistemi.

Akıl: Anlama âleti. Düşünme kabiliyeti. Kelime olarak akıl, “devenin yularla tutulması gibi, tutmak” anlamındadır. Ayrıca, “bağlamak, birbirine uygun iki nesne veya iki kavram arasında bağlantı kurmak” anlamını ifade eder. Mesela, bir yerden duman çıktığını görünce hemen ateşe intikal etmek, buz tutan nehrin inceliğini görünce “bu beni kaldırmaz” diye hüküm vermek aklın birer fonksiyonudur.

Aklî delil: Akıldan istifade ile getirilen delil. Bizler, Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bize bildirilen ve inanmamız istenen şeylere iman ederiz. İmanın mahalli kalptir. İnsan kalbiyle inanır. Ama kalben inandığı esasların aklen de delillerini arar, imanını kuvvetlendirmeye çalışır.

Âlem: Allah’ın varlığına delil olan, alâmet teşkil eden her şey. Âlemde birbiri içerisinde faaliyet gösteren, her biri ayrı bir dil ile Rabbini tesbih eden ve O’nun varlığını aklı başında olanlara ders veren nice âlemler mevcuttur.

Âlet ilimleri: Saat vakti gösterir, merdiven yukarıya çıkmamıza yarar. Biz böyle aletleri asıl maksatlarımıza yardımcı olarak kullanırız. Onun gibi, Arapça, mantık gibi ilimler de asıl öğrenilmesi gereken tefsir, kelâm gibi ilimlere ulaşmaya birer vasıtadırlar. Bunları alet olarak görmek ve o kadar değer vermek gerekir.

Allah’ın isimleri: Bir zât, zâtının birliğiyle beraber pek çok farklı unvanlara sahip olabilir. Cenab-ı Hak bir olmakla beraber, pek çok isim ve unvanlara sahiptir.

Sözgelimi,

-Herbir varlık yaratılmasıyla O`nun Hâlık ismini,

-Rızıklandırılması cihetiyle Rezzak ismini,

-Hayatıyla Muhyi ve ölümüyle Mümit ismini göstermektedir.

Allah’ın sıfatları: Allah’ın zâtî, sübûtî ve fiilî sıfatları vardır. Zâti sıfatlara aynı zamanda “aynî ve tenzihi sıfatlar” da denilir. Bunlar Allah’ın zâtından ayrılması mümkün olmayan ve zâtına lâzım ve vâcib olan sıfatlardır. “Vücud, kıdem, beka, vahdaniyet, kıyam binefsihi, muhalefetün- lilhavâdis” sıfatları Allah’ın zâtî sıfatlarıdır.

Bu sıfatların mânalarında nefiy olduğu için “Selbî sıfatlar” da denir. Meselâ, vahdaniyet, birden fazla ilâh olmasını nefyeder. Beka, fâniliği nefyeder.

1. Vücud, var olma, varlık manasına gelir. Bu varlık âlemindeki mahlûklar Allah’ın varlığına birer delil, birer alâmet ve O’nun vücud sıfatına birer şâhittirler.

2. Kıdem, Allah’ın varlığının bir başlangıcı olmamasıdır.

3. Beka, Allah’ın varlığının bir sonu olmamasıdır.

4. Vahdaniyet, Allah’ın birliğini ve benzeri olmadığını ifade eder. Bu sıfatın şahitleri sonsuz denecek kadar çoktur. Her varlık bir yönüyle yaratıcısının varlığını gösterirken, diğer yönüyle de birliğine şahadet eder. Meselâ, bir çiçeği yaratan ancak baharı getiren, güneşi, havayı, suyu, toprağı yaratan zât olabilir.

5. Kıyam- binefsihi, Allah’ın varlığının yine kendi varlığıyla devam etmesi, başka bir varlığa dayanmaması demektir. Yani bütün bu varlıkları ayakta tutan bir kayyumiyet hakîkati vardır. “Allah zâtında kaimdir; varlığı, devamı ve bekası için başkasına asla muhtaç değildir. Hiçbir mahlûkun kendi varlığını kendi iradesiyle ayakta tutmadığını, hepsinin bir İlâhî lütufla varlıklarını sürdürdüğünü düşünen insan, Allah’ın bu sıfatını kolaylıkla anlayabilir.

6. Muhalefetün-lil-havadis, Allah’ın zâtının hiçbir varlığa benzememesi sıfatıdır. Bir eseri yazan zâtın eserdeki hiçbir kelimeye, hiçbir cümleye benzemeyeceğini, zira kâtibin yazı cinsinden olmayacağını düşünen insan, “Allah elbette hiçbir mahlûka benzemez.” diyecektir.

Hayat, İlim, İrade, Kudret, Sem’, Basar, Kelâm sıfatlarına sübûtî sıfatlar denir. Bunlara “sıfat-ı seb’a” adı verilir. İmam Matüridi bu yedi sıfata “Tekvin” sıfatını da ilave eder. İmam Eş’ari ise, tekvin sıfatını Allah’ın kudretinin taalluku olarak görür. Allah’ın fiili sıfatları ise, yaratmak, rızık vermek, san’atlı yapmak gibi sıfatlarıdır. Biz Allah’ı bu sıfatları vasıtasıyla daha iyi tanırız.

Allah’ın fiilî isimleri: Allah’ın fiillerinden meydana gelen isimler. Bağışlamasıyla Ğaffar, şifa vermesiyle Şafi olması gibi.

Allah’ın zâtı: Bizler Cenâb-ı Hakk’ı zâtıyla değil, isim ve sıfatlarının tecellisiyle, yarattığı eşya ile tanırız. Temsilde hata olmasın, nasıl ki gündüz vakti gördüğümüz o aydınlığın güneşten geldiğini kesin olarak biliriz, ama güneşin zâtına gözümüzü çevirsek bir şey görmez hâle geliriz. Onın gibi yaratılan her şeyin Allah’tan olduğunu anlamakta fazla zorlanmayız, ama “Acaba Allah’ın zâtı nasıldır?” dersek o vadide yol alamayız.

Allah’ın zâti isimleri: Allah’ın zâtı ile ilgili isimler. Mesela, Kuddüs ve Samed isimleri Allah’a hastır, bu isimler başkasına verilemez. Çünkü Kuddüs, “noksan sıfatlardan mukaddes olan”, Samed ise, “kendisi hiçbir şeye ihtiyaç duymamakla beraber her şey Ona muhtaç olan” demektir. Bunlar ise, sadece Allah için olur, başkası için düşünülemez.

Araz: Sonradan olan, takılan. Geçici şey. Cevher olmayan. Özde olmayıp sonradan kazanılan. Araz, herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıftır. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin varlığı için zaruri değildir. Arazın müstakil varlığı yoktur. Madde olmaksızın onun “renk, şekil, yumuşak veya sert olma” gibi arazlarından söz edemeyiz.

Arızî kelimesi ise, “özde bulunmayıp sonradan katılan yahut kazanılan” anlamına gelir. Mesela, insandaki gülme özelliği bir araz olup, onun hakîkatinden değildir. Hiç gülmeyen insan da yine insandır.

Arş: Yüksek yer. Tavan. Dam. Çardak. Hükümdarın tahtı. Hükümdarlık. Saltanat. Arş, İlâhî tasarrufların emir ve irade merkezi olup, saltanat-ı İlâhiyeden kinayedir.

Arz: Dünya

Atıf: Bağlama. Bağ. Ekleme.

Atıf harfi: İki kelime veya cümleyi birbirine bağlayan harf. Türkçedeki “ve” ve “sonra” harfleri gibi…

Ayet: Delil. İbret. Alâmet. Mu’cize. Allah’ı tanıttırmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, kâinat kitabının harflerinden, kelimelerinden ayet olarak söz eder. Allah’ın kelâm sıfatından gelen Kur’ân ayetleri olduğu gibi, O’nun kudret sıfatından gelen kâinat kitabının da ayetleri vardır. Her iki kitap da Allah’tandır ve her iki kitap da Allah’ı tanıttırmaktadır.

Azamet: Büyüklük, ululuk.

-B-

Basîret: Basîret, kısaca “kalp gözünün açık olması” demektir. İnsanın gözünde eşyayı görme kabiliyeti, kalbinde de o eşyanın yaratıcısını bilme özelliği vardır. Şu var ki, göz görebilmek için ışığa muhtaç olduğu gibi, kalp de basiret sahibi olmak ve İlâhî hakîkatleri görmek için iman nuruyla nurlanmaya muhtaçtır.

Bedi’: Eşi ve benzeri olmayan.

Bu kelime aynı zamanda Allah’ın isimlerindendir. Allah’a nisbet edildiğinde “örneksiz olarak yaratan” anlamı taşır.

Edebiyatta kullanıldığında “edebi san’atlar” anlamına gelir. Kelâmı tezyinde kullanılır.

Terzinin, müşterisinin endamına göre diktiği elbiseyi, daha güzel göstermek için yer yer süslemesi gibidir.

Bedihi: Delil ve isbata lüzûm olmayan açık şey. Mesela “Üç ikiden büyüktür.” “Parça, bütünden büyük olamaz.” gibi hüküm ifadeleri açık hükümlerdir, ayrıca delil istemez.

Böyle şeyler fazla düşünme ve araştırmaya gerek olmadan kolayca anlaşılır. Bunlara bedihiyat adı verilir. Mesela “Bir harf kâtipsiz olmaz. Bir iğne ustasız olmaz” cümleleri bedihi bir hakîkati ifade ederler.

Bedihinin mukabili “nazari” kelimesidir. Nazari, yani teorik olan meseleler çok açık olmaz, farklı yorum ve değerlendirmelere tabi tutulabilirler.

Belâğat: Sözün fasih ve açık seçik olması. Sözü güzel söyleme, etkili konuşma ve yazma san’atı. Belâğat, fasih bir sözün “muktezay-ı hâle mutabık” (halin gereğine uygun) olarak söylenmesidir. Mesela, bir düğün merasiminde yapılacak konuşma ile, bir cenaze merasiminde yapılacak konuşma elbette aynı değildir. Birincisinde evliliğin faziletlerinden, ikincisinde ölümün güzelliklerinden söz etmek muktezay-ı hâle uygun hareket etmektir.

Belâğat ilminin üç bölümü vardır: Meânî, Beyan ve Bedi’

Berzah: Ara âlem. Perde. İki şey arasındaki engel. Kabir hayatı. Ölümden sonra ruhların kıyamete kadar kalacakları âleme, âlem-i berzah denilir.

Beşer: İnsan.

Beyan fenni: Mânânın farklı üsluplarla, çeşitli yollarla ifade edilmesi.

Beyan, belâğatin üç kısmından biridir.

Belâğat ilminin hakîkat, mecaz, kinâye, teşbih, istiâre gibi bahislerini öğreten kısmı.

Bir terzi, elbiseyi farklı modellerde dikebildiği gibi, bir konuşmacı da aynı mânâyı çeşitli şekillerde anlatabilir. Mesela, “Zeki’nin uykusu var” denilebileceği gibi, aynı mâna “Zeki’nin gözünden uyku akıyor” şeklinde bir mecazla veya “Zeki, dün gece beşik sallamış” şeklinde bir kinayeyle de anlatılabilir.

Bilfiil: Kabiliyetin fiil âlemine çıkması. Bunun mukabili “bilkuvve” kelimesidir. Kuvve; kuvvet, güç, kabiliyet manalarına gelir. Fiil ise iş, olay, hareket demektir. Çekirdek ile ağaç bilkuvve ve bilfiile birer örnektir. Ağaç, çekirdekteki bilkuvvenin bilfiile dönüşmüş şeklidir. Ağacın bütün özellikleri genetik şifreler hâlinde o çekirdekte bulunmaktadır. Ama o çekirdek toprak altına atılıp, parçalanıp, açılıp büyüyüp sonunda ağaç hâline geldiğinde bilkuvve olan bütün özellikleri fiil âlemine geçer ve kendini gösterir.

Bizzarure: Zarûri olarak, ister istemez.

Burhan: Kat’i delil, hüccet. İspat vasıtası.

Burhan, bir hakîkati, inkâr edilemeyecek şekilde ispat eden kuvvetli delile denir. Mantıkta, “Öncülleri, yakîniyattan (kesin bilgilerden) oluşan kıyas” şeklinde tarif edilmektedir. Mesela, “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diyene karşı “Onları yoktan yaratan tekrar diriltecek” şeklindeki Kur’ânî cevap çok kuvvetli bir burhandır. (Yasin, 77-79) Zira, ilk yaratılış gözler önündedir. Yoktan var eden bir kudretin, ölenleri tekrar diriltmesi, elbette daha kolay anlaşılır bir durumdur.

Burhan-ı aklî: Akla hitap eden delil.

Burhan-ı innî: Eserden müessire, neticelerden sebeplere yapılan istidlâl. Dumanın varlığından ateşin varlığına delil getirmek gibi…

Bir grup fakirin her gün beslendiklerini, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğini gördükten sonra, “Bunları icra eden, mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır” diye hükmedildiğinde eserden müessire intikal söz konusudur.

