وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هٰٓؤُ۬لآَءِ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra onları meleklere arzedip: Davanızda sadıksanız haydi şunların isimlerini bana haber verin.’ dedi.
Dediler: Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîmsin, Hakîmsin.” (Bakara, 31-32)
Mukaddime
Bil ki: Ayetin muhtevası (Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi) O’nun meleklere karşı üstün gelme mu’cizesidir. Hatta bu, hilafet davasında nev-i beşerin mu’cizesidir.
Kıssalarda ibretler vardır.
1-Ben, وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ “Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin’de vardır” (En’am, 59) ayetinden yola çıkarak,1
2-Ve Kur’ân’ın sana delâlet ve nass’larıyla manaları ifade etmesi gibi, işaret ve remizleriyle de sana talimde bulunduğuna dayanarak, Tenzilin (Kur’ânın) i’câzının üstadlık yapmasının işaretlerinden, peygamber kıssalarında ve mu’cizelerinde beşer için benzerlerine ulaşmaya tevessül hususunda bir teşvik ve teşci’ fehmediyorum.
Geçmiş, geleceğin aynasıdır. Sanki Kur’ân, geçmişte tesis edilen bilgiler üzerine bina edilen gelecekteki terakki için esas çizgilere ve insan çalışmasının ulaşacağı nihai neticelerin benzerlerine, bu kıssalarla parmak basıyor.
Sanki Kur’ân teşvik ve teşci’ eliyle beşerin sırtını sıvazlayıp şöyle diyor: “Haydi çalış! Seni bu harikalara ulaştıracak vesileleri elde etmek için gayret göster.”
Görmez misin, saat ve gemiyi en evvel beşere hediye eden mu’cize elidir. Eğer istersen şu ayetlere bak:
– وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” (Bakara, 31)
– وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ مِنَّا فَضْلاًۜ يَا جِبَالُ اَوِّب۪ى مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ وَاَلَنَّا لَهُ الْحَد۪يدَۙ “Andolsun ki, biz Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. ‘Ey dağlar ve kuşlar! Onunla (Davud’la) beraber tesbih edin.’ dedik ve Ona demiri yumuşattık.” (Sebe’, 10)
–وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ “Süleyman’a da rüzgârı (musahhar kıldık). Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yola gider gelirdi. Erimiş bakır menbaını da ona sel gibi akıttık.” (Sebe’, 12)
– فَقُلْنَا اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَۜ فَانْفَجَرَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًاۜ “Biz de (Musa’ya) ‘asanla taşa vur!’ dedik. Bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırdı.” (Bakara, 60)
– وَتُبْرِىُٔ اْلاَكْمَهَ وَاْلاَبْرَصَ بِاِذْن۪ىۚ “(Ey İsa) Doğuştan körü ve cüzzamlıyı benim iznimle iyileştiriyordun.” (Maide, 110)
Sonra, fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesinin olgunlaştırdığı ve istinbat ettiği binlerce fenne dikkat et. Bunların her biri, kâinat envaından bir nev’in özelliklerini, sıfatlarını ve isimlerini ifade etmektedir. İnsan bu fenlerle “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.” ayetinin mazharı olmuştur. (Bakara, 31)
Sonra da demiri yumuşatmak ve bakırı eritmek vasıtasıyla insan fikrinin ortaya çıkardığı demiryolu, telgraf gibi hayret verici san’atlara bak. İnsan bunlarla “Biz Davud’a demiri yumuşattık.” (Sebe, 10) ayetinin mazharı olmuştur. Demiri yumuşatmak ise, sanayinin esasıdır.
Sonra, beşer fikrinden çıkan aynı günde bir aylık mesafeye seyahat eden uçaklara bak. İnsan bunlarla neredeyse (Hz. Süleyman’ın havada bir aylık mesafeye aynı gün içinde gidip geldiğini anlatan) “… Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık yola gider gelirdi.” ayetine mazhar olmuştur. (Sebe, 12)
İnsanlar çalışıp, boru gibi aletlerle kurak toprağı delerek o kurak araziyi bir bahçeye çevirmişler ve bununla (Hz. Musa’nın asasıyla taştan su çıkarmasını anlatan) “Biz de ‘asanla taşa vur!’ dedik” ayetinin bir benzerine mazhar olmuşlardır. (Bakara, 60)
Beşer tecrübelerinin sonucu olarak tıptaki hârikalara dikkat et, Hz. İsa’nın Allah’ın izniyle körlerin gözünü açması, cüzzamlıları ve müzmin hastaları iyileştirmesinin bir misali gösterilmiştir.