Burhan-ı limmî: Müessirden esere, sebeplerden neticelere yapılan istidlâl. “Ateş varsa dumanı da vardır” demek gibi…

Bir zâtın şefkatinden, merhametinden, cömertliğinden söz edildikten sonra, “böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır.” hükmü vermemiz müessirden esere bir intikaldir.

-C-

Cebriye: İnsan iradesini reddeden ve insanı rüzgârın önündeki yaprak gibi kadere mahkûm sayan görüş.

Mu’tezile mezhebi, “insan kendi fiilinin yaratıcısıdır” diyerek ifrat bir görüşü savunurken, Cebriye mezhebi de “İnsan tamamen kaderin mahkûmudur” diyerek tefrite düşer.

Cehl-i mürekkeb: Bilmediğini bilmemek. Yanlış bilgisini ilim sanmak.

Cehalet, ilmin zıddı olup, bilmeme hâlini ifade eder. İki şekilde görülür: 1. Cehl-i basit, 2. Cehl-i mürekkep.

Cehl-i basit, bilmemektir. Cehl-i mürekkep ise, bilmediğini de bilmemektir, Birincisinin tedavisi kolay, ikincisinin tedavisi hayli zordur. Çünkü böyleleri hem bilmiyorlar, hem de bilmediklerini bilmiyorlar. Cehaleti bir hastalığa benzetirsek, cehl-i mürekkep, kendini sağlıklı zannetme hâlidir.

Celâli tecelli: Allah’ın celâl ile tecellisi. Mesela çiçeklerdeki güzellik cemâli bir tecelli iken, dağlardaki haşmet ve fırtınalardaki heybet celâli tecellilerdir.

Cemâli tecelli: Allah’ın cemâl ile tecellisi. Hayatı vermesi, onu rızık ile devam ettirmesi gibi…

Cevher: Asıl, öz, kabiliyet, istidat.

Varlığı kendi kendine devam edebilen, müstakil varlığı olan.

Cevher kelimesi arazın zıddıdır. Elimizdeki hamurun sabit maddesi cevher, değişebilen şekilleri ise arazdır. Taş cevher, onun rengi, sükun ve hareketi birer arazdır. Cevher için İslâmî kaynaklarda “ayan” tabiri de kullanılmıştır.

Cezalet: Kelâmı meydana getiren kelimelerin özenle ve hassasiyetle seçilmesi ve bunun sonucu olarak kelâmın hem parça parça, hem de bir bütün olarak ihtişamlı olması. Risalelerde Kur’ân’ın mu’cizelik yönleri anlatılırken “nazmındaki cezalet” şeklinde önemli bir i’câz vechi nazara verilir. Kur’ân’ın lafzında fesahat, manasında belâğat ve nazmında ise cezalet vardır. Yani, cezalet nazmla alâkalı bir durumdur.

Cumhur: Halk topluluğu. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler.

Cumhur-u nas: İnsanların ekserisi.

Cüz: Kısım. Parça.

İnsan bedeni bir küll, bir bütündür. Her bir organ ise o bedenin bir cüzü, bir parçasıdır. Yer küresinin bütününü bir küll olarak değerlendirdiğimizde, dağlar, ovalar, denizler o küllün cüzleri olurlar. Güneş sistemimiz bir küll, her bir gezegen ise o küllden bir cüzdür. Ve nihayet, insan-ı ekber denilen kâinat da bir küll; onu teşkil eden her sistem, her yıldız, her gezegen o büyük insanın organları, hücreleri gibidir.

Cüz’î: Cüz’e ait olan. Küllînin kısımları. Mesela “insan” küllî bir kavramdır. Her bir insan bunun cüz’î fertleri olur.

Cüz-i ihtiyari: İnsanın hür iradesi.

Bir anda ancak bir şeyi seçebilen insan iradesi.

İhtiyar etme, seçme manasına gelir. İnsan iki şeyden birisine meylederek onu yapmayı ihtiyar eder ve diğerinden vazgeçer. Yani, cüz-i ihtiyarinin esası, meyillerdir. İnsanın fiilleri, meyillerinden doğar.

İhtiyarın cüz’i olması, bir anda ancak bir şeyi ihtiyar edebilmesi, birden fazla işi birlikte ihtiyar edememesi anlamına gelir.

Cüz’î irade: Bir anda ancak bir şeye yönelebilen, iki şeye birlikte taallûk edemeyen irade. İnsan iradesi

İnsan bir anda ancak bir şey irade edebilir. İki kelimeyi birlikte söyleyemez, iki yöne aynı anda bakamaz, iki manayı birlikte düşünemez.

-D-

Dâhi: Eşine ender rastlanır, sıra dışı zekâ sahibi.

Dakik: Pek ince. Mesela “dakik bir mana” dediğimizde “herkesin ilk anda kolay bir şekilde anlamayacağı ince bir anlam” kastedilir.

Dalâlet: Yoldan sapmak.

Kasten veya hata ile doğru yoldan çıkmak,

Dalâlet, yoldan sapmak anlamında olup, hidayet kelimesinin karşıtı, zıddı olarak kullanılır.

Bu yolda gidenlere ehl- i dalâlet denilir.

Darb-ı mesel: Misal olarak söylenen meşhur söz. Bir hâdiseye binaen söylenen hikmetli söz. Ata sözü. Mesela, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.” sözü, bir darb-ı meseldir. Bu ifade, yapılan iyiliğin asla unutulmayacağını anlatır. Kelâm esnasında bunlara yer vermeye ise “irsal-i mesel” denilir.

Delâlet: Delil olma. Yol gösterme. Alâmet olma. İz. İşaret.

Dumanı gördüğümüzde hemen ateşe intikal ederiz. Çünkü “ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” Bu durumda duman, ateşe delâlet eder. Bir harfin kâtibine, bir iğnenin de ustasına delâleti vardır. Benzeri bir şekilde şu kâinat kitabı ve âlem sarayı da Allah’a delâlet etmektedir.

Delil: Kendisinin bilinmesiyle başka bir şey bilinen.

Her eser, kendi ustasının varlığına ve sıfatlarına bir delildir.

Delilin bir manası da “kılavuz”dur. Bilmedikleri bir ülkeye seyahata çıkanlar, bir rehber eşliğinde gezerler. Göçmen kuşlar, bir önder eşliğinde kıt’aları aşarlar.

Devir: “Dönme ve aktarma” gibi mânâlara gelir. Mesela A’yı anlamak için B’ye muhtacız. B’yi anlamak için de A’ya muhtaç olursak buna “devir” denir. Allah’ın varlığı ispat edilirken “Çünkü peygamberler O’nu haber vermişlerdir” desek, “Peygamberlerin Allah tarafından gönderildiğini nereden bileceğiz?” sorusuna da “Çünkü Allah peygamberler gönderdiğini haber veriyor” desek devir lâzım gelir.

-E-

Ehl-i itizal: Mu’tezile mezhebinden olanlar.

Ehl-i kitab: Kendilerine kitap gönderilen semavî din mensupları. Günümüzde Yahudi ve Hristiyanlar ehl-i kitaptırlar. Ehl-i kitab, İslâmiyeti kabul etmemeleri cihetiyle küfür üzere bulunsalar da, Allah’a, ahirete, bazı peygamberlere ve kitaplara iman etmelerinden dolayı kendilerine bazı ayrıcalıklar tanınmıştır. Onların kestiği yenir ve onlardan kız almak caizdir.

Ehl-i sünnet: Hz. Peygamberin (asm.) yolundan gidenler.

Resulullah Efendimiz (asm.), bir hadisinde ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını, bunlardan birinin kurtulacağını haber verir. Bu fırkanın kimler olduğu sorulduğunda “Benim ve ashabımın yolundan gidenler.” diye cevap verir. (Ebu Davud, Sünne, 1)

Emr-i itibari: Müstakil bir varlığı olmayıp ona itibar eden kimsenin aklında teşekkül eden emir, iş, hadise.

Sağ- sol, ön- arka, büyük- küçük gibi şeylerin müstakil varlıkları yoktur. Yani, bunlar mahlûk değillerdir. Sağ kol da, sol kol da mahlûktur, ama sağ ve sol mahlûk değillerdir. İnsanoğlu bedeninin bir tarafını sağ, diğerini sol olarak itibar etmiş, onlara bu isimleri vermiştir; aksi de olabilirdi.

Kaya çakıldan büyüktür ve her ikisi de mahlûktur, ama büyük diye bir mahlûk yoktur. Nitekim o büyük dediğimiz kaya, dağa nisbet edildiğinde küçük olur.

Enfüsi: Kişinin kendisiyle alâkalı olan. Nefse, kendi hayatına ait. Subjektif.

Eş’ariler: İtikadda İmam Eş’ariye tabi’ olanlar. Önceleri Mu’tezili olan İmam Eş’arî, bu fikirlerinden sıyrılmış, ehl-i sünnet inancının yaygınlaşmasında büyük hizmetler ifa etmiştirr. Şafii mezhebinden olanlar itikadda Onun mezhebindendirler. Ehl-i Sünnetin itikadda başlıca iki mezhebi vardır: Matüridiler ve Eş’ariler. Bu iki mezep arasında bazı meselelerde öze taalluk etmeyen bakış farklılığı vardır.

-F-

Farz-ı kifaye: Bir kısım müslümanların yapması ile diğerlerinin sorumluluktan kurtuldukları farz. Cenâze namazı kılmak gibi. Mesela, normal şartlarda düşmana karşı asker savaşır. Ama şartlar gerektirdiğinde seferberlik ilan edilir, yediden yetmişe herkes savaşa katılır. Birincisi farz-ı kifaye iken ikincisi herkese farz olur. (Farz-ı ayn)

Fasık: Fısk içinde olan. Günahlarla iç içe bir hayat yaşayan.

Fehva: Mefhum, kavram, anlam, mânâ.

Fer’i hükümler: Dinin, esasa ait olmayan muamelatla alâkalı hükümleri.

Fesahat: Sözün kolay anlaşılır ve kusurlardan uzak olması.

Lafızların telâffuzunun akıcı olup kulağa hoş gelmesi yanında mananın da dil ve ifade kusurlarından arınmış olarak net ve açık olması.

Fıkıh: İnce anlayış, köklü kavrayış, derin idrak.

İslâm dininin ibadet ve muamelattan bahseden bölümü.

Fıtrat: Yaratılış.

Yumurtadan çıkan bir ördek yavrusu hemen yüzebileceği bir su aramaya başlar. Suyu tertemiz ve berrak bir göl bulamazsa, en azından çamurlu bir su birikintisiyle oyalanır. Onun gibi, aklı başında her insan, fıtraten Yüce Yaratıcıyı bulmaya çalışır. Eğer gerçek Yaratıcıyı bulamazsa, bazı yaratılmışları İlâh kabûl eder. Bir kısım insanların putlara, kiminin ateşe, kiminin de ineğe tapması bu tür bir olaydır.

Fıtrat kanunları: Yaratılış kanunları. Tabiattaki ve insan mahiyetindeki kanunlar. Mesela, bütün insanları eşit yapmaya çalışmak, insandaki tekâmül kanununa zıddır.

Fıtrî: Doğuştan, yaradılıştan gelen. Fıtrat kanunlarına uygun olan. Mesela, “inanç fıtrîdir.” Yani her insan şöyle veya böyle bir şeye inanır.

Fihriste: Bir dükkânda veya bir kitabın içerisinde ne bulunduğunu sıra ile gösteren liste. Katalog.

Fitne: Kargaşa – kaos hâli, anarşi.

İnsanların zor imtihanlara tabi tutulması.

Fitne; altın, elmas gibi kıymetli madenlerin kendilerine karışmış bulunan diğer madenlerden ayrışması için ateşe atılmasını ifade eder. Böyle bir ameliye ile bir tarafta posa, diğer tarafta kıymetli madenler toplanır.

-G-

Gadab-ı İlâhî: Allah’ın gazabı.

Gadap: Hiddet, öfke, kızgınlık.

Gani: Zengin, kimseye muhtaç olmayan, varlıklı. Gerçek anlamda gani sadece Allah’tır. Kime ne verilmişse, gerçekte Allah’ın mülküdür.

Garabet: Farklılık, sıra dışılık. Mesela, yüzlerce zenci arasında beyaz bir insan hemen farkedilir.

Gayb: Gizli olan, görünmeyen

Gözlerden gizli olana gayb denir. Kaybolmak ifadesi buradan gelmiştir. Aslı “gaip olmak”tır. Geçmiş ve gelecek bizim için gaybdır. İmanın altı esası yine birer gaybdır.

Gayb âlemi: Görünmeyen âlem.

Âlem için yapılan değişik sınıflandırmalardan birisine göre âlem, şehadet ve gayb âlemi olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayırım, Allah Tealanın Âlimü’l- ğayb ve’ş- şehade olmasıyla alâkalıdır. Yani Allah hem gaybı bilir, hem de şu görülen âlemi…

Şehadet âlemi, duyu organlarımızla şahid olduğumuz, hissettiğimiz âlem; gayb âlemi ise aklımızla bildiğimiz, kalbimizle tasdik ettiğimiz, fakat mahiyetini kavrayamadığımız âlemdir.

-H-

Habis: Alçak tabiatlı. Kötü. Pis..

Hads: Keskin kavrayış. Sürat-i intikal. Sezgi.

Aklın başlıca iki seyri vardır: Fikir ve hads.

Fikir, tedricidir; hedefe adım adım gidilir. Hads ise, şimşek gibi bir sür’at-i intikaldir. Hads olayında hedefe birden ulaşma söz konusudur.

Hakaik-ı eşya: Eşyanın hakîkatleri.

Eşyanın aslı, özü, iç yüzü.

Birbirinden farklı özellikler taşıyan şu gördüğümüz eşyanın hakîkatleri, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine dayanır. Mesela, onların vücud bulması Mucid isminin, hayata kavuşmaları Muhyi isminin, rengârenk görünümleri Mülevvin isminin, güzel nakışları Müzeyyin isminin, birbirinden ayırıcı sûretleri Musavvir isminin, hikmetli miktarları Hakîm isminin tecellisiyle olmuştur.

Hakaik-ı nisbiye: Başkalarına nisbet yoluyla ortaya çıkan gerçekler.

Nisbî, “hakîkatte varlığı olmayıp bir başkasına nisbet edilen” demektir. Büyük-küçük, sağ-sol, ön-arka, üst-alt birer nisbî emirdir. Bunların hiçbiri mahlûk değildir. Koyun karıncadan büyüktür ve her ikisi de mahlûktur, ama büyük diye bir mahlûk yoktur. Nitekim, o büyük dediğimiz koyun, deveye nisbet edildiğinde küçük olur.

Hakîkat: Gerçek. Kesin olarak sabit olan şey. Mecaz olmayan. Öz, içyüz, asıl.

Seyyid Şerif Cürcani, Tarifat adlı kitabında şöyle der:

“O nedir?” sorusunun cevabı olan özellik, makûl olması bakımından mahiyet, hariçte sübûtu bakımından hakîkat, başkalarından farklılığı bakımından ise hüviyet diye adlandırılır.

Hakir: Küçük. Ehemmiyetsiz. Kıymetsiz. İtibarsız.

Halife: Vekil. Halef. Birinin yerine geçen.

İnsanın yeryüzünde halife kılınması şu gibi cihetlerdendir:

-İnsandan önce cinlerden bir taife yeryüzünde imtihana tabi kılınmışlardı, onlardan sonra yerlerine insan getirildi.

-İnsan, Allah namına yeryüzünde tasarrufa yetkili kılındı.

Hamd: Methetmek, övmek.

Kalbin medih ve şükür duygularıyla dolması.

Hamd, Cenab-ı Hakk’ı kemâl sıfatlarıyla anmaktır.

Harf-i cer: “Kitaba, kitabı, kitaptan…” örneklerinde olduğu gibi, Türkçede isme bitişik olarak gelen eklerin Arapçada karşılığı olan kelimeler.

Haricî: Dışarıya âit olan. Dâhilinin zıddı. Dış ile alâkalı.

Hariciyat: Dış dünyayla alâkalı şeyler.

Harikulâde: Sıra dışı, olağanüstü, alışılmıştan farklı.

Cenab-ı Hakkın kâinattaki tasarrufu iki şekildedir:

1. Sünnetullah – âdetullah denilen umumî kanunlarla tasarrufu..

2. Harikulâde olarak hususi tasarrufu.

Gece-gündüzün birbirini kovalaması, güneşin her gün doğup batması, anne-baba sebebiyle yeni canlıların dünyaya gönderilmesi, ağaçlar vasıtasıyla meyvelerin ikram edilmesi gibi İlâhî tasarruflarda bir devamlılık ve umumilik vardır.

Her türün ilk fertlerinin yaratılışı, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gönderilişi, mu’cizeler, kerametler ise sıradışıdır ve hususidir.

Hasaret: Zarar, hüsran.

Hasene: İyilik. Güzellik. Hayırlı amel. Allah rızasına uygun iş.

Hâsıl-ı bilmasdar: Gitmek, yürümek, vurmak gibi, masdardan ortaya çıkan sonuç. Yürümek masdar, yürüyüş hâsıl-ı bi’l masdardır. Vurmak masdar, acı yahut ölüm hâsıl-ı bi’l masdardır.

Hasr: Tahsis. Yalnız bir şeye mahsus kılma. Vakfetmek. Zaman ayırmak.

Mesela, “Ameller ancak niyetlere göredir.” cümlesinde hasr vardır. Yani, “niyet olmadan amel olmaz.” “Ancak, sadece…” gibi ifadeler hasr için kullanılır.

Hassa: Her türü diğerlerinden ayıran özelliğe hassa adı verilir. Mesela canlılar içinde düşünme kabiliyeti, insana ait bir hassadır.

Haşir: Toplama. Bir yere biriktirme.

İnsanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması.

Havas: Büyük zâtlar. Bu kelime “avam” kelimesinin karşılığı olarak kullanılır.

Hevâ: İstek. Düşkünlük. Nefsin istek ve arzularına göre hareket etme.

Nefsin zararlı arzuları, meşru olmayan istekleri.

Nefsin bazı istekleri meşru iken bir kısmı da gayr-i meşrudur. Bu ikincilere istek duymaya hevâ adı verilir.

Hicran: Uzaklaşma. Ayrılık.

Hilkat: Yaratılış. Doğuştan gelen vasıf.

Hiss-i Müşterek: Görme, işitme gibi organlardan beyindeki duygu merkezlerine gelen dış tesirlerin hepsinin toplanıp değerlendirildiği yer.

Hud’a: Aldatma.

Hudus: Sonradan meydana gelme. İlâhî irade, bir mümkini varlık sahasına çıkarmayı dilediğinde, onu yokluktan kurtarır, var eder. Bu varlık, yaratılmış olması yönüyle “mahlûk”, sonradan meydana gelmesi cihetiyle de hâdis tir.

Hüccet: Delil. Bir iddiânın doğruluğunu isbat için gösterilen vesika. Şâhid.

Hüsran: Ümit edilenin elde edilememesinden duyulan elem. Mahrumiyet acısı. Zarar, ziyan, kayıp.

Itlak: Bağlı olmamak. Kayıt altına alınmamak. Serbest bırakmak.

Itlak, lügat mânâsıyla salıverme, serbest bırakma demektir. Istılahta ise ıtlak, mukayyed (kayıtlı, bağlı, sınırlı) olmanın zıddıdır.

Bir okul müdürü, “sınıftan bir kişi gelsin” dediğinde ıtlak söz konusudur, yani sözü mutlak olarak söylemiş, herhangi bir kayıt koymamıştır. Fakat “Sınıfın en çalışkan öğrencisi gelsin” dediğinde, bu söz mutlak değildir, kayıtlıdır.

-İ-

İbtila: İmtihan. Belâya uğramak. Musibete düşmek.

Îcaz: Sözü kısa söyleme, az sözle çok mânâ ifade etme.

Vecîze kelimesi bu kökten türemiştir ve “özlü söz” anlamındadır.

İ’caz: Âciz bırakma, âciz hâle getirme; karşı çıkmaya veya yarışa kalkışmaya cesaret edemeyecek bir hâle getirme. Kur’ân’ın mu’cize olmasının bir yönü, ifadesindeki i’câzdır.

İcma’: Bir konuda âlimlerin ittifakı. Amelî bir meselenin şer’î hükmü üzerinde müçtehitlerin birleşmesi. İslâm hukukunda dört aslî delil vardır: Kitap, Sünnet, İcma, Kıyas.

İctihad: Bütün güç ve kuvvetini kullanmak.

Hakkında kesin hüküm olmayan bir meselede kitap ve sünnete dayanarak hüküm vermek.

Fıkıhta ise, “istinbat-ı ahkâm, yani âyet ve hadislerdeki derin mânâları ve gizli hükümleri çıkarmak için çalışmak” şeklinde tarif edilir. Bu ilmî kudrete ve bu ilâhî ihsana nail olan zâtlara müçtehit denilir.

İfade-i meram: Maksadını anlatmak.

İffet: Namus. Nefsi, hayvanî temayüllerden men etmek. Helâlle yetinip haramdan kaçınmak. İnsandaki şehvet kuvvesinin denge mertebesi.

İfrat: Haddi aşıp aşırı gitmek. Tefrit’in zıddıdır.

İhtiva: İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak.

İktiza: Lâzım gelme, gerekme.

İlle-i gaiye: Bir şeyin meydana geliş gayesi.

İllet: Sebep. Vesile. Bir şeyin meydana gelmesi kendisine bağlı bulunan şey.

İlm-i İlâhî: Allah’ın ilmi.

İltifat: Hitabın yönünü değiştirme, sözü gaybtan muhataba, muhatabtan gayba döndürme san’atıdır. Bir zâtın kemâlini “O şöyle âlimdir, böyle cömerttir..” şeklinde ifade edersek onu gaibane methetmiş oluruz. Ama onun huzuruna çıkıp “Siz şöyle âlim, böyle cömertsiniz…” dediğimizde muhatab olarak kendisini methetmiş oluruz.

İlzam: Muarazada delil göstererek muhalifini susturmak. Söz ve fikirde galibiyet. İltizam ettirmek.

İmkân: Var olmakla olmamanın eşit olması.

Bir şeyin varlık veya yokluğunun kendi zâtından olmaması.

Mümkin, varlığı imkân dairesinde bulunan, olup olmama hâllerinden her ikisini de kabul edebilen, yani var olabildiği gibi yoklukta da kalabilen mânâsına gelir.

İmtisal: Uymak. İtaat etmek.

İmtiyaz: Ayrıcalık. Diğerlerinden farklı olmak, benzerlerinden ayrılmak.

İmtizaç: Mezcolmak. Karışmak.

İnbisat: Genişleme. Yayılma.

İnayet: İkram, yardım, ihsan, lütuf, iyilik, bağış.

İnayette özel bir itina manası vardır. Mesela, et yemeyen birisine et verdiğimizde ikramda bulunuruz, ama bunda bir inayet söz konusu değildir.

İnfak: Nafaka verme. Geçindirme.

İnkılâp: Dönüşmek. Değişmek. Bir insanda veya toplumda meydana gelen köklü değişiklikler.

İnkıta: Kesilme. Arkası gelmeme.

İnkiyad: Boyun eğme. Teslim olma.

İnnî burhan: bak. Burhan-ı innî

İns: İnsan.

İnşa cümlesi: Arapçada cümleler bir cihetle şu iki kısma ayrılır: Haber cümlesi ve inşa cümlesi. Haber cümlesinde hüküm vardır. Bu hüküm doğru veya yanlış olabilir. Mesela, “taş serttir” ifadesi bir haber cümlesidir. Ama, “taşı havaya at” dediğimizde inşa cümlesi olur, hüküm taşımaz, sıdka ve kizbe ihtimali olmaz. Soru cümleleri, temenni cümleleri, emir ve yasak ifade eden cümleler, inşa cümlesi gurubunda yer alır.

İntikal: Bir yerden bir yere nakletmek. Bir mes’eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.

İradî: İrade ile alâkalı, iradeye dâir.

İrtisam: Resmedilmek, resmi çıkmak.

İsim cümlesi: Arapçada cümle ikiye ayrılır: İsim ve fiil cümlesi. İsim cümlesi isimle başlayan cümledir. Fiil cümlesi ise, fiille başlar.

İsm-i fail: Kendisinden fiil, iş çıkan kimse. Yazana “kâtib” denilmesi gibi.

İsm-i meful: Fâilin fiilinden etkilenen. Kâtibin yazdığına “mektub” denilmesi gibi.

İstiane: Yardım istemek.

İstiare: Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. Bir kelimenin mânasını geçici olarak başka mânada kullanmak veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san’atı. Mesela “Ahmet sevinçten uçtu” dediğimizde “uçtu” ifadesinde istiare vardır, kuşa ait bir özellik mecazen insan için kullanılmıştır.

İstidlal: İspat için delil getirmek.

Delillerden hüküm çıkarmak. İstidlalde doğru kabul edilen hükümler (kazıyye-önerme) esas alınarak bir sonuca ulaşılır. “Bütün insanlar ölümlüdür. Hasan da bir insandır. O hâlde, o da ölümlüdür” ifadeleri bir istidlal örneğidir.

İstiğna: Elindekini kâfi bulup başkasına ihtiyaç duymamak.

İstihsan: Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatinde bulunmak.

İstihza: Alay etmek, birisi ile eğlenmek.

İstikamet: Her türlü aşırılıktan uzak olan orta yol.

Akıl, şehvet ve gadap kuvvelerinin vasat mertebesi.

İstikamet, ifrat ve tefrite sapmadan doğru yolda gitmektir. Mü’minler namazın bütün rekâtlarında Allah’tan “sırat-ı müstakime hidayet” isterler. Böylece, bu dünyada ömürlerini istikamet çizgisinde geçirmeyi, yâni kıldan ince ve kılıçtan keskin olan sıratı bu dünyada geçmeyi dilemiş olurlar.