Bunlara baktığında, sana “bu mu’cizeler, sonradan insanların ilimle ulaştıklarının numuneleridir, bunların Kur’ân’da zikri, bunlara işaret eder ve teşvikte bulunur” dedirtecek şekilde tam bir münasebet görürsün.
Keza Allahın şu ayetlerine de bak:
قُلْنَا يَا نَارُ كُون۪ى بَرْدًا وَسَلاَمًا عَلٰٓى اِبْرٰه۪يمَۙ “Biz: ‘Ey ateş! İbrahim’e soğuk ve selâmetli ol’ dedik.” (Enbiya, 69)
وَلَقَدْ هَمَّتْ بِه۪ وَهَمَّ بِهَۚا لَوْلآَ اَنْ رَاٰ بُرْهَانَ رَبِّه۪ۜ “O kadın O’na (Yusuf’a) gerçekten niyetlenmişti. Şayet Rabbinin burhanını görmese, O da ona niyetlenirdi.” (Yusuf, 24)
Bir rivayete göre, ayette geçen “burhan” Hz. Yusufun, parmak ısırır şekilde babası Yakubun sûretini görmesidir.
اِنّ۪ى َلاَجِدُ ر۪يحَ يُوسُفَ لَوْلآَ اَنْ تُفَنِّدُونِ “Eğer bana bunak demezseniz, doğrusu ben Yusuf’un kokusunu alıyorum.” (Yusuf, 94)
يَا جِبَالُ اَوِّب۪ى مَعَهُ وَالطَّيْرَۚ “Ey dağlar ve kuşlar! Onunla (Davud’la) beraber tesbih edin.” (Sebe’, 10)
وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ “Süleyman dedi ki: ‘Ey insanlar! Bize kuşdili öğretildi.” (Neml, 16)
قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ى عَلَيْهِ لَقَوِىٌّ اَم۪ينٌ “Cinlerden bir ifrit, ‘Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm. Gerçekten bu iş için güçlü-güvenilir biriyim.’ dedi.”
قَالَ الَّذ۪ى عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ “Kitaptan ilmi olan kimse ise, ‘Gözünü açıp kapamadan, ben onu sana getiririm’ dedi.” (Neml, 39-40)
Sonra, beşerin keşfettiği,
– Ateşin yakmayan mertebesi ve yanmaya mani olan vasıtalar,2
-Sesleri ve sûretleri uzak mesafeden celbetmek, sen daha göz açıp kapayıncaya kadar bir zaman içinde hazır etmek,
-fikr-i beşerin ortaya koyduğu senin konuşman gibi konuşan aletler,
-Kuş ve güvercinleri istihdam etmek gibi durumlara bak, ta ki bu iki kısım arasındaki benzerliği göresin. Hatta bu sebeple şöyle demek hak olur: “Şunlarda bunlara remizler vardır.”
Hem, mu’cize-i kübra, yani en büyük mu’cize olan Kur’ân’ın natıkıyet hasiyetine dikkat et. İnsan olmanın hasiyeti olan natıkıyete ve bunun da kemâli olan edebiyat ve belâğata bak.3 Sonra şunu düşün:
-İnsan ruhunu en yüksek şekilde terbiye eden,
-vicdanını en latîf bir şekilde safileştiren,
-fikrini en güzel şekilde süsleyen,
-kalbine en ziyade genişlik kazandıran ancak ve ancak edebiyatın bir çeşididir.
Bu edebiyat nev’i,
-cevelan ettiği alan itibariyle fenlerin en yaygını ve en genişi,
-en ziyade nüfuz edeni,
-en ziyade tesirli olanı
-ve insan kalbinin en ziyade alâka duyduğudur.