İstikra: Ayrı ayrı olaylardaki ortak özelliklere dikkat ederek genel bir sonuca varmak. Tümevarım metodu. Mesela, değişik insan fertlerinin ölümünü gördüğümüzde, “bütün insanlar ölümlüdür” şeklinde genel bir sonuca ulaşırız.

İstinaf: Baştan başlamak. Yeniden başlamak. Sözün başlangıcı. Eğer cümle, atıf yoluyla evveline bağlı değilse, yeni cümle “istinaf cümlesi” olur.

İstinbat: Yeraltında gizli olan su, petrol veya maden gibi şeyleri çıkarmak. Ayet ve hadislerdeki gizli hükümleri ve derin manaları ortaya çıkarmak.

İtibarî: Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet ile bilinen. Mesela, meridyenler itibaridir, yani gerçekte o çizgiler olmamakla beraber varmış gibi itibar edilir, ona göre açıklanır.

İtidal: Denge. Bir şeyde veya hâlde ifrat veya tefrite düşmeyip vasat derecede kalmak.

İtnab: Kelâmda ayrıntılara girmek, sözü uzatmak. Îcazın, yani vecizliğin zıddıdır. Yerinde yapılan bir itnab, manayı takviye eder, zihne yerleşmesine vesile olur.

İttihad: Birleşmek. Birlik olmak. Aynı fikri paylaşmak.

İttisal: Ulaşmak. Bitişmek. Bağlılık. Kavuşmak.

İzan: Basiret. Anlayış. Teslim olup itaat etmek.

İzhar: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Gösterme.

-K-

Kabiliyet: Dıştan gelen te’sirleri alabilme gücü. İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik.

Kahr: Zorlama. Mahvetme. Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi.

Kahr, lütfun zıddıdır.

Kâinat: İçinde yaşadığımız varlık âlemi.

“Kün” (ol) emriyle var olan her şey.

Karine: Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ipucu. İşaret.

Yerin üstüne sızan azıcık su, altta su kaynağı olduğuna bir işarettir. Dağların rengi, içlerinde bulunan madenlere bir karinedir. Bunlar gibi, söylenen bir sözden veya yazılan bir cümleden de maksadın ne olduğunu gösteren alâmet ve işaretler olur. Bu karineleri anlayanlar, maksada daha kolay ulaşırlar. “Bir arslan gördüm.” dediğimizde bu cümle hem hakîkat ve hem de mecaz olarak anlaşılabilir. Ama “Camide bir arslan gördüm.” dediğimizde “cami” kelimesi bu sözün mecaz olduğunu gösteren bir karinedir.

Kasd: Bir işi bilerek isteyerek, niyet ederek yapmak.

Kemâlât: Olgunluklar. Güzel vasıflar. Faziletler.

Kesb: Kazanç. Çalışmak. Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi.

İnsan iradesinin hayır veya şerre yönlendirilmesi.

Şerrin yaratılması şer değildir; şer olan, onu kesb etmek, yani şerri işlemek, ona yönelmek ve onu irade etmektir.

Kesbî: Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.

Kesif: Yoğun. Şeffaf olmayan. Latîfin zıddı.

Keşşaf: Keşf eden. Gizli bir şeyi ortaya çıkaran.

Kevnî: Varlıkla alâkalı.

Keyfiyet: Kalite. Nitelik. Üstün sıfat. Meziyet.

Bir nesnenin yapısını belirleyen, “o nasıl ve ne gibi bir şeydir?” sorularına cevap olan özellikler.

Kıssa: İbret verici hikâye.

Kıyas: Ölçmek.

Bir şeyi benzerine bakarak ona göre ayarlamak, aynı şekle sokmak.

İslâm hukukunda Kitap, Sünnet ve İcmâ’dan sonra dördüncü aslî delil kıyas’tır. Ayet ve hadisler mahdut, olaylar ise sayılamayacak kadar çoktur. Bu durumda, kıyamete kadar yaşanabilecek olaylara hüküm verecek bir esasa ihtiyaç vardır. İşte kıyas bunu gerçekleştirir. İçtihat seviyesine gelmiş olan din âlimleri, ayet ve hadislerde belirtilen hükümler ve külli kaidelerden yola çıkarak yeni karşılaşılan meseleler hakkında dinin hükmünü ortaya koyarlar. Mesela, içki Kur’ân’da yasaklanmıştır. Zamanla peygamberimiz döneminde bilinmeyen nice farklı içki türleri çıkmakla beraber, din âlimleri bunların da haram olduğunu net bir şekilde ifade etmişlerdir. Çünkü, içkiyi yasak kılan durum diğerlerinde de aynen bulunmaktadır.

Kıyas-ı istisnai: “Güneş doğmuş ise, gündüzdür.” gibi kıyaslara verilen isim. Şayet gece ise, güneş doğmamış demektir.

Benzeri bir şekilde “Allah’ı seviyorsanız Onun peygamberine itaat edin” cümlesine bakalım. Peygambere itaat varsa, o kişi Allah’ı seviyor demektir. İtaat yoksa sevmiyor anlamına gelir.

Kıyas-ı maal- farık: Birbirine benzemeyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakîkate uymayan mukayese. Mesela, âlemin yaratıcısını mahlûkata kıyas etmek böyle bir kıyastır.

Kinaye: Bir sözün hem gerçek hem de mecazî anlama gelecek şekilde kullanılması.

Kinaye, bir fikri, bir düşünceyi kapalı söylemektir. Mesela, cömert insan için “eli açık”, cimri için “eli sıkı”, israf eden bir insan için “eli delik”, kibirli insan için “burnu büyük”, kıt anlayışlı için “kalın kafalı” şeklindeki ifadeler hep birer kinayedir. Kinayede, kelâmın ilk anlamı değil, ikinci anlamı kastedilir. Mesela, kibirli insan için kullanılan “burnu büyük” ifadesi, o kimsenin burnu gerçekte küçük olsa bile, doğru bir söz olur.

Kizb: Yalan.

Kudret eli: Allah’ın kudreti. “Devletin eli” dediğimizde maddi bir el anlaşılmadığı gibi, Kur’ân ve hadislerde geçen “Allah’ın eli” ifadesinden de maddi bir el anlaşılmamak gerekir.

Küfran: Nankörlük etmek. Nimetleri görmezden gelmek. Buna “küfran-ı nimet” de denilir.

Küfür: Örtmek. Allah’ın varlığını inkâr etmek.

Aynı kökten gelen küfran-ı nimet ise, nimetlere nankörlük etmek anlamına gelir. Türkçe’de kullanılan küfretmek kelimesi, ise, aslında sebb (sövmek) kelimesinin karşılığıdır.

Küfür, imanın zıddıdır.

Küfrün kısımları vardır. Bunlar başlıca iki grupta mütalaa edilir:

-Küfr-ü mutlak.

-Küfr-ü meşkûk.

Küfr-ü mutlak, tam bir inkârdır. Mesela, ateizm küfr-ü mutlaka girer.

Küfr-ü meşkûk ise, şüphe ve tereddütler içindeki küfrün adıdır. Küfrün bu mertebesindeki insan, küfr-ü mutlakta olmamakla beraber, imana girmiş de değildir.

Küll: Bütün.

İnsan bedeni bir küll, bir bütündür; her bir organ ise o bedenin bir cüzü, bir parçasıdır. Yerküresinin bütününü bir küll olarak değerlendirdiğimizde, dağlar, ovalar, denizler o küllün cüzleri olurlar. Güneş sistemimiz bir küll, her bir gezegen ise o küll’den bir cüzdür.

Küllî: Külle mensup. Umumî.

Cüz’iler ve fertlerden meydana gelmiş olan. Mesela, “insan” küllî bir kavramdır. Her bir insan, buna dâhildir.

Kün emri: (Emr-i kün feyekûn) “Ol” emri. Allah’ın yaratmayı dilediği şeye, ‘ol!’ diye emretmesi ve onun da böylece varlık sahasına çıkması.

-L-

Lafız: Ağızdan çıkan söz, kelime. İnsanın cesed ve ruhtan meydana gelmesi gibi, kelâm dahi lafız cesedi ve ruh manasından meydana gelir.

Lafza-i celâl: Allah lâfzı.

Lem’a: Parıltı.

Letafet: Latîflik. Cisimden alâkayı kesip bir nev’i nurâniyet kesbetmek. Güzellik, nezaket.

Letaif: Latîfeler.

Levazım: Lüzûmlu, gerekli şeyler.

Levh-i Mahfuz: Olmuş ve olacak her şeyin yazılı olduğu kader levhası.

İlâhî ilmin bir tecelligahı.

Küçük bir âlem olan insanın hafızası, büyük âlemdeki levh-i mahfuza işaret eder. Keza ağaçların meyveleri, meyvelerin çekirdekleri, tohumları, hayvanların nutfe ve yumurtaları levh-i mahfuza birer işarettir.

Lisan: Dil.

Liyakat: Ehliyet. Lâyık olmak.

-M-

Mabud: Kendisine ibadet edilen.

Mahdud: Sınırlı.

Mahiyet: Bir şeyin iç yüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü. “O nedir?” sorusunun cevabı, o şeyin mahiyetini ifade eder. Mesela “Kur’ân nedir?” sorusuna “Allah’ın kelâmıdır” deriz. “Allah kelâmı” olmak, Kur’ân’ın mahiyetidir. Bak: Hakîkat

Mahşer: Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanacakları yer. Haşir meydanı.

Ma’kes: Akis yeri. Akseden yer. Mesela ayna güneşin ma’kesidir.

Maksud-u bizzât: Özellikle kasdedilen, istenilen şey.

Malik: Sahip. Bir şeyin mülkiyetini elinde tutan.

Malik-i hakiki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah.

Marifet: Bir şeyi olduğu gibi idrak etmek. Tanımak.

Marifetin ilimden farkı: Marifet kelimesi, bilmediği ve tanımadığı bir şeyi daha sonradan bilmekte ve tanımakta kullanılır. Bu nedenle Cenab-ı Allah’a arif denmez, Âlim denir.

Maruf: Aklın ve dinin güzel gördüğü. Bu kelime, “münker” kelimesinin mukabili olarak kullanılır.

Masdar: Bir şeyin çıktığı (sudur ettiği) yer. Menba.

Maslahat: “Fayda, yarar” anlamında olup, zıddı; mefsedettir. Hakkında şer’î bir hüküm olmayan bir mes’elenin müçtehidler tarafından Müslümanların yararına kabulüne de aynı isim verilir.

Maturidiler: İtikadda İmam Matüridinin mezhebinde olanlar. İmam Matüridi, ehl-i sünnetin en önde gelen imamlarından biridir. Hanefiler itikadda Onun mezhebine bağlıdırlar. Bak: Eş’ariler.

Mazi: Geçmiş zaman.

Mazruf: Zarfa konan. Zarflanan. Bir şeyin içinde yer alan.

Meânî fenni: (Fenn-i Meânî) Meânî, sözün yerinde kullanılmasını, muhatabın hâline uygun olarak söylenmesini sağlar. Mesela, zeki insana veciz konuşmak, avamdan olanlara ayrıntılı anlatmak, çocukla konuşurken çocuklaşmak, âlimle ilmî bir sohbet yapmak, sözü kabule müsait olanlara nasihat etmek, inatçı kimselere delil getirerek söylemek gibi durumlar meânî ile ilgilidir. Belâğat, bir nev’i terzilik san’atıdır. Meânî, terzinin muhatabına göre elbise dikmesidir. Küçük bir çocuğa bir büyük elbisesi dikilmesi uygun olmadığı gibi, bir büyük bir insana da çocuk elbisesi giydirmek münasip değildir. İyi bir terzi, elbiseyi bütün vücuda göre keser, biçer. O elbise, ne bol gelir, ne de dar. İyi bir konuşmacı da, tam muhatabına göre konuşur, onun seviyesinden hitap eder.

Mebde ve meâd: İlk yaratılış ve yeniden diriliş.

Mebhas: Kısım. Bahis. Fasıl.

Mecaz: Mecaz, bir sözün gerçek anlamından farklı kullanılmasıdır. Meselâ, “Sobayı yak” cümlesi, sobanın içindeki odun veya kömürün yakılmasını ifade eder. “Bereket yağıyor” cümlesi, gökten yağmur yağdığını anlatır. Hemen her dilin mecazi anlatımları vardır. Kur’ân’da da pek çok mecaz örnekleri görmek mümkündür. Mesela, “Allah’ın iki eli de açıktır” ayeti, Allah’ın sonsuz cömertliğini bildirir. (Maide, 64) Yoksa, Cenab-ı Hak, bizim bildiğimiz tarzda elden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” ayeti bu noktada bize rehberlik eder. (Şûra, 11) “Devletin eli muhtaçlara ulaştı” cümlesinde “devletin eli” cismani bir el olmadığı gibi; “Allah’ın iki eli” ifadesinde kasdedilen de, maddi el değildir.

Medlûl: Delâlet olunan. Gösterilen. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.

Mef’ul: Fâilin eseri. Fâilin fiilinden etkilenen şey. “Kitabı okudum” cümlesinde, kitab mef’uldür.

Melekût: Eşya ve hadiselerin iç yüzü, görünmeyen ciheti, hikmet tarafı.

Ruhlara ve meleklere mahsus gayb âlemi. Mülk âlemini idare eden İlâhî kanunlar.

Bizler normalde eşyanın ve hadiselerin bize bakan mülk cihetini görürüz; melekût cihetini ise iman nuru ile görebiliriz.

Me’luf: Ülfet edilmiş, alışılmış.

Menşe: Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş’et ettiği yer.

Mesel: Örnek, benzer, numune. Kendisinde garabet bulunan bedi’ söz.

Meselde temel umde olan garabet onun diğer sözlerden farklı olması demektir. Bu özelliği sebebiyle, mesel dillere destan olur, ağızdan ağıza, nesilden nesile yayılır gider. Sözgelimi Hz. Musa (as) ile Firavunun mücadelesi dillere destan olduğundan hemen her devirde ona atıfta bulunulmuştur.

Meşiet: Dilemek. İrade. Murad. İstek.

Meşveret: Görüş alışverişinde bulunmak.

Meşveret, bir konuda ehil olanlarla görüş alışverişinde bulunmaktır. İstişare ve şûra kelimeleri de aynı kökten gelir.

Kur’ân-ı Kerim, seçkin insanların bir özelliğini “Onlar, işlerini aralarında şûra ile yaparlar” şeklinde anlatır. (Şûra, 38) Taraf-ı İlâhîden Hz. Peygambere, “Yapacağın iş hususunda onlarla meşveret et” emri verilmiştir. (Al-i İmran, 159)

Mevcûdat: Varlıklar. Allah’ın icadıyla yokluk karanlıklarından varlık nuruna kavuşturulanlar.

Meyelan: Meyletmek, bir tarafa yönelmek.

Mezkûr: Zikri geçen. Zikredilmiş. Evvelce bahsi geçmiş olan.

Minnet: İyiliğe karşı duyulan şükran hissi. Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.

Muaraza: Karşı tarafın ileri sürdüğü delile hücum etmeyip, onun zıddını ispat eden diğer bir delil getirmek.

Karşılıklı konuşmanın, tarafların niyetlerine, üslûplarına ve samimiyet derecelerine göre aldığı farklı isimler vardır; münakaşa, münazara, müzakere, muaraza, münazaa ve müdavele-i efkâr gibi.

Muarazada karşı tarafın sözlerini cümle cümle ele alıp tahlil ve tenkit etmek değil, kendi görüşünü savunmak ve onu ispat etmekle karşıyı çürütmek söz konusudur.

Muayyen: Belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, kararlaştırılmış.

Muhal: Varlığı imkânsız olan. Mesela, Allah’ın şeriki olması muhaldir.

Muharrik: Tahrik eden, harekete geçiren.

Muhassıs: Tahsis eden.

Muhkem: Sağlam. Metin. Müteşabih olmayıp manası açık olan. Bak: Müteşabih.

Muhyi: Hayat veren Allah.

Mukadder: Miktarı tayin edilmiş, takdir edilmiş. Kıymeti biçilmiş.

Mukadder cümle: Yazılı olmayıp sözün gelişinden anlaşılan, lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan.

Kur’ân-ı Kerim’de pek çok ayette, “Ey Peygamber, Sen kullarıma de ki!” mânâsı, mukadder olarak vardır.

Türkçede, birini uğurlarken “güle güle” deriz. Burada “gidin” kelimesi mukadder olarak bulunmaktadır.

Mukavemet-sûz: Mukavemeti kıran. Karşısında dayanılmayan.

Mukteza: Gerek. Lüzûm.

Muslih: Islah eden, düzelten.

Mutabakat: Uzlaşma. Uygunluk. Uygun ve muvafık olmak.

Mu’tezile: Ehl-i sünnetten bazı noktalarda ayrılan bir akım.

İslâm dünyasında ortaya çıkan düşünce akımlarından biri de Mu’teziledir. Mu’tezile mezhebi, Abbasiler döneminde 200 yıl boyunca devletin resmi mezhebi olur. Özellikle “Kur’ân mahlûktur” görüşü, ulemaya zorla kabul ettirilmek istenir. Kabul etmeyenlere şiddet uygulanır. İmam-ı Azam, Ahmed b. Hanbel gibi nice âlime sıkıntı verilir, işkence yapılır.

Mutlak: Mutlak, bir kayıt altına alınmayan, kendisine bir hudut tayin edilemeyen.

Varlık âlemindeki her şeye sınırlama getiren İlâhî sıfatlar, elbette mutlaktır. Onların icraatlarını engelleyecek bir başka sıfat yahut sıfatlar düşünülemez.

Mutlak sıfatlar ancak Allah’a mahsustur.

Mutlak bir manasıyla da, “delâlet ettiği şey muayyen olmayan.” demektir. “Bugün kitap okudum” dediğimizde hangi kitabı okuduğumuz belli değildir. Ama “Bugün Mektubât’tan okudum” dediğimizde, mutlak değil mukayyed bir ifade kullanmış oluruz.

Muttali: Haberdar. Bilgisi olan. Vâkıf.

Muttasıf: İyi veya kötü bir sıfatla vasıflanmış olan.

Muvahhid: Tevhid ehlinden olan, tek Allah’a inanan.

Muzafun ileyh: Kendisine nisbet edilen. Mesela, “kapının kolu” dediğimizde, kol kapıya nisbet edilmiştir.

Mübadele: Karşılıklı değiştirme. Bir şeyin başka bir şeyle değiştirilmesi.

Mübalağa: Abartılı anlatım. Bir şeyi olduğundan bü­yük veya olduğundan küçük göstermek. Eskilerin de­yimiyle, “habbeyi kubbe, kubbeyi habbe yapma san’atı­.”

Mübaşeret: Dokunmak, temas etmek.

Bir ismi Nur ve bütün isimleri ve sıfatları nuranî olan Allah’ın, mahlûkat âlemindeki her türlü icraatı mübaşeretsizdir; yani dokunmaksızın gerçekleşir.

Müberra: Uzak kılınmış. Mesela “Allah bütün noksanlardan müberradır” dediğimizde Onun bu noksanlardan uzak olduğunu anlarız.

Mübhem: Belirsiz, net olmayan.

Mübteda: Cümleye kendisiyla başlanan. “Ali cesurdur.” dediğimizde “Ali” mübtedadır. “Cesurdur” ifadesi ise, bu mübtedanın haberidir.

Mücahede: Cihad etme. Din düşmanına karşı koyma. Çalışma. Gayret gösterme.

Mücazefe: Söz ile karşısındakinin hakkını örtmek, aldatmak. Demogoji.

Mücerred: Soyut. Tecrid edilmiş. Müşahhasın zıddıdır.

Mücmel: Kısa. Öz. Muhtasar. Hülâsa edilmiş. Müfesser olmayan söz.

Müdahene: Dalkavukluk. Menfaat beklediği bir kimseyi yüzüne karşı medhetmek. Bir kimsenin yüzüne karşı iyi görünmek.

Müddei: İddia eden.

Müellif: Te’lif eden. İmtizac ettiren. Manaları nakşederek kitap yazan. Ancak şuna dikkat etmek gerek: Her kitap yazana “yazar” denilebilirse de “müellif” denilemez. Zira müellif, manaları birbiriyle uyumlu bir şekilde tertip eder. Onun kitabında her şey birbiriyle uyum ve tenasüp hâlindedir.

Müessir: Te’sir eden. İz bırakan. Te’sirli. Dokunaklı. Hükmünü yürüten. Eserin sahibi.

Müfesser: Açıklanmış olan. Kur’ân’ın bir yerinde kapalı olan bir mesele, genelde başka yerde açıklanmış olarak bulunur. Mesela, Fatihada “din günü” ifadesi geçer. Bu ifade, İnfitar sûresi 18 ve 19. ayetlerde tefsir edilmiştir.

Müfred: Tekil. Tek, yalnız. Yalnız bir şey veya şahsa işaret eden veya bire mahsus olan kelime.

Müfsid: İfsad eden. Bozan.

Müheyya: Hazırlanmış olan.

Mükellef: Sorumlu. Vazifeli. Muvazzaf.

Mükerrem: Hürmet ve tâzim edilen. İkram olunmuş. Muhterem.

Mülahaza: Düşünce ve kanaat.

Mülahhas: Özet, hülasa, öz.

Mülk: Saltanat. Bir şeyin veya hadisenin dış yüzü, görünen ciheti.

Mümit: Öldüren.

Mümkin: Var olması da, yok olması da eşit olan, ikisi de imkân dairesinde bulunan.

Mümkin, “imkân” dairesinde bulunan, olup olmama hâllerinden her ikisini de kabul edebilen, yani var olabildiği gibi yoklukta da kalabilen anlamına gelir. Bir mümkin varlık sahasına çıkmışsa, onun var olması yoklukta kalmasına tercih edilmiş demektir. Bu tercih ise ancak varlığı vâcip olan Allah’ın iradesiyle gerçekleşir.

Bütün mahlûklar, mümkin olmaları yönüyle birbirine eşittirler; öyleyse bunlar birbirinin yaratıcısı olamazlar.

İlâhî irade, bir mümkini varlık sahasına çıkarmayı dilediğinde, onu yokluktan kurtarır, var eder. Bu varlığa, yaratılmış olması yönüyle mahlûk, sonradan meydana gelmesi cihetiyle de hâdis denir.

Mümkinat: İmkan dairesinde olan her şey.

Münafık: İki yüzlü. Gerçekte iman etmediği hâlde, kendini mü’min gösteren kimse.

Münafık, bukalemun gibidir; bulunduğu araziye göre renk değiştirir. Zarar verme konusunda ise pirincin içindeki beyaz taşa benzer.

Bu zararlı zümreye karşı Cenab-ı Hak şu talimatı verir: “Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et!” (Tevbe, 73; Tahrîm, 9). Hz. Peygamber (asm), münafıklara kılıç çekmemiştir. Onlara karşı; delil getirmek, ikna ve ilzama çalışmak, had cezalarını uygulamak… tarzında cihad yapmıştır.

Mündemiç: Dürülüp sarılan, içine alınmış olan.

Münderic: Yer almış. Derc olunan. Bir şeyin içine konulmuş bulunan.

Münhasır: İnhisar eden. Yalnız bir kimseye veya bir şeye mahsus olan.

Müstahsen: Beğenilen. Herkesin hoşuna giden.

Müstesna: İstisna edilen. Ayrı tutulan, ayrı muameleye tabi olan. Kaide dışı bırakılmış olan.

Müstetbeatü’t-terakib: Çağrışımlar, ikinci derecedeki anlam ve kasıtlar. Bir sözden çıkarılan yan anlamlar. Mesela, “Artık orak ve çekiçle bir yere varamayız” diyen biri, bununla teknolojiye ayak uydurmanın lüzûmunu ifade ettiği gibi, sembolü orak ve çekiç olan kominizmin devrini tamamladığına da işaret edebilir. Tariz ve tevriyeli ifadeleri de örnek olarak düşünebiliriz.

Müşahhas: Şahıslanmış. Şahıs hâline girmiş, şahsiyeti belli olmuş. “Mücerred” kelimesinin zıddıdır.

Müşakele: Şekilde bir olma ve uygunluk, benzeyiş. Aynı ifadenin birbirinden farklı anlamda kullanılması. Mesela ayette “kötülüğün karşılığı benzeri bir kötülüktür” denilir.  (Şûra, 40) Buradaki ikinci “kötülük” kelimesinin birincisi gibi olmadığı aşikârdır.

Risalelerde “vazifeni yap, vazife-i İlâhîyeye karışma” diye ifadeler geçer. “Allah’ın vazifesi” tabirinden murat, “Allah’a ait olan kısım, sonuç” şeklinde anlaşılabilir.

Müşareket: Birbirine ortak olmak, ortaklık. Gramerde müşareket, fiilde müşterekliği ifade eder: Mesela “muhavere” kelimesi karşılıklı konuşmayı, “münazara” kelimesi karşılıklı görüş beyan etmeyi bildirir.

Müşavere: Bir iş hususunda iki veya daha fazla kimseler arasındaki konuşma ve danışma. İstişare etme.

Müşevveş: Karmakarışık, anlaşılmaz, düzensiz.

Müşkil: Zorluk, güçlük. Çetinlik.

Mânasının derinliği veya edebi bir san’atla ifade edilmiş olmasından dolayı teemmül ve tefekkürsüz anlaşılmayacak derecede manası gizli olan.

Mütekellim: Konuşan. Kelâm eden.

Müteselsil: Zincirleme. Birbirini takib eden.