Bu hâliyle o, sanki fenlerin sultanıdır. 4 Bunu iyi bir düşün!
Bu ayet için de üç nazım ciheti vardır
Ayetin öncesiyle nazmı dört cihetledir
-
Tenzil (Kur’ân) önceki ayette insanın yaratılış hikmeti hakkında herkes için en birinci, en evlâ ve en umumi, ikna yönüyle en kolay ve en sühuletli, icmal yönüyle en mücmel ve kısa cevabı zikretti. Bu ayetle de avam ve havassın mutmain olacağı tafsilî bir cevabı beyan etti.
-
Önceki ayette beşer için hilafet meselesini sarahaten ortaya koydu. Bununla da, meleklere karşı insan nev’inin mu’cizesiyle bu davaya delil getirdi.
-
Öncekinde beşerin meleğe üstün gelmesine işaret etti, bununla da bu üstünlüğün sebebine remzetti.
-
Önceki ayetle insan nev’inin arzda hilafet-i kübraya mazhariyetine telvihte bulundu.5 Bu ayetle de buna delil olarak insanın bütün İlâhî tecellilere bir nüsha-ı camia ve mazhar-ı etemm olduğuna telmih etti. Çünkü insanın çeşit çeşit kabiliyetleri vardır, çok cihetlerden istifadesi olur ve ziyade bir ilme sahiptir. Öyle ki bu insan, zahirî ve batınî beş duygusuyla6 ve özellikle derin ve engin bir vicdanla kâinatı kuşatır. Görmez misin, mesela insan melekin hilafına balın tatlılığını iki cihetle hatta çok cihetlerle bilir.7 Bunu iyi bir düşün!
Cümlelerin birbiriyle nazmı
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا “Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Cümlelerin, son derece selaset içinde fıtrî bir nazmı vardır.
Bu ayet, (önceki ayette geçen) “Şüphesiz Ben sizin bilmediğinizi bilirim” manasını tahkik, oradaki mücmel manayı tafsil ve müphem geçilen hususu tefsirdir.
Keza bildirir ki: Allah’ın arzında hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik için halife olmak, tam bir ilme dayanır.
Birinci ayette kelâmın akışı şu manaya bakar: “Ardından Onu yarattı, düzgün bir sûret ve sîret verdi, ruhundan O’na üfledi, terbiye etti, sonra isimleri öğretti ve hilafete hazırladı.”
Sonra, O’nu meleklerine tercih edip, üstünlük meselesinde ve hilafete liyakatte esmayı (isimleri) öğretmekle O’nu seçkin kılınca, tahaddi (meydan okuma) makamı, eşyayı onlara arzetmeyi ve onlardan muarazada bulunmaları talebini iktiza etti.
Sonra melekler kendilerindeki aczi hissedince Allah’ın hikmetini ikrar ettiler ve gönülleri mutmain oldu. Bundan dolayı Allah şöyle bildirdi:
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هٰٓؤُ۬لآَءِ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ “Sonra onları meleklere gösterip ‘davanızda sadıksanız haydi şunların isimlerini bana haber verin.’ dedi.”
قَالُوا “Dediler”
Melekler, hikmetlerini sual etmede İblis’in enaniyetinden kendilerine bulaşan şeyden teberri ile şöyle söylediler:
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz Sen Alîm’sin, Hakîm’sin.”
Sonra, kabiliyetlerinin cami’ olmayışı sebebiyle aczleri ortaya çıkınca, meydan okumanın tamam olması için, makam Hz. Âdemin muktedir oluşunu beyan etmeyi iktiza etti:
قَالَ يَاآدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ “Ey Âdem, onlara bu eşyayı isimleriyle haber ver, dedi.”
Hz. Âdem emre imtisal edip O’ndaki sırr-ı hikmet ortaya çıkınca, makam önceki kısa cevabı hatıra getirmeyi ve bu tafsile onu netice gibi kılmayı gerektirdi. Bundan dolayı Allah şöyle dedi:
اَلَمْ اَقُلْ لَكُمْ اِنّ۪ٓى اَعْلَمُ غَيْبَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاَعْلَمُ مَاتُبْدُونَ وَمَاكُنْتُمْ تَكْتُمُونَ “Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim, dememiş miydim?” (Bakara, 33)
Bil ki: Üstteki ayetlerdeki konuşma şekli, melekler arasında İblisin enaniyetinin tevellüdünü gösteriyor ve hissettiriyor, hikmetinden sormaları arasında bir taifenin itirazının karışmasını iş’ar ediyor.8
Cümlelerin kelimelerinin nazmı
وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti.”
Yani,
-O’nu her türlü kemâlatın esaslarını tazammun eden bir fıtratla şekillendirdi.
-Her türlü âli şeyleri ektiği bir istidatla yarattı.
-On duyguyla ve mevcûdatın kendinde temessül ettiği bir vicdanla techiz etti.
Bu üçüyle, hakaik-ı eşyayı (eşyanın hakîkatlerini) bütün enva’ıyla öğrenmeye hazır hâle getirdi, sonra ona bütün isimleri öğretti.
Ayetteki وَ harfinde -daha önce geçtiği gibi- vecizliğinin altında tayyedilmiş (hazfedilmiş) mahzuf cümlelere bir işaret vardır.
عَلَّمَ “Öğretti” derken, ilmin şerefine ve derecesinin yüksekliğine, hilafette esas mihverin o olduğuna bir işarettir.
Keza, esmanın tevkifî olduğuna bir remizdir.9 Esma ve müsemmalar arasında çoğu kere tercih ettirici münasebetlerin var olması bunu teyid eder.10
Ayrıca, “hârika olaylar, hârika ruhların fiilleridir” diyen bir kısım felsefecilerin hilafına mu’cizenin vasıtasız bir şekilde Allah’ın fiili olduğuna bir ima vardır.
آدَمَ “Âdem” Allah Tealanın hilafetini murat ettiği ve Âdem ismini verdiği arzî şahıstır.
O’na ilim verildiğinin açıktan ifadesi, şanını yüceltmek, teşhir etmek ve sûretiyle O’nu ihzar etmek içindir.
اَلْأَسْمَاءَ “İsimler” eşyanın sıfatları, özellikleri, adları gibi onları birbirinden ayırt edici şeyler veya Âdemoğullarının bölüştükleri dillerdir.
Bunda “Onları meleklere arzetti.” ifadesinin deliliyle, ehl-i sünnetin dediği gibi, ismin aynı müsemma olmasına bir ima vardır.11
كُلَّهَا “Bütün isimleri”
Bu, onun meleklerden temeyyüzünün menşeini ve bu i’câzın medarını ifade eder.12
ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هٰٓؤُ۬لآَءِ إِنْ كُنتُمْ صَادِقِينَ “Sonra onları meleklere gösterip: ‘davanızda sadıksanız haydi şunların isimlerini bana haber verin.’ dedi.”
ثُمَّ “Sonra”
(Âdeme isimlerin öğretildiğini beyandan sonra, bunları meleklere arzedilmesini bildirirken) “sonra” kelimesiyle “sonraya bırakma ve makamın iktizası sırrıyla” şuna işaret vardır: “O sizden daha üstündür ve hilafete daha layıktır.”
عَرَضَهُمْ “Onları meleklere arzetti.”
Yani, malın müşteriye, ordu saflarının hükümdara arzı gibi, eşyanın envaını onların nazarları önünde serilmiş olarak izhar etti.
Bunda şöyle bir işaret vardır: Mevcûdat idrak sahibi olanın malıdır. İlimle onları alır, isimlerle tutar, onların sûretinin kendisinde temessülü ile onlara sahip olur.13
هُمْ “onlar” anlamındaki zamirin müzekker ve akıl sahipleri için kullanılan şekliyle gelmesi, “arzetmek” fiilinin remzettiği iki tağlip ve bir mecazın sırrıdır.14
Allahın mevcûdat taifelerinin sûretlerini resm-i geçit tarzında saf saf enzara arzetmesinden hayale gelir ki, bu taifeler onlara doğru gelen akıl sahibi kabileler gibidir.