Müteşabih: Mânâsı kesin olmayıp, teşbih yoluyla anlatılan ayet ve hadisler. Al-i İmran Sûresinde şöyle buyrulur:

“Sana Kitab’ı indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem ayetlerdir, bunlar Kitab’ın anası (esası)dır. Diğerleri ise müteşabihtir. Kalblerinde şüphe (kaypaklık) bulunanlar fitne niyetiyle ve te’viline gitmek için müteşabih olana uyarlar. Hâlbuki onun te’vilini ancak Allah bilir. Ve ilimde rasih (kökleşmiş) olanlar ‘ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bunları ancak akıl sahipleri düşünürler.” (Al-i İmran, 7)

Mesela, “Allah’ın bir çocuk edinmesi olur şey değildir” (Meryem, 35) ayeti muhkem; Hz. İsa ile ilgili “Meryem oğlu İsa, ancak Allah’ın elçisi ve kelimesidir. O’nu Meryem’e ilka etmiştir ve O’ndan bir ruhtur” ayeti ise müteşabihtir. (Nisa, 171)

Müteşabihat: “Müteşabih” kelimesinin çoğulu. Bak: Müteşabih.

Müttaki: Allah’tan korkan, günahlardan sakınan.

Müttaki, takva sahibi demektir; “insana manen zarar verecek her şeyden kaçınan ve sakınan” anlamına gelir.

-N-

Nafiz: Nüfuz eden.

Nahoş: Hoş olmayan, hoşa gitmeyen.

Nazar: Bakış. Düşünme.

Nazar, Türkçe’ye bakma olarak çevrilir. Şu var ki, bakış göz sahibi her canlı için kullanılır; ama nazar ancak akıl sahipleri için geçerlidir. “Koyun ota baktı” denir; “Nazar etti,” denmez. Nazarda fikri çalıştırmak, zihni yormak da söz konusudur.

Nazariye: Teori. Doğruluğu henüz ispatlanmamış görüş.

Nazire: Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen.

Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan misilleme.

Nazm: Sıra, tertib. Dizili olan şey.

Nazzam: Nazmeden, tertib ve sıraya koyan, tanzimini yapan.

Nefy: Sürgün etmek. Bir şeyin olmadığını ifade eden olumsuzluk edatı. Müsbetin zıddı, menfi olan. Bir şeyin yokluğunu veya olmadığını iddia.

Nehiy: Yasaklamak.

Nesh: Şer’i bir hükmün, sonradan gelen bir şer’i hükümle iptaline nesh adı verilir. Yeni hükmü bildiren ayete “nâsih”, hükmü kaldırılan ayete ise “mensuh” denir. Mesela, Kur’ân-ı Kerim, önceki semavi kitabları neshetmiş yani onların hükümlerini iptal etmiştir.

Nifak: Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. Bak: Münafık

Nevamis: Tabiattaki İlâhî kanunlara “namus” denilir. Bunun çoğulu “nevamis”tir. Bahar, yer çekimi, güneş cazibesi… bu âlemde hükmeden fıtrî şeriatın birer kanunu, birer meselesidirler.

Nisbet: Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü. Oran.

Nisbî: “Hakîkatte varlığı olmayıp bir başkasına nisbet edilen” mânâsına gelir. Büyük-küçük, sağ-sol, ön-arka, üst-alt birer nisbî emirdir.

Nizam-ı âlem: Kâinatta Allah’ın koyduğu umumi nizam.

Nüfuz: İçine geçmek. Sözü dinlenmek.

Nükte: İnce mânalı söz. İdraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve latîf mânâ. Dikkatle anlaşılabilen ince mânâ.

Numune: Örnek, misal. Düstur ve misal olacak şey.

-R-

Rab: Terbiye eden, besleyen, büyüten, yetiştiren.

Bir şeyi safhalar hâlinde kemâle erdiren.

Rabbani: Rabbe ait. Cenab-ı Hakk’la ilgili. Ârif-i billâh olan, ilmi ile amel eden âlim.

Rabıta: Rabteden, bağlayan, bitiştiren. Münasebet, alâka, bağlılık, yakınlık. İki şeyi birbirine bağlayan tertip.

Reca: Emel. Ümit.

Refakat: Arkadaşlık, beraberlik.

Refik: Ortak, arkadaş, eş, yoldaş.

Remiz: Gizli işaret.

Risale: Mektup. Belli bir konuda yazılmış küçük kitap.

Risalet: Peygamberlik. Elçilik

Rivayet: Hikâye edilen olay veya söz. Bir olayın başkalarına anlatılması.

Riya: Gösteriş için yapılan hareket.

Rububiyet: Terbiye edicilik.

Allah’ın her varlığı en güzel şekilde terbiye etmesi, zararlı şeylerden koruyup ihtiyacını yerine getirmesi.

Rükün: Temel şart. Bir şeyin temel direği, dayanağı.

Rüyet: Görmek, bakmak.

-S-

Sadef: İncinin kabuğu.

Saff-ı evvel: İlk saf, birinci saf. Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.

Safsata: Hezeyan, yalan, uydurma. Görünüşte doğru, gerçekte yanlış ve yalan olan kıyas.

Salâbet: Metanet. Sağlamlık. Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. Bunun zıddı, lâübaliliktir.

Salih amel: İyi, güzel ve faydalı iş.

Allah’ın rızasına uygun amel.

İbadet, kısaca, Allah’ın emirlerini yapmak ve yasaklarından kaçınmak olarak tarif edilebilir. Allah’ın emirlerini yapmak salih amel, yasaklarından kaçınmak ise takvadır.

Sani’: Yapan, işleyen.

Her şeyi san’atlı bir şekilde yapan (Allah).

Sani-i Hakîm: Her şeyi hikmetle yapan yüce san’atkar. (Allah)

Sarahat: Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık.

Sathi: Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak.

Sathi nazar: Üstünkörü bakış. Atomların hareketiyle eşyanın vücut bulmasını izaha çalışmak, bu türden bir aldanıştır. Evet, ortada atomların hareketi vardır. Fakat bu hareket, tesadüfi ve rastgele değil, bir komutanın emriyle askerlerin harekete geçmesi tarzında, nizam ve intizamladır.

Seciye: Huy, karakter.

Sefahet: Zevk ve eğlenceye, yasak şeylere düşkünlük. Kıt akıllılık.

Sefih: Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan. Kıt akıllı.

Selaset: Kelâmdaki akıcılık. Bu akıcılık, nehirlerin tatlı bir ahenkle akışına benzer.

Selis: Düzgün, akıcı. Selâsetli.

Sıdk: Doğruluk. Gerçeklik.

Sığa: Fiilin çekiminden meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.

Sıla: Kavuşmak, ulaşmak. İçinde bulunduğu cümleyi sonradan gelen cümleye bağlamaya yarayan (edip, ederek, ederken) gibi fiil şekli, rabt sığası.

Sırat: Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol. Bu kelime, “Cennete gidenlerin üzerinden geçtikleri köprü” anlamında da kullanılır.

Sırat-ı müstakim: İstikametli yol. Hak olan yol. Peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yolu.

Sikke: Para üstüne vurulan ve basıldığı yeri gösteren damga.

Bir sikkehanede çok değişik paralar basılabilir, ama hepsinin üstünde aynı sikke vardır. Hangisine bakılsa, paranın basıldığı yer açıkça okunur.

Sirayet: Yayılmak, bulaşmak, geçmek.

Sudur: Sâdır olma. Olma, meydana gelme.

Sultan-ı Ezel: Ezel sultanı olan Allah.

Sun’î: Yapmacık.

Sûreten: Şekil itibariyle.

Süfli: Aşağıda bulunan. Alçak, pek aşağı olan. “Ulvî” kelimesinin zıddıdır.

Süfli âlem: Aşağıda olan âlem. Şu dünya.

Sülûk: Bir yolu takib etme. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.

Sünnet: Yol, prensip, kanun.

Peygamber Efendimizin (asm.) fiil, söz ve hâllerinin bütünü.

-Ş-

Şamil: Şümullü, her şeyi içine alan.

Şe’n: “İş, yeni olan hâl. Tavır. Gerektirmek.” gibi anlamlara gelir. Mesela “insanın şe’ni” dediğimizde “insan olmanın gereği” manası anlaşılır.

Şecaat: Yiğitlik, cesurluk. İnsandaki gadab kuvvesinin denge mertebesidir.

Şek: Şüphe. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek.

Şekavet: Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak.

Şer: Zararlı iş. Kötülük.

Şerh: Açma, genişletme. Açıklama. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme.

Şeriat: Su menbaından su almak için gidilen yol. Allah’ın emri. İlâhî emir ve yasaklar. Hakîkata giden yol. Şeriat, yol anlamındadır. “İslâm Şeriatı” denildiğinde Peygamber Efendimizle (asm) gönderilen İlâhî kanunların tamamı anlaşılır. Bu kanunlara, “İslâm hukuku, şer’-i şerif, şeriat-ı garrâ, şeriat-ı İslâmiye ve İslâmiyet” de denir.

Şirk: Allah’a ortak koşmak.

Şirk, Allah’a ortak koşmak demektir. Bunun bir zâhiri, yâni açığı; bir de hafîsi, yâni gizlisi vardır. Zâhir olanı, bildiğimiz şirktir. Üç ilâha inanmak yahut putlara tapmak bu gruba girer.

Hafî şirke gelince, bu ana hatlarıyla ikiye ayrılır.

Allah’ın rızasını unutup insanlara riya ve gösterişte bulunmak.

Eşyanın yaratılmasında birer sebep olarak vazife gören mahlûkata olduğundan fazla önem vermek; onları tesir gücüne sahip zannetmek.

Şua: Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.

Şuunat: Bu kelime “şe’n” kelimesinin çoğuludur. Şe’n’in ise Türkçe’de tam karşılığı yoktur. En yakın mânâ olarak hâl, kabiliyet deniliyor. “Hâlık” (yaratıcı) kelimesi Allah’ın bir ismidir. Hâlıkıyet ise şe’nidir. Yâni, yaratıcı olmak Allah’ın şânındandır. Bu hâlıkıyetini icra etmek dilediğinde halk (yaratma) fiiliyle mahlûku yaratır ve o mahlûkta Hâlık ismi tecelli eder. Merhamet sahibi olmak, gadap sahibi olmak da İlâhî şuunattandır.

Şuur: Hissetme, beş duyuyla algılama.

-T-

Taaccüp: Şaşma, hayret etme.

Taalluk: Alâkalı oluş. Münasebet. Ait olma.

Taayyün: Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belirli hâle gelmek.

Tabiat: Yaratılış, huy, karakter. Âlem ve içindekiler.

Hadiselerin ve varlıkların bağlı olduğu kanunlar.

Tabiatta hiçbir şey kendi başına buyruk bağımsız, hür değildir. Her şey Allah’ın emirlerine bağlıdır.

Tafsil: Ayrıntı. Fasıllara bölmek.

Tafsilat: Ayrıntılar.

Tafsilen: Ayrıntılı olarak.

Tagayyür: Değişmek. Başkalaşmak.

Tağyir: Değiştirmek. Başkalaştırmak.

Tahakkuk: Meydana gelmek, gerçekleşmek.

Tahakküm: Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.

Tahallüf: Geride bırakılma. Arkada kalma.

Taharri: Araştırmak.

Tahassür: Ele geçirilemeyen şeye üzülmek.

Tahassus: Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.

Tahayyül: Hayal etmek.

Tahayyür: Şaşkınlık, ne yapacağını bilememek.

Tahdit: Sınırlamak, sınırlandırmak.

Tahkik: Doğru olup olmadığını araştırmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. Bir şeyin hakîkatine ermek, künhüne vâkıf olmak, nihayetine erişmek.

Tahkir: Hakaret etmek. Hor görmek. Küçük görmek.

Tahmid: Hamdetmek. Medhetmek, övmek. “Elhamdülillâh” kelâmının mânasını ifade etmek.

Tahrik: Hareket ettirme. Kımıldatma. Yerinden oynatma.

Tahsis: Belli bir gaye için kullanmak. Bir şey veya bir kimse için ayırmak.

Tamim, yani “genelleme” kelimesinin mukabili olarak kullanılır. Mesela “herkes gelsin” dediğimizde hüküm geneldir. Ama “işi olmayanlar gelsin” dediğimizde hükmü tahsis etmiş, yani bazılarına has kılmış oluruz.

Takbih: Çirkin görmek. Beğenmemek. Kabahatli bulmak. Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.

Taksimat: Kısımlara ayırmalar. Taksimler. Bölmeler.

Talim: Öğretmek. Yetiştirmek.

Taltif: İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak.

Tamim: Genelleme. Umumileştirme. Herkese bildirme. Tahsisin zıddı. Bak: Tahsis.

Taravet: Tazelik.

Tard: Kovmak, uzaklaştırmak.

Tarafgir: Fanatik taraftar.

Tariz: Sözü doğrudan değil de dolaylı olarak dokundur­maktır.

Aldığı kitapları okumayan birine, “kitabınızı o kadar mu­hafazaya çalışıyorsunuz ki sayfaları dağılır diye kenarla­rını bile açmıyorsunuz” demek, bir ta’­riz­dir.