عَلَى ifadesine gelince: Bu arzın ifadesinde عَلَى harfinin kullanılması onlara arzedilen şeylerin levh-i âlâda irtisam etmiş sûretler olduğuna bir imadır.15
KAVRAMLAR – KELİMELER
-A-
Âdetullah: Allah’ın, mahlûkatın tasarrufunda
1 Kitab-ı Mübin’den murat, kâinat kitabı veya levh-i mahfuz olabileceği gibi, Kur’ân-ı Kerim de olabilir. Müellif, burada kısaca temas ettiği bu konuyu, daha sonra telif ettiği Sözler isimli eserinin 20. Söz’ünde daha ayrıntılı olarak ele almıştır.
2 Ateş, nar-ı beyza yani akkor hâline gelince yakmaz. Ayrıca, itfaiyeciler ateşte yanmayan maddeden yapılan gömlek kullanırlar, yanmazlar.
3 İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük hasiyet, onun konuşan bir canlı olmasıdır. Edebiyat ve belâğat, onun bu hasiyetinin kemalidir. Yani insan sözüyle insandır, Kur’ana bu zaviyeden baktığımızda tam bir “söz mu’cizesidir.” Çünkü edebiyat ve belâğatın zirvesi Ondadır.
4 İşte Kur’ân, belâğatın zirvesinde olmakla bu tür etkili ifade tarzlarına teşvikte bulunmaktadır. Müellif 20. Sözde bu konuda şöyle der: “Ulûm ve fünunun en parlağı olan belâğat ve cezalet, bütün enva’ıyla âhirzamanda en merğub bir sûret alacaktır. Hattâ insanlar, kendi fikirlerini birbirlerine kabul ettirmek ve hükümlerini birbirine icra ettirmek için, en keskin silâhını cezalet-i beyandan ve en mukavemet-sûz kuvvetini belâğat-ı edadan alacaktır.”
5 Hilafet-i kübra: “En büyük halifelik” anlamında olup yeryüzüne halife olarak gönderilmeyi ifade eder. Bu da Hz. Âdemin ve dolayısıyla insanların Allah’a muhatap seçilmeleridir.
6 İnsanda, beş duyu diye adlandırdığımız zahirî hisler yanında, beş tane de batınî his vardır. Bunlar: Kuvve-i akliyye, kuvve-i hayaliye, kuvve-i vehmiye, kuvve-i hafıza ve hiss-i müşterektir. Demek oluyor ki, görme, işitme, koklama gibi; akıl, vehim, hayal de ruh için birer ilim vesilesidir. Bunlardan hiss-i müşterek, görme ve işitme gibi organlardan beyindeki duyu merkezlerine gelen dış tesirlerin hepsinin toplanıp değerlendirildiği yerdir.
7 Balın hem kendine göre hem de diğer tatlılara mukayese ile bilinen bir tadı vardır. Her bir bal çeşidinin de kendine has bir tadı bulunur. Melekler ise cismanî gıdaya ihtiyaç duymadıklarından balı ancak bir san’at eseri olarak tefekkür ederler.
8 Bu ibareden anlaşıldığı kadarıyla, bazı meleklerin bu tarz konuşması İblisin kendilerine verdiği desiselerden kaynaklanmıştır. Gerçi melekler masumdurlar, Kur’ânın bildirdiği gibi “Allah’ın emirlerine asla isyan etmezler, ne emrolunsa onu yaparlar.” (Tahrim 6) Ama üstteki kısımdan öyle anlaşılıyor ki, desiseden etkilenebilirler. Gayet zeki ve gayet iyi ahlâklı biri, kendi iradesiyle bir kötülük yapmaz, ama başkasının yalan beyanını doğru telakki edebilir. Bu hâl onun masumiyetine halel vermez. “Bir taife” denilmesinden anlaşıldığı üzere bazı melekler İblisin desisesiyle “biz varken bu isyancı beşere ne lüzum var?” şeklinde geçici bir aldanma hâli yaşamışlar ve bunu ifade etmiş olabilirler.
9 Yani, insanların eşyaya verdikleri isimler başlangıç itibariyle Allah’ın talimine dayanır. İlk insan, bazılarının zannettikleri gibi bir “mağara insanı” değildi. Deneme-yanılma yoluyla da insan çok şeyler öğrenir. Ama bu, işin başında Hz. Âdeme isimlerin öğretilmesi hakîkatine engel değildir.
10 Dikkat edilirse, eşyaya verilen isimlerin o şeyin mahiyetine uygun olduğu görülür. Mesela, aslanın sûreti aslan mahiyetine uygun olduğu gibi, bu kelimenin telaffuzu da aynı mahiyete uygunluk arzeder. “Gül, bülbül, ceylan, melek” gibi kelimeleri telaffuz ettiğimizde aynı münasebeti kolaylıkla görebiliriz. Bütün bu isimlerde bir sevimlilik ve tatlılık vardır. “Diken, karga, ayı, şeytan” gibi isimlerin ise, telaffuz yönüyle onların mahiyetlerini gösterdiğini az-çok hissedebiliriz. Benzeri durum bütün isimler için genelde geçerlidir. Bu durum bize, isimlerin başlangıçta tevkifi olduğunu gösterir. Yani Allah eşyaya sûret verdiği gibi, onlara isim de vermiştir.
11 İsim-müsemma ilişkisi, hayli ayrıntıları olan bir konudur. Ehl-i sünnet âlimleri içinde isim ve müsemmanın aynı şeyler olduğunu söyleyenler olduğu gibi, bunların ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenler de vardır. Ayrı ayrı cihetlerden bakıldığında farklı sonuçlara varılır. Mesela, “güneş” dediğimizde âlemimizi aydınlatan semavî lambayı anlarız. Ancak “güneş” ifadesinin güneşin bizzât kendisi olmadığı da ortadadır. Bununla beraber, “güneş” ismi, gökteki müsemması olan cisimden ayrı da düşünülemez.
12 Yoksa melekler de bir kısım isimleri bilirler. Hz. Âdemi seçkin kılan husus, O’na bütün isimlerin öğretilmesidir.
13 Bizler Allah’ın bize verdiği idrak vasıtaları ile eşyayı idrak ediyor ve bu şekilde onlara bir nev’i sahip oluyoruz. Bize göz verilmese renkler âlemine, kulak verilmese sesler âlemine, burun verilmese kokular âlemine, akıl verilmese hakîkatler âlemine.. yabancı kalırdık. Mesela, evimizde yaşayan kedi bizim okuduğumuz kitaba baksa da kendisinde gerekli idrak vasıtaları olmadığından, hiçbir zaman kitaba muhatap ve müşteri olamaz.
14 Canlı ve akıllı varlıklar için kullanılan zamir, Türkçe ve Arapçada aynı şekilde değildir. İngilizcede erkek ve dişi zamirler farklı kullanıldığı gibi, Arapçada da akıllı varlıklarla cansız ve akılsız varlıklar için farklı zamirler kullanılır. Bu ayette, cansız eşya, akıl sahibi insanlar için kullanılan zamirle ifade edilmiştir. Bu kullanım aslında mecazdır. Ama öte yandan bu kullanım bize o cansız varlıkların insan gibi söz dinleyip emirlere itaat etmelerini göstermektedir.
15 Müellif, bu eserin ilk tercümesinin sonunda şu dipnotu koymuştur:
İntihabım olmayarak, ihtiyarsız bir tarzda, âdeta umum Sözlerin ve Mektubların âhirlerinde şu âyet bana söylettirilmiş: “(Melekler) dediler: Ya Rab, seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bir ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Alîm’sin, Hakîm’sin.” (Bakara, 32) Şimdi anladım ki; tefsirim de şu âyet ile hitam buluyor. Demek inşâallah bütün Sözler, hakikî bir tefsir ve şu âyetin bahrinden birer cedveldir. En nihayet yine o denize dökülüyorlar. Şu tefsirin hitamında, güya her Söz manen şu âyetten başlıyor. Demek o zamandan beri yirmi senedir daha şu âyeti tefsir ediyorum; bitiremedim ki tefsirin ikinci cildini yazayım.
Said Nursî