Tasadduk: Sadaka vermek. Allah rızası için, ihtiyacı olanlara para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek.

Tasannu: Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Sun’i hareket.

Tasavvur: Göz önüne getirme. Sûretini zihninde canlandırma.

Tasfiye: Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. Süzmek.

Tashih: Düzeltmek.

Tasrih: Sarahaten söylemek. Belirtmek. Açık açık anlatmak.

Tatbik: Uygulamak.

Tathir: Tertemiz kılmak.

Tavîl: Uzun

Tavsif: Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak.

Tazammun: İhtiva etmek. İçine almak.

Tazim: Hürmet. Bir zât hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek sûrette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda bulunmak.

Teanuk: Birbirinin boynuna sarılma.

Te’bid: Daimi olmak. Devamlı kılmak.

Te’kid: Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. Mesela birisine müjdeli bir haber verildiğinde inanmakta zorlanabilir. Bu durumda “inan ki böyle, gerçekten böyle, yemin ederim böyle…” şeklinde ifadelerle bunu te’kid ederiz.

Te’vil: Aslına döndürmek. Yorumlamak.

Istılah anlamıyla ise, “Bir delile müstenid olarak, lafzın muhtemel manalarından birini tercih etmektir.” Muhkem ayetler tefsir, müteşabih ayetler te’vil edilir. Te’vilde bir kat’iyet olmayıp, “mümkün bir ihtimal” söz konusudur. Bu cihetten, müteşabih ayetlerle ilgili te’viller, kanaat verebilirse de kesinlik ifade etmezler. Bunlarla ilgili nihai hüküm ve söz, Cenab-ı Hakk’ındır.

Teavün: Yardımlaşmak.

Tebdil: Değiştirmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.

Tebei: Aslî olmayan. Mesela bir Fizik kitabında zaman zaman Matematiği de ilgilendiren konular olur, ama bunların kitapta yer alması, asli olmayıp tebeidir.

Teberri: Alâkasız olmak, uzak olmak.

Teberrük: Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak.

Teberrüken: Bereket veya saadet vesilesi sayarak.

Tebliğ: Ulaştırmak. Götürmek. Bildirmek.

Tebşir: Müjdelemek.

Tecahül: Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.

Tecavüz: Saldırmak, haddi aşmak. Söz veya hareketle ileri gitmek. Zorlama. Sataşma, saldırma.

Tecelli: Görünme. Bilinme.

Gaybî hakîkatlerin hissedilir hâle gelmesi.

Tezahür ve tecelli kelimeleri, çoğu zaman aynı mânâda kullanılırlar.

Tezahür, “zahir olmak, açığa çıkmak, görünmek” gibi mânâlara gelir. Tezahürde, gizli olan bir hakîkatin açığa çıkması söz konusudur. Tecelli ise “gaybî hakîkatlerin hissedilir hâle gelmesi,” şeklinde tarif edilir ve bu tecelliye “cilve” adı verilir.

Tecessüd: Ceset giymek, ceset şeklini almak.

Tecessüm: Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.

Tecezzi: Bölünmek, parçalara ayrılmak.

Tedelli: Aşağıya inme. Eğilme.

Tedric: Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak.

Tedricen: Derece derece, adım adım.

Teemmül: İyice, etraflıca düşünmek.

Teessüf: Eseflenmek. Kederlenmek. Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.

Tefahur: Karşılıklı fahirlenmek, iftihar etmek.

Tefekkür: Düşünmek. Fikri harekete getirmek.

Tefekkür, aklın çalışması ve fikir üretmesidir. Akıl bir makineye benzetilirse, tefekkür bu makinenin çalışması ve üretimde bulunmasıdır.

Tefekkür, aleme Allah namına bakmaktır.

Tefessüh: Bozulmak. Çürümek. Kokuşup dağılmak.

Tefriğ: Boşaltma. Azade etme.

Tefriş: Döşeme. Yayma. Ev eşyasını düzenleme.

Tefrit: Vasatın altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. İfratın zıddı. Mesela rastgele ileri geri konuşmak ifrat, konuşması gereken yerde bile sesini çıkarmamak tefrittir. Yerinde yeterince konuşmak ise vasattır.

Tegafül: Duyarsızlık. Kasten kendini gafil gösterme.

Tehekküm: Görünüşte ciddi, gerçekte alaydan ibaret olan eğlen­mektir. Ta’rizin acı ve ağır kısmıdır. Cimri insana, “Maşallah, Hâtem-i Tâi gibi…”; korkak insana, “Ne ka­dar da arslana benziyor!” demek gibi ifadeler, birer tehekkümdür.

Kur’ân-ı Kerim’de kâfir ve münafıklarla ilgili olarak ge­len, “Onları elim bir azapla müjdele!” tarzın­daki ifa­deler de birer tehekkümdür. (Nisa, 138; Tevbe, 3) Çünkü “müjdelemek” güzel şey­lerde kullanılır. Azap için kul­lanıldığında ise, ince bir is­tihza manası taşır.

Tehyiç: Heyecanlandırma. Coşturma. Ayağa kaldırma.

Tekellüf: Külfete katlanmak. Zoraki hareket. Gösterişe kapılmak. Özenmek. Yapmacık hâl ve hareket.

Tekerrür: Tekrarlanmak.

Tekmile: Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve.

Tekvin: Var etmek. Yaratmak. Meydana getirmek. İcad etmek.

Tekvinî: Yaratmağa, tekvine ait. Tekvinle alâkalı.

Telafi: Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.

Telmih: Asıllarını zikretmeksizin herhangi bir kıssaya, bir olaya işaret etme san’atı.

Meselâ, “Hani nerde ‘Ben de ha­yatı ve­rir, alırım’ diyen Nemrut..? Hani nerde ‘Ben en yüce Rab­binizim’ diyen Firavun..? Hani nerde ‘Ben kendi ilmimle kazandım’ diye çalım sa­tan Karun..? Hani nerde Ebu Cehil’ler, Ebu Leheb’ler..? Hani nerde Kisra’lar, Kayser’ler..?” şeklin­deki bir hita­bede pek çok tarihî olaya işaret vardır.

Telmih edilecek şey, herkese değilse bile erbabına ma­lûm olmalıdır. Yoksa karanlıkta göz kırpmak mi­sali fayda vermeyecektir.

Telvih: Üstü kapalı işaret etmek.

Temeddüh: Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. Böbürlenmek.

Temerrüd: İnat, direnme.

Temessük: Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma.

Temessül: Bir şekil ve sûrete girme. Cisimlenme. Herhangi bir keyfiyette görünme.

Melekler de, cinler de temessül edebilir. Rüyâlarda hakîkatler, kabirde amellerimiz temessül ederler.

Temyiz: Bir şeyi diğerinden seçip ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak.

Tenakuz: Çelişki. Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.

Tenasüb: Uygunluk. Edebiyatta “Aralarında mana bakımından münasebet bulunan iki veya daha fazla kelimeyi bir arada kullanmaktır.” Meselâ şu ifadelere bakalım:

Madem bir harf kâtibini göstermeksizin olmaz. San’atlı bir nakış nakkaşını bildirmemek olmaz. Nasıl olur ki bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bi­linmesin?”

Tevhidi anlatan bu ifadelerde “nakış, nakkaş”, “harf, kâtip, kitap” kelimeleri tenasüplü bir şekilde zikredil­miş­tir.

Tenasüp, sözün güzelliğinde temel bir esastır. İlâhî san’atta bütünüyle tenasüp hâkimdir. Her azası yerli ye­rince yerleştirilmiş insan, büyüleyici güzelliğiyle ren­ga­renk bir çiçek, bu tenasübe birer misaldir. İlâhî san’at­taki bu tenasüp insanın kelâmına yansıdığında, o ke­lâmda bir güzellik ve kalite olur, başka sözlerden hemen ayrılır.

Tenasül: Üremek. Birbirinden doğup türemek.

Tenbih: Uyarı. Gafletten ikaz etmek.

Tenezzüh: Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere ferahlamak için çıkmak. Kusur ve ayıptan uzak olmak.

Tenezzül: İnme. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak. Yavaş yavaş inmek.

Tenezzülat-ı İlâhîye: Cenab-ı Hakkın kelâmiyle, kullarının anlayış seviyelerine göre konuşması ve derin hakîkatleri, anlayabilecekleri ifadelerle beyan etmesi.

Tenvin: Arapçada kelimenin sonunu “en, in, ün” diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.

Tenvir: Nurlandırma. Aydınlatma. Bir şey hakkında bilgi verme.

Tenzih: Pâk, temiz ve beri olduğunu belirtmek.

Kusur, çirkinlik, eksiklik gibi noksanlıklardan uzak tutmak.

Tenzil: İndirmek, indirilmek, indirilen.

Kur’ân-ı Kerim’in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (asm.) tedricen indirilmesi. Birden indirmeye “inzal”, parça parça indirmeye ise “tenzil” denir.

Terbiye: Bir şeyin safha safha kemâle erdirilmesi.

Terekküp: Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.

Terğib: Rağbet uyandırmak, teşvik etmek.

Terhib: Korkutmak.

Tervic: Revaç vermek. Değerini arttırmak.

Terzil: Rezil etme. İtibarını kırma.

Tesanüd: Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.

Tesbih: Allah’ın bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu ifade etmek. “Sübhanallah” demek. Tesbihin üç şubesi vardır:

Birincisi, Rabbimizi görmemek, işitmemek, güç yetirememek gibi bütün noksan sıfatlardan tenzih etmek.

İkincisi, Rabbimizi Onunla ilgili üç ilâh safsatasından, meleklerin Allah’ın kızları olduğu hurafesinden ve benzeri yanlış inançlardan tenzih etmek.

Üçüncüsü de, varlık âleminin sahip olduğu hiçbir noksanlığın Allah için söz konusu olamayacağını ilân etmek.

Teselsül: Silsile teşkil etme. Zincirleme. Birbirine bağlı olarak bir silsile meydana getirme.

Teselsül, kelâm ilminde Allah’ın varlığını ispat konusunda başvurulan yollardan biridir.

Teşbih: Teşbih, benzetme demektir. Bir teşbihte şu dört unsur vardır.

a) Benzeyen (Müşebbeh)

b) Benzetilen (Müşebbehün bih)

c) Benzetme edatı (Edat-ı teşbih)

d) Benzetme yönü (Vech-i şebeh)

Bunlardan ilk ikisi teşbihin taraflarını oluşturur. Taraflar; birbiriyle mukayese edilen varlıklar yahut kavramlardır. Ortak niteliği zayıf olarak taşıyan unsur benzeyen (müşebbeh), kuvvetli sûrette taşıyan unsur da kendisine benzetilen (müşebbehün bih) adını alır.

Karşılaştırma vesilesi olan ortak niteliğe de, “vech-i şebeh” denir.

Ali, aslan gibi kuvvetlidir.” örneğinde, “Ali” benzeyen, “aslan” benzetilen, “gibi” benzetme edatı, “kuvvetli” kelimesi de benzetme yönüdür.

Dört unsuru da taşıyan teşbihler fazla kullanılmaz. Belâğat cihetiyle de makbul değildir. “falanın ilmi deniz gibi” demektense, “falan deryadır” demek daha etkilidir.

Teşci’: Şecâatlendirme, cesaret verme.

Teşekkülat: Teşekküller. Şekillenmeler. Kuruluşlar.

Teşhir: Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme. Meşhur ve nâmdâr kılmak.

Teşkik: Şüphede bırakmak. Şüpheye atmak.

Teşkikat: Şek ve şüpheler. Şüphede bırakmalar.

Teşniat: Ayıplamalar, çirkin bulmalar.

Teşri’: Yasama. Kanun koymak. İnsanlara gitmeleri için yol açmak.

Teşrik-i mesai: Birlikte çalışmak. İşbirliği etmek. Bir işi beraber yapmak.

Teşvik: Şevklendirme. Şevke getirme. Cesaret verme.

Tetimme: Tamamlama. Ek. Noksanını tamamlamak için ilâve edilen.

Tevabi: Maiyyet. Bir merkeze bağlı olan yerler. Bir kimseye tâbi olanlar.

Tevakkuf: Durmak. İhtilaflı bir meselede “ben tevakkuf ediyorum” dediğimizde hüküm vermekten kaçındığımızı ifade ederiz.

Tevcih: Döndürmek, yöneltmek.

Tevehhüm: Evhamlanmak. Yok olanı var zannetmekle korkuya düşmek.

Mesela, kabristanın yanından geçerken oradakilerin mezarlarından kalkacaklarını zannetmek ve korkmak sadece bir tevehhümdür.

Tevellüd: Doğmak. Doğum.

Tevhid: Allah’ın birliğini ilan.

Tevhid, Allah’ın tek olmasını ifade eder. Tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rububiyet gibi kısımları vardır. Tevhid-i rububiyet, her şeyi ancak Allah’ın terbiye ettiğine inanmak, O’nu Rabbü’l-âlemîn olarak tanımaktır.

Tevhid-i ulûhiyet ise “Cenâb-ı Hakk’ı bir bilmek, O’nu her türlü şerikten tenzih etmek; ibadetin ancak O’na yapılacağına inanmak” demektir. Zâten, tevhid denilince akla hemen gelen de budur. “Lâ ilâhe illâllah” kelâmı, bu tevhidi ifade eder.

Allah ismi zikredildiğinde bütün kemâl sıfatlar ve bütün güzel isimler de birlikte yâd edilmiş olur; Allah “Kadir’dir, Rahman’dır, Rahîm’dir, Rezzak’tır, Hakim’dir” gibi.

İşte Allah isminin ifade ettiği bütün mânâları düşünmek, insanı tevhid-i rububiyete götürür.

Tevriye: İki manalı bir sözün uzak manasını kastetmek.

Tevriyeli ifadeler birer belâğat nüktesi olduğu gibi, zor anlarda Hızır misali insanın imdadına yeti­şe­bilir. Meselâ, zâlim birisi hakkında “Onu nasıl bilir­sin?” diye sorulduğunda, zâlimliğini doğrudan söy­lemek o an için münasip değilse, “iyi bilirim” diye ge­çiştirilebilir. Muhatap sözü ilk anlamında anlar­ken, aslında “Nasıl zâlim olduğunu iyi bilirim” manası kastedilmiştir.

Tevzi: Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak.

Tevziat: Tevziler, dağıtmalar. Herkese payını vermeler.

Teyid: Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme. Destekleme.

Tezad: İki şeyin birbirine zıt olması.

Tezellül: Zillete maruz kalmak. Aşağılanmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.

Tilavet: Okumak.

Timsal: Resim, sûret, sembol, numune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek. Heykel.

Tiryak: Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.

Töhmet: Birisine isnad edilen, fakat işleyip işlemediği kat’i bilinmeyen suç, kabahat. İtham altında olma.

Tuğyan: Azgınlık, taşkınlık hâli. Mesela Nuh tufanında suların her tarafı istilası, suyun bir tuğyanıdır. Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. İnsan tuğyana sapınca tağutlardan olur, zabtı güç bir hâl alır.

-U-

Ubudiyet: Kulluk. Aczini, fakrını, naksını bilmek ve Allah’ın kulu olduğunun şuuruyla ömür geçirmek. Onüçüncü Nota’da ubudiyetin esasının “acz ve fakr, kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı ulûhiyete karşı secde etmek” olduğu ders verilir.

Ubudiyetle ibadet arasındaki fark: Bu iki terim çoğu kez birbiri yerinde kullanılır. Ancak, aralarında şöyle bir fark vardır: Ubudiyet, kulluk demektir. Kulun sonsuz aczini, fakrını ve naksını bilmesi ve bu şuurla ömür sürmesi ubudiyettir. İbadet ise “Allah’a karşı kulluk vazifelerini yerine getirmek,” manasına gelir. Bu iki kavram arasında şöyle bir fark da nazara verilir: Ubudiyet, Allah’tan gelene rıza göstermek, ibadet ise O’nun razı olacağı şeyleri yapmaktır. Ubudiyet bir sahra ise, ibadet o sahrada yer yer yükselen dağlar gibidir. Ubudiyet devamlıdır, kesintisizdir. Çünkü insanın, kulluktan ayrı olduğu bir ânı yoktur. Her an hayatı tadan, her an bedeninden istifade eden ve her ânı Allah’ın yarattığı bu âlem içinde geçen insan daima kuldur.

Ulûhiyet: İlâhlık. Allah’ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile, her şeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi.

Ulûm-u mütearife: Herkesin bildiği ve tanınmış olan ilimler.

Ulvî: Yüksek, yüce.

Unsur: Element. Tam olan şeyin her bir parçası. Terkib hâlindeki cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi. Mesela su, oksijen ve hidrojen unsurlarından meydana gelmiştir.

Usûl: Bir hedefe ulaşmak için tutulan düzenli yol. Tarz, metod. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Mesela Tefsir İlmine başlamadan önce Tefsir Usûlü okumak gerekir.

Usûlî: Usûle ait.

-Ü-

Ülfet: Alışma, alışkanlık. Ünsiyet.

Ümera: Emirler, amirler, idareciler.

Ümmet: Cemaat, kavim, taife. Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir imamın (önderin) rehberliğinde bir araya gelmiş insanlar topluluğu.

Ümmî: Dünyevî bir tahsil görmemiş olan.

Okuma ve yazması olmayan.

Peygamberimiz için “Nebiyy-i Ümmî” denilir. O Nebiyy-i Ümmînin (asm) masum ruhu dünyanın bütün kötülüklerinden, ihtiraslarından, hilelerinden çok uzaktı. Allah, onu lekesiz, tozsuz, parlak bir ayna olarak hazırlamış, terbiye etmişti. İşte “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında vahiy tezahür etti.

Ünsiyet: Alışkanlık, dostluk. Ahbaplık.

Üslûb: İfade tarzı.

Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, her hatibin de bir konuşma tarzı vardır. Üslûbu teşekkül etmiş bir insan, nerede olursa olsun, ifadelerinden hemen tanınır. “Üslûb-u beyan, aynıyla insan” şeklinde özetlenen bu durumu, bazıları şöyle ifade eder : “Ağzınızı her açışta, başkaları oradan içinizi seyreder.”

Tahiru’l – Mevlevi şöyle der: “Üslûbu teşekkül etmiş, belli bir kimlik kazanmış olanların imzaları, yazılarının altında değil, satırlarının arasında bulunur.”

Mevlana, bu konuda şöyle der: “Dil, gönüle perdedir. Perde deprendi mi, sırlara erilir. Çayırlıktan, çimenlikten gelen yel, külhandan (sıcak yerden) esip gelen yelden farklıdır. Korkakların narasıyla, babayiğit erlerin narası, tilkiyle arslanın sesi gibi farkedilir.

Yahut dil, tencerenin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı, içinde ne yemek var anlarsın.”

“İnsan, dilinin altında gizlidir. Bu dil, ruh kapısının perdesidir. Bir rüzgâr perdeyi kaldırınca, evin içerisi bize görünür.”

Üslûbun Teşekkülü: Her insanın şu umumi dünyadan hususi bir dünyası vardır. Ellerinde büyükçe birer ayna olan on kişi, aynaları bir saraya karşı tutsalar, herbirinin aynasında o saray bir görüntü olarak görülür. Fakat bu görüntü, aynanın şekline ve rengine göre değişir. Kırık aynalarda saray parça parça görülür… Eğri aynalarda eğri büğrü… Keza kırmızı aynada görüntü kırmızı, yeşil aynada görüntü yeşildir. Sarayın net görüntüsü, ancak düz ve renksiz aynalarda gerçekleşir.

Onun gibi, her insanın mahiyet aynasında şu âlemin bir görüntüsü vardır. Neşeli bir insan, herşeyi güler ve neşeli görür. Ağlayan biri, âlemdeki herşeyi ağlıyor zanneder. İnsanın mahiyet aynası ise, o kimsenin meşguliyetine, dikkat ettiği şeylere, ilgi duyduğu san’atlara göre şekillenir.

Üssü’l-esas: Temel esas.

Üstad: İlim veya san’atta üstün olan kimse. Usta, san’atkâr. Muallim, profesör. Bilgide, san’atta veya amelde meharetli zât.

-V-

Vacibu’l – Vücud: Varlığı zâtından olup, yokluğu muhal olan.Vacibin sıfatlarından birisi, zâtî olmak, yani bir başkasının var etmesiyle var olmayıp, varlığı kendi zâtından olmaktır. Mümkinin ise, varlığı kendi zâtından değildir; Allah’ın var etmesiyle var olmuştur.

Vacip olan, ezelî ve ebedîdir. Mümkin, ise sonradan yaratılmıştır ve varlığının bir sonu vardır.

Vacibin yokluğu, yani olmaması muhaldir. Mümkinin ise varlığı gibi yokluğu da mümkündür.

Vâ esefa: Vah, esefler olsun! Eyvah, çok yazık!

Vahiy: Gizlice bildirmek, işaret etmek.

Cenab-ı Hakkın dilediği bilgileri ve emirleri elçilerine kelâm ve mana olarak bildirmesi.

Allah’ın insanlara bildirmek istediği emir, yasak ve haberleri peygamberlerine iletmesi.

Vasat: İki şeyin arası. Orta.

Vasıf: Nitelik, özellik.

Vazıh: Açık.

Vehim: Belirsiz ve mânasız korku. Müphem fikir ve düşünce.

Vesvese: Fısıltı şeklindeki gizli ses.

İnsanın kalbine, şeytanın (kelimesiz olarak) birtakım telkinlerde bulunması.

Şeytanın kalbe attığı şüpheler.

Vicdan: İyiyi kötüden ayırt edebilen, iyilikten lezzet alan ve kötülükten elem duyan manevî his. Vicdan, insanın bozulmamış fıtratını (yaratılışını) ifade eder. Kur’ân neyi emretmiş veya yasaklamışsa vicdanda bunun tasdikçisi vardır. Mesela, insan vicdanen yüce yaratıcıya inanma ve Ona sığınma ihtiyacı hisseder. Kur’ân da bunu emreder. Vicdan haksız kazançtan rahatsızlık duyar. Kur’ân da her türlü haksız kazancı yasaklar.

Vicdanî delil: Vicdanın fıtrî olarak Allah’ı bilmesi.

Vikaye: Koruma. Koruyuculuk.

Vuku’: Meydana gelme. Olma, oluş. Bir hadisenin çıkış şekli, cereyânı.

Vücub: Vâcib ve lâzım olmak. Gereklilik, zorunluluk.

Vücub-u vücud: Varlığının zorunlu olması.

Vüs’at: Genişlik. Bolluk. Fırsat. Kuvvet, güç, tâkat. Varlık, zenginlik.

-Y-

Yakîn: Şüphesiz, sağlam ve kat’i olarak bilmek.

Bir şeyi gerçeğe uygun olarak şüphesiz bilmek.

Yakîn, tereddütsüz, şüphesiz ilim. demektir. Daha geniş bir tarifi, “bir şeyi vakıa mutabık olarak itikad-ı sahih üzere şüphesiz bilmek,” şeklinde yapılmıştır

Bu tarife göre, yakînin iki önemli esası vardır.

Bir şeyi gerçekte nasılsa öyle bilmek (vakıa mutabakat),

Bu inançta zerrece şüphe etmemek.

Meselâ, haşrin cismanî değil de sadece ruhanî olduğuna inanan bir insan, yakîne erememiştir. Zira, bu iman yakînin birinci şartını taşımaz; yanlış inanca ise yakîn denilmez.

-Z-

Zahiri: Görünüşte. Zâhire âit. Asıl ve hakiki olmayan. Zâhiri mezhebinden olan.

Zamir: “Ben, sen, o” gibi, ismin yerini tutan kelime.

Zan: Şüphe. Sanmak. Sezmek. Hüsn-ü zan ve su-i zan olarak ikiye ayrılır.

Zannî: Zanna ait, zanna dâir. Kat’i olmayan.

Zarafet: Zariflik, incelik, kibarlık. Nâzik davranış. Muamelede, harekette ve giyimde hoşluk ve temizlik.

Zarf: Kap, kılıf. Mahfaza. İçine mektup konulan kılıf kâğıt.

Zât: Bir şeyin kendisi. Öz, asıl. Hürmete lâyık kimse.

Zâtî: Zâta ait olan. “Arızî” kelimesinin zıddıdır.

Zâtında bulunan; hariçten verilmemiş olan.

Bir şeyin ana unsuru.

Bir şeyi diğerlerinden ayıran ve ona kendine mahsus kıvam sağlayan unsur.

Zecr: Menetme, engel olma. Nehyetme. Zorlama, zorla yaptırma. Önleme.

Zem: Birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek. Kötülemek, yermek. Ayıplamak.

Zerre: Pek ufak parça. Atom. Güneş ışığında görünen ufacık tozlar.

Bu kelime küçüklüğü bildirir. Böyle olunca zerrecikler çok küçük şeyler anlamındadır. Zerreyi “atom” anlamında kullansak, onun da proton, nötron, elektron gibi parçaları olduğu malûmdur.

Zıll: Gölge. Perde. Mecazen, “Sahip çıkma, koruma, himaye etme” anlamında da kullanılır.

Zımnen: Açıktan olmayarak, dolayısıyla, ima yolu ile.

Zımni: İçinde saklı, gizli olarak.

Zillet-i nefs: Nefsin alçaklığı.

Zînet: Süs.

Zuhur: Meydana çıkmak. Ansızın meydana gelmek. Baş göstermek. Görünmek.

Zulüm: Başkasının mülkünde onun izni olmaksızın tasarruf etmek. Hak ve hukuk dinlememek.

Başlıca şu üç şekilde kendini gösterir:

1-Allah’ın hukukuna tecavüz.

2-İnsanların hukukuna tecavüz.

3-Nefsin hukukuna tecavüz.

Zulmet: Karanlık.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir