9. DERS: İMANDA AYIRIM YAPMAMAK

وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

“Onlar (müttakiler) hem Sana indirilene ve hem de Senden önce indirilene iman ederler. Ve ahirete de onlar yakînen inanırlar.” (Bakara, 4)

Bil ki: Kur’ân, bu gibi pek çok ayette latîf bir sır için, terkip vecihlerinden bir veche bir emare koymayıp muayyen hâle getirmemiştir. Bu da mu’cizeliğin esası olan vecizliğin menşeidir. Şöyle ki:

Belâğat, muktezay-ı hâle mutabakattır.1 Hâl ise şöyledir: Kur’ân’ın muhatapları çeşitli tabakalarda ve muhtelif asırlardadır. Bu tabakaların fehimlerini nazara almak ve bu asırlara hitap edip her muhatabın kendine düşen hisseyi alması için, Kur’ân pek çok yerde manayı tamim ve tevzi için hazıfta bulundu, nice yerde teşmil ve taksim için sözü mutlak bıraktı ve mana cihetlerini çoğaltmak, belâğat nazarında müstahsen ve Arapça’da makbul ihtimalleri tazammun etmek için genel ifade etti. Ta ki her zihne, zevki mikdarınca feyiz versin. Buna dikkatle teemmül et!2

Sonra, bu ayetin öncesiyle nazm ciheti

Ayette tamimden sonra tahsis vardır. Burada,

-Ehl-i kitaptan iman edenlerin şerefini herkesin içinde ilan etmek,

-Onların istiğna elini ağızlarına çevirip susturmak,

-Abdullah İbnu Selâm3 gibilerin elinden tutup göstererek, diğerlerini de O’nun gibi olmaya teşvik etmek söz konusudur.

-Keza, bu ayette, Kur’ân hidayetinin bütün ümmetlere (toplumlara) şümulünü göstermek için müttakilerin iki kısım olduğunu beyan ve Hz. Muhammed’in (asm) risaletinin bütün milletleri içine aldığına telvih vardır.4

-Keza, “Onlar gayba iman ederler” sadefinde mündemiç olan iman rükünlerini açıklamak için “icmalden sonra tafsil” vardır.5 Çünkü bu ayet, kitaplara ve kıyamete açıktan, peygamberlere ve meleklere de zımnen delâlet eder.

Sonra Kur’ân burada “Onlar, Kur’ân’a iman etmiş kimselerdir” gibi veciz söylemek yerine, وَالَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ “Onlar Sana indirilene iman ederler” demiştir. Bu tercihte, bir kısım letaifle bu manayı nakışlamak ve bir kısım nüktelerle zeyillerini süslemek vardır.

Çünkü وَالَّذِينَ “ki onlar” ifadesinde, hükmün menatının iman olduğuna, zâtın diğer sıfatlarla beraber ona tabi bulunduğuna ve onun altında yer aldığına bir remzdir.

İsim olarak bir zamanda sübûta delâlet eden “mü’minûn” denilmeyip fiil olarak يُؤْمِنُونَ “iman ederler” denilmesi, imanın ardarda inen ayetlerle yenilenmesine ve devamlı olarak zuhurunun tekerrürüne bir telvihtir.

بِمَا Bu edattaki mübhemlik, mücmel bir imanın kâfi gelebileceğine ve imanın zahir ve batın vahye, yani hadise şümulüne bir ima’dır.6

أُنْزِلَ “İndirildi”

Nüzul kelimesinden gelen bu ifade, Kur’ân’a imanın, O’nun Allah’tan geldiğine iman demek olduğuna işarettir. Nitekim Allah’a iman O’nun varlığına inanmaktır, ahirete iman, onun geleceğine inanmaktır.

Bu ayet indiğinde henüz Kur’ân’ın nüzulü tamamlanmamış olmakla beraber burada fiilin geçmiş zaman sığasıyla gelmesi, inecek olanların da inmiş gibi tahakkuku kat’i olduğuna işarettir. Bununla beraber, (yakınındaki) يُؤْمِنُونَ “iman ederler” ifadesinin geniş zamanı göstermesi, bundaki geçmiş zaman ifadesini telafi eder.

Hatta bu tenzil için, Tenzilin (Kur’ân’ın) üslûblarında, çoğu kere geçmiş zamanın geleceği yuttuğunu ve geniş zamanın geçmiş zaman elbisesi giydiğini görürsün. Çünkü bunda latîf bir belâğat vardır. Şöyle ki:

Kendisine nisbetle zamanı henüz gelmemiş bir şeyi geçmiş zaman ifadesiyle duyan kimsenin zihni ihtizaza gelir, kendisinin yalnız olmadığının farkına varır, arkasında muhtelif mesafelerde ayrı ayrı saflar olduğunu tezekkür eder. Öyle ki sanki asırlar derece derece sıralanmış, bütün nesiller o asırların arkasında saf tutup oturmuşlardır. Ayrıca, zihnen uyanıp farkeder ki, kendisine yönelik o hitap ve nida bütün nesillerin onu duyacağı şiddetli ve yüksek derecededir ve o (nazil olan Kur’an), bütün asırlardaki bütün insan taifelerinin kulak verdiği İlâhî bir hutbedir.

Böylece geçmiş zaman ifadesi ekser zamanlarda ekser kimseler hakkında hakîkattir, az sayıda yerde ise az sayıda kimseler hakkında mecazdır.7 Ekseriyeti nazara almak ise, belâğat nazarında daha uygundur.

إِلَيْكَ “Sana (indirilene)

Bu ifade عَلَى harfiyle de gelebilirdi. Mevcut şekliyle gelmesi, risaletin bir vazife olup Hz. Peygamberin bununla mükellef kılındığına, O’nun da kendi iradesiyle bunu yüklendiğine bir remiz ve ayrıca, Cebrail’in (as) bunu O’na takdim hizmeti yapmasıyla, Hz. Peygamberin yüksekliğine bir ima söz konusudur. Çünkü عَلَى harfinde ızdırar (mecbur bırakılma) ve nüzul vasıtasının daha yüksek olduğu kokusu vardır.

Muhammed’e” yerine إِلَيْكَ “Sana” denilmesinde Hz. Muhammed’in (asm) sadece bir muhatap olup, kelâmın Allah kelâmı olduğuna bir telvih vardır.

Keza, hitap manası nüzul manasını te’kid ve tasvirdir. Çünkü Peygambere indirilen, vahiydir. Vahiyle gelen Kur’ândır. O da Allah’ın O’na hitabıdır. Allah’ın hitabı olmak ise, bütün vahiylerde nafiz olan ortak hassadır. Dolayısıyla إِلَيْكَ hitabı Hz. Peygamberin bu hassadan aldığı hissedeki perdeyi aralamıştır.

İşte bu kelâmın bu mezkûr letaifi ihtiva etmesi itibariyle, son derece veciz olduğu ortaya çıkmıştır.

Vahiy gerçeği

وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ “Senden önce indirilene de (iman ederler).”

Bil ki: Bu gibi tavsifler, “Şuna şuna inanın, aralarında tefrik yapmayın..!” gibi inşai hükümler taşıyan bir teşviki tazammun eder.8

Sonra, bu ayetin nazm ve rabtında dört letaif var:

1-Medlûlün delile atfı. Yani, “Ey insanlar! Kur’ân’a iman ettiğinizde önceki kitaplara da iman edin. Çünkü Kur’ân مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ “önceki kitapları tasdik edicidir” (Bakara, 97) ayetinin delâletiyle, onları onaylamakta ve onlara şahit olmaktadır.

2-Delilin medlûle atfı. Yani, “Ey ehl-i kitap! Önceki peygamberlere ve geçmiş kitaplara iman ettiğinizde Kur’ân’a ve Muhammede de (asm) iman etmeniz gerekir. Çünkü onlar bunu müjde verdiler. Ayrıca, o peygamberlerin sıdkına ve o kitapların nüzulune medar olan, o enbiyaya “nebi” dedirten durumlar hakîkatıyla ve ruhuyla Kur’ân’da en mükemmel bir şekilde ve Muhammed’de (asm) en zahir bir şekilde bulunur. Bu durumda kıyas-ı evlevi ile Kur’ân Allah’ın kelâmıdır ve Hz. Muhammed de (asm) tarik-ı evla ile Allah’ın elçisidir.9

3-Bunda, Kur’anın mealinin yani asr-ı saadette ortaya çıkan İslâmiyet’in bir ağaç gibi olduğuna işaret vardır. Bu ağacın kökleri mazinin derinlerinde kök salmış olup, hayatını ve kuvvetini o köklerden almakta; dalları ise istikbalin semasında olup meyve vermektedir. Yani, İslâmiyet geçmiş ve geleceği tutup içine almıştır.

4-Bunda ehl-i kitabı imana bir teşvik, ısındırmak ve işi kolaylaştırmak vardır. Sanki şöyle der: “Bu yola girmek size zor gelmesin. Çünkü bütün bütün kışrınızdan çıkmıyorsunuz,10 ancak itikadlarınızı tekmil ediyorsunuz, sizde müesses olanlar üzerine bina ediyorsunuz.”11

Çünkü Kur’ân usûl ve akaidde muaddil ve mükemmildir, bütün önceki kitapların güzelliklerini ve eski şeriatlerin usûllerini içine almıştır.12 Ancak, zamanın ve mekânın değişmesinin tesiriyle değişen füruatta müessistir, (yeni hükümler getirmiştir). Nasıl ki dört mevsimde ilaçlar ve elbiseler, insanın ömür tabakalarında talim ve terbiye tarzı değişir, onun gibi hikmet ve maslahat, nev-i beşerin ömür mertebelerinde fer’i hükümlerin değişmesini iktiza eder. Bir zamanda maslahat olan, insan nevinin çocukluk devrinde deva olan nice fer’i hüküm vardır ki, başka zamanda maslahat olmaz, insanlığın gençlik devrinde deva sayılmaz. Bu sır içindir ki, Kur’ân bazı fer’i hükümleri neshetti, yani bu füruatın vakitlerinin bittiğini, başkalarının vaktinin geldiğini beyan etti.

مِنْ قَبْلِكَ “Senden önce…” ifadesinde bir kısım letaif var:

Bil ki, Tenzilde (Kur’ân’da) mekânın kabul etmediği veya ondan razı olmadığı veya başka bir kelimenin o mekâna daha uygun olduğu hiçbir kelime yoktur.13 Aksine, Tenzildeki her bir kelime, münasebet rabıtalarıyla birbirine tutunmuş ve birbirine kenetlenmiş murassa bir inci gibidir.

Eğer misal istersen مِنْ قَبْلِكَ yi dikkatle mütalaa et, bu ayetin her yanından uçuşup gelen letaifin (ince nüktelerin) bu tek kelimeye konduğunu göreceksin.

مِنْ قَبْلِكَ Nübüvvet hakkında sevkedilmiş olan ayetin bu kısmı, nübüvvet meselesinde mündemiç beş maksaddan yansıyan münasebetleri teşerrüp etmiş, onların renkleriyle boyanmış, beş letaif ile de bunları kendinden sızdırmakta ve remizde bulunmaktadır.

Bu meselede mündemiç maksadlar şunlardır:

1- Muhammed (asm) nebidir.

2- Ekmel-i enbiyadır. (En kâmil peygamberdir.)

3- Hatem-i enbiyadır. (Son peygamberdir.)

4- Bütün kavimlere gönderilmiştir.

5- Şeriatı, bütün şeriatleri neshetmiş ve onların güzelliklerini kendinde toplamıştır.

1-Bu kelimede birinci maksadın in’ikas ciheti şöyledir:

مِنْ قَبْلِكَSenden önce” demektir. Bu ifade, ancak meslek ve yol bir olduğunda söylenir. Sanki bu kelimeden şu mana tereşşuh etmektedir: Hz. Peygamberden önceki nebilerin nübüvvetine ve kitaplarının doğruluğuna olan deliller, bütünüyle “tenkih-ı menat”, “tahkik-i menat” ve “kıyas-ı evlâ” yoluyla Muhammed’in (asm) nübüvvetine ve kitabının, yani Kur’ân’ın Allah tarafından nüzulune bir delildir.14 Sanki onların bütün mu’cizeleri Muhammed’in (asm) sıdkına tek bir mu’cizedir.

2- Bu kelimede ikinci maksadın yansıma ciheti, yani Hz. Peygamberin en mükemmel olması şöyledir:

-“Sultanlar meclise en son gelirler” âdetinin mülahazasıyla,

-Ve nev-i beşerdeki tekemmül kaidesinin ikinci mürebbinin birinciden daha mükemmel olmasını iktiza etmesiyle,

-Ve genelde halefin seleften daha mahir olması ve geçmesi gerçeğiyle, مِنْ قَبْلِكَ ifadesi telvihte bulunur ki: Muhammed (asm) sultan-ı enbiyadır ve hepsinin en mükemmelidir. Nitekim Kur’ân da, onların kitaplarından daha cami’ ve daha güzeldir.

3- Üçüncü maksad olan son peygamber olmasının bu kelamdan teşerrüb ciheti şöyledir:

مِنْ قَبْلِكifadesi “bir şey çoğaldığında teselsül eder, sükunet bulmaz; çok şeyler ittihad ettiğinde ise istikrar bulur, daha parçalanmaz” kuralının sırrıyla ve mefhum-u muhalifin yaptığı çağrışımla Hz. Peygamberin son nebi olduğuna telmih eder.15

4- Dördüncü maksad olan davetinin umumi olmasının bu kelamdan boyalanması ciheti şöyledir:

مِنْ قَبْلِكَ “Halef selefin bütün vazifesini alır ve onun yerine geçer” kaidesinin sırrıyla “Sen onların halefisin, onların her birisi ise Senin selefindir” manasını ifade eder. Bunda, “onların her biri Senin selefin olunca, Sen onların tamamının vekili ve bütün ümmetlerin rasulü olursun.” manasına bir işaret vardır.

Evet, ancak böyle olur, başka olamaz. Fıtrat buna hükmeder, hikmet bu hükmü verir. Çünkü saadet devrinden önce dünya milletleri maddeten ve manen, kabiliyet ve terbiye olarak birbirinden çok uzak ve derin bir ihtilaf içindeydi. Tek bir terbiye onlara yetmiyor, tek bir davet hepsini içine almıyordu. Asr-ı saadet ve sonrasında insanlık âlemi uyandı. Karşılıklı fikir alış verişi, birbirlerinin tabiatından etkilenmesi, milletlerin birbirleriyle karışması ve birbirlerinin durumunu araştırmak vasıtasıyla birleşmeye doğru meyletti, haberleşme ve ulaşım imkânları zamanla çok ileriye gitti, dünya bir memleket, bir memleket bir vilayet, bir vilayet ise bir belde hâline geldi, dünya ahalisi birbiriyle akraba oldu. Böylece bir tek davet ve bir tek nebi umuma kifayet etti.

5-Beşinci maksadı işmam etme ciheti ise şöyledir:

مِنْ قَبْلِكَ dekiمِنْ harfi إِلَى harfine ima eder. إِلَى harfinden ise artık ihtiyaç kalmamasına imada bulunur. Yani “Senin gelmenle risalet sona erdi. Çünkü Senin şeriatın bir başkasına ihtiyaç bırakmadı.” Bu durum, Hz. Peygamberin (asm) dininin diğerlerini neshettiğine, yeterli olmasıyla da hepsini cemettiğine remzeder.

Bil ki: Belâğat nazarında bu kelimenin bu letaifi teşerrüb etmesinin emaresi şudur:

Bu beş maksad, şu ayetlerin altında akan nehirler gibidir. Öyle ki bu maksatlardan biri, kemâliyle bir ayette bulunur, bir başkası tamamıyla diğerinden nebean eder, bir diğeri bütünüyle başka bir ayette tecelli eder. Böylece, satıhtaki en küçük bir sızıntı, kelimenin köklerinin o ayetle temasına ima eder.

Keza bu manalar, bunları ifade için gelen başka ayetlerde sünbüllenmiştir.16

Ahirete iman

وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ve ahirete de onlar yakînen inanırlar.”

Bil ki: Bu ayetin manası, Kur’ân’ın dört meşhur maksadından dördüncüsü olan haşir meselesidir. Biz bu meseleyle alâkalı olarak Kur’ân’ın nazmından on burhan istifade etmiştik.17 Başka bir kitapta onları zikrettik,18 burada bunların bir hülasası münasip olmuştur:

Haşir haktır. Çünkü:

1-Kâinatta kasdî olarak ekmel bir nizam vardır.

2-Hilkatte tam bir hikmet vardır.

3-Âlemde abesiyet yoktur.

4-Fıtratta israf yoktur.

Bu şahitleri tezkiye eden, bütün ilimlerle ilgili istikra-i tamdır.19 Bunların her biri kendi konusu olan türdeki intizama sadık bir şahittir.

5-Gün, sene gibi ekser nev’ilerde o nev’in mükerrer kıyameti vardır.

6-Beşerin istidat cevheri haşre remzeder. Beşerin sınırsız istek ve meyilleri ona işaret eder.

7- Sani-i Hakim’in rahmeti ona telvih eder.

8- Sadık elçi olan Hz. Peygamberin dili, haşri açıktan bildirir.

9- Kur’ân-ı Mu’cizin beyanı haşre şehadet eder.

10- وَقَدْ خَلَقَكُمْ أَطْوَارًا “Allah sizi tavırdan tavıra yarattı.” (Nuh, 14) ve وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 46) gibi ayetler haşri isbat eder.

İşte bu burhanlar tam on tanedir, bunlar ebedi saadetin anahtarları ve bu cennetin kapılarıdır.

Birinci Burhanın beyanına gelince

Eğer kâinat ebedi saadeti netice vermezse, Saniin akılları hayrette bırakır bir şekilde mükemmel yaptığı şu nizam zayıf ve aldatıcı bir sûrete döner, nizamdaki bütün maneviyat, rabıtalar ve nisbetler hebaen mensur olur, boşa gider.20 Öyleyse bu nizamı nizam eden, onun ebedi saadetle olan bağıdır. Yani bu nizamdaki incelikler ve manevi şeyler ancak ahiret âleminde sünbüllenir, yoksa bütün maneviyat söner, bütün rabıtalar kesilir, bütün nisbetler parçalanır ve bu nizam, nizam olmaktan çıkar. Hâlbuki nizamda mündemiç olan kuvvet, bu nizamın çökmesi ve çözülmesinin mümkün olmadığını en yüksek bir sesle ilan ediyor.

İkinci Burhan

Bütün fenlerin şehadetiyle, ezeli inayetin timsali olarak nev’de, hatta her bir cüz’ide maslahat ve hikmetlere riayet etmekten ibaret olan hikmet-i tamme, ebedi saadetin gelmesini müjde verir. Yoksa kendisini ikrara bizi mecbur kılan bu kadar açık hikmetlerin ve faidelerin inkârı lâzım gelir. O takdirde faide faidesizliğe, hikmet abesiyete, maslahat maslahatsızlığa dönüşür. Bu ise, ancak bir safsatadır.

İkinciyi tefsir eden Üçüncü Burhan

Fen, Sani’in her şeyde en kısa yolu, en yakın ciheti, en hafif ve en güzel sûreti seçtiğine şehadet eder. Bu da, abesiyet olmadığına delalet eder. O da, her şeyin ciddi, gerçek olduğuna delalet eder. Bu ise, ancak ebedi saadetin gelmesiyle olur. Yoksa bu vücut sırf yokluk derecesine iner, her şey tam abes hâle dönüşür.

Ya Rabbi, Seni tenzih ederiz, Sen bunları abes yaratmadın!

Üçüncüyü açıklayan Dördüncü Burhan

Fenlerin şehadetiyle, fıtratta israf yoktur. Şayet senin zihnin, büyük bir insan hükmünde olan âlemdeki hikmetleri idrakten acizse, küçük bir âlem olan insana dikkatle bak! Fenn-i menâfiu’l- aza (Anatomi ilmi), insan vücudunda her biri menfaatli yaklaşık altı yüz tane kemik, her biri nice faydalar taşıyan kan mecraları hükmünde altı bin damar, hücreler için yüz yirmi dört bin gözenek ve pencere olduğunu açıklar. Bu gözeneklerin her birinde cazibe, dafia, mümsike, musavvire ve müvellide olan beş kuvvet vardır21 ve bunların her biri bir maslahat içindir. Küçük âlem olan insan böyle olunca, büyük insan olan âlem hiç ondan geri kalır mı?

Ruha nisbetle ehemmiyeti olmayan ceset bu derece israftan uzak olursa, ruh cevherinin ihmali ve o cevherin bütün maneviyat, emel ve fikir eserlerinin israfı nasıl tasavvur edilebilir? Çünkü ebedi saadet olmazsa bütün manevi şeyler ortadan kalkar ve israf edilmiş olur. Allah için söyle, senin dünya kıymetinde bir mücevherin olsa, onun sadef ve kılıfına toz kondurmayacak kadar kıymet versen, sonra da tutup o mücevheri kırıp parça parça yapmanı hiç akıl kabul eder mi? Kella, sümme kella! Kılıfa önem vermen, içindekiler sebebiyledir.

Keza, bir şahsın bünyesindeki kuvvet, aza ve kabiliyetlerindeki sıhhat, onun hayatının devamını ve tekemmülünü sana bildirirse, kâinatın ruhunda cari olan sabit hakîkat, intizamdaki devamlılığı ima eden kâmil kuvvet ve nizamdaki kusursuzluğu netice veren kemâl, haşr-i cismani kapısından saadet-i ebediyenin gelmesini sana bildirmez mi? Çünkü intizamı ihtilalden kurtaran, tekemmüle vasıta olan ve ebedi yaşama kuvvesini inkişaf ettiren, ancak odur.

Hads22 yoluyla maksada remzeden Beşinci burhan

Pek çok nev’ilerde görülen ve tekrarlanan o nev’le ilgili kıyametin vücudu, büyük kıyamete işaret eder. Bu remzin bir misalle temessülünü istersen, haftalık saatine bak. Nasıl ki o saatte hem hareket eden, hem de ibreleri ve milleri harekete geçiren birbirinden farklı dönen çarklar vardır. Bunlardan biri saniyeleri çevirir. Onun hareketi, dakikaları sayan ibrenin öncüsü ve habercisidir. O da, saati sayan milin hareketinin hazırlayıcısı ve ilan edicisidir. O da haftanın günlerini sayan ibrenin hareketini intaç eder ve ondan haber verir. Böylece her hareket, kendisinden sonraki kardeşinin de hareketini tamamlayacağına işaret eder.

Onun gibi, Allah’ın, çarkları felekler olan büyük bir saati vardır. Bu feleğin milleri, senin saatindeki saniye, dakika, saat ve günler gibi günler, seneler, insan ömrü ve dünyanın bekasını sayar. Böylece, -bu saatin hareketine binaen- her geceden sonra sabahın, her kıştan sonra baharın gelişi, bu büyük saatten haşir baharının sabahı doğacağına gizli bir işaretle işaret eder ve ince bir remizle remzeder.

Eğer desen: Nev’ilerin (türlerin) kıyametinde şahıslar bizzat haşredilmiyor. Öyleyse büyük kıyamette şahısların bizzât diriltilmesine nasıl remzeder?

El-cevap: İnsanın şahsı başkasının bir nev’i gibidir. Çünkü fikir nuru beşerin emellerine ve ruhuna öyle bir genişlik ve inbisat vermiştir ki, üç zamanı da içine alabilir, geçmiş- gelecek ve şimdiki zamanı yutsa emelleri yine tatmin olmaz. Çünkü fikir nuru, onun mahiyetini ulvî, kıymetini umumî, nazarını küllî, kemâlini sınırsız, lezzetini daimî, elemini devamlı kılmıştır.

Ama diğer nev’ilerin bir ferdi ise,

-Mahiyeti cüz’î,

-Kıymeti şahsî,

-Nazarı mahdut,

-Kemâli sınırlı,

-Lezzeti anî,

-Elemi def’îdir.

Bu durumda, nev’ilerde görülen kıyametin varlığı, insanın herkesi içine alan şahsî kıyametine nasıl işaret etmez?

Haşre telvihte bulunan Altıncı Burhan

Beşerin istidatlarının sınırsız olması ahireti gerektirir. Şöyle ki:

Beşerin nihayetsiz tasavvur ve fikirleri vardır. Bunlar onun gayr-i mütenahi emellerinden doğar. Bu emeller onun zabt altına alınmamış meyillerinden husule gelir. Bu meyiller onun gayr-i mahdut kabiliyetlerinden neşet eder. Bu kabiliyetler onun gayr-ı mahsur istidatlarında örtülüdür.23 Bu istidatlar, Allah Teâlanın mükerrem kıldığı ruh cevherinde ekilidir.

İşte bunlardan her biri şehadet parmağıyla cismani haşrin arkasında ebedi saadete işaret eder ve nazarını oraya uzatır. İşte buna dikkat et!

Haşri müjdeleyen Yedinci Burhan

Rahman, Rahîm olan Allah’ın rahmeti, en büyük rahmetin, yani ebedi saadetin gelmesini müjdeler. Çünkü rahmeti rahmet ve nimeti nimet yapan odur. Ebedi saadet inancı ile kâinat, nimetleri nikmetlere çeviren ebedî ayrılık tevehhümünden doğan umumi bir matemden yükselen ağlama seslerinden kurtulur. Çünkü nimetlerin ruhu olan ebedi saadet gelmezse, bütün nimetler azaba dönüşür, bedihî ve zarurî olarak bütün kâinatın şehadetiyle sabit olan İlâhî rahmeti, göz göre göre inkâr etmek lâzım gelir.

Ey şefkatli âşık Habib!24 Allah’ın rahmetinin en latîf eserlerinden olan muhabbet, şefkat ve aşka bak! Sonra ebedi ayrılık ve daimi hicran farzederek vicdanına müracaat et. Bak nasıl vicdan “imdat!” diyor, hayal feryat ediyor, ruh ise rahmet ve nimetin en güzel ve en latîf misallerinden olan muhabbet ve şefkatin, sana en büyük bir musibet ve en şiddetli bir belâya dönüşmesinden nasıl rahatsız oluyor?

Böyle reddi mümkün olmayan bir rahmet, ebedi ayrılığın ve daimi hicranın bu muhabbet ve şefkate hücumuna hiç izin verir mi? Hayır! Aksine böyle bir rahmete yakışan ebedi ayrılığı daimi hicrana ve daimi hicranı da ebedi ayrılığa, yokluğu da her ikisine musallat kılmasıdır.

Sekizinci burhan

Sadık – masduk olan, yani doğru olan ve doğrulanan Hz. Muhammedin (asm) lisanı haşri sarih bir şekilde haber verir.

İşte O’nun kelâmı, ebedi saadet kapılarını açmıştır. Âdeminden hatemine25 kadar bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) bu hakîkat üzere icmaı, bu müddeaya ve ittifak ettikleri her bir meseleye kat’i, hakîki bir delildir.

Dokuzuncu burhan

Mu’cize olan Kur’ân’ın haber vermesidir.

On üç asırdan bu yana26 yedi vecihle i’câzı tasdik edilmiş olan Tenzilin (Kur’ân’ın) bunu söylemesi, davasının aynı delilidir.27 Böylece onun ihbarı, cismani haşrin bir keşşafı ve bir miftahıdır.

Onuncu burhan

Temsilî bir kıyasa işaret eden وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا “Allah sizi tavırdan tavıra yarattı.” (Nuh, 14) ayeti ve adlî bir delile işaret eden وَمَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَب۪يدِ “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 46) ayeti gibi binler delilleri tazammun eden pek çok Kur’ân ayeti, haşri isbat eder. Kur’ân, nice ayetlerinde haşre nazır pencereler açmıştır.

İlk yaratılış delili

Birinci ayetle işaret olunan temsilî kıyasa gelince:

İnsan vücuduna ibretle bak! O, bir tavırdan başka bir tavra, nutfeden alakaya, ondan mudğaya, ondan kemik ve ete, ondan ise yeni bir yaratılışa (yani insan suretine) intikal eder.28 Bu tavırlardan her birinin mahsus kanunları, muayyen nizamları, muttarid hareketleri vardır. Her birinin altında cam gibi bir kasd, bir irade, bir ihtiyar olduğu hissedilir.

Sonra insan hayatının bekasına (devam etmesine) bak. Dağılma ve bir araya gelme özelliği olan bu vücud, her sene elbisesini yeniliyor. Yani bir kısım hücreler dağılıyor, Sani, onlara bedel özel bir kanunla, azaların ihtiyacı nisbetine göre dağıtılan latîf maddeyi gönderiyor.

Sonra beden eczasının rızıklarını taşıyan bu latîf maddenin tavırlarına dikkat et, nasıl da akılları hayrette bırakır bir şekilde bedenin her tarafında intişar ediyor? Ve nasıl da muayyen bir taksim kanunuyla azaların ihtiyacına göre dağıtılıyor?

İşte, unsurlar âleminde intişar eden mevalidden (canlılardan) meydana gelen gıdadan muntazam bir düstur, mahsus bir nizam ve muayyen bir kanunla alınmış olan bu madde, dört acip inkılâp geçirdikten sonra dört süzgeçten süzülüp dört matbahda pişirilip sabit bir nizam, muayyen bir düstur ve hayret verici bir hareket sonucu bedene yararlı öz bir gıda hâline geliyor.29

Onun bu tavırlarındaki bütün kanunlar ve nizamlarda bir sevk edici, bir kasd, bir hikmet gayet net bir şekilde görünüyor.

Nasıl olmasın ki? Şayet bu latîf madde kafilesinden, mesela havada gizli olup sonunda Habibin30 gözbebeğinin bir parçası olan bir zerreye baksan elbette bilirsin ki, bu zerre daha havada iken tayin edildiği yere gitmek için sanki muvazzaf olarak muayyen idi, memur idi. Çünkü şayet fennî bir nazarla ona baksan, onun hareketinin kör bir tesadüfle rastgele olmadığını, aksine hangi mertebeye girmişse oranın özel nizamlarına tâbi olduğunu, hangi tavra yuvarlanmışsa onun muayyen kanunlarıyla amel ettiğini, hangi tabakaya sefer etmişse acip ve muntazam bir hareketle sevk edildiğini yakînen anlarsın. İşte bu zerre bu tavırlara uğrayıp varacağı yere ulaşır. Bu seyahati esnasında, zerre kadar da olsa hedef-i maksadından inhiraf etmez.

Elhasıl: Neşe-i ûlâya (ilk yaratılışa) dikkat eden, neşe-i uhrâda (ikinci yaratılışta) hiçbir tereddütü kalmaz. Hz. Peygamber (asm) şöyle demiştir: “Neşe-i ûlâyı gören neşe-i uhrâyı nasıl inkâr eder, doğrusu hayret edilir.”31

Evet, nasıl ki kendilerine istirahat ve intişar için izin verilen bir fırka asker, “toplan” borusu çaldığında her biri bir taraftan koşar gelir, sancakları altında düzgün bir şekilde toplanırlar. Onların bu toplanmaları, ilk defa silâh altına celb edilmelerinden çok çok kolaydır. Onun gibi, bir vücudda imtizaç yoluyla aralarında bir ünsiyet ve münasebet meydana gelen zerreler, İsrafilin borusuyla çağrıldıklarında her birinin bulundukları yerden Hâlık’ın emrine “lebbeyk” diyerek çıkmaları ve toplanmaları aklen onların başlangıçtaki inşa ve terkiplerinden çok daha kolay ve çok daha imkân dâhilindedir.

Ama Allah’ın kudretine nazaran, en büyük şey en küçük şey gibidir.

Zahire göre yeniden dirilişte aslî ve fazlalık olan cüzler, beraber iade edilir. Mahşer ehlinin cisimlerinin büyüklüğü ve cünüp bir kimse için tırnak- kıl gibi şeyleri kesmesinin mekruh oluşu, ayrıca bunları gömmenin sünnet olması buna işaret eder.

Tahkîka nazaran ise, insanın yeniden teşekkülü için bir tohum ve madde olmaya acbüz-zeneb yeterlidir.32

Adalet delili

وَمَا رَبُّكَ بِظَلاَّمٍ لِلْعَب۪يدِ “Rabbin kullara asla zulmedici değildir.” (Fussilet, 46) ayeti buna işaret eder.

Bil ki: Görüyoruz ki, çoğu kere zâlim, facir, gaddar nimetler içinde oluyor, ömrü gayet hoş ve rahat geçiyor. Yine görüyoruz ki mazlum, fakir, dindar, iyi ahlâklı insanların ise ömrü genelde zahmet, zillet ve mazlumiyetle geçiyor. Sonra ölüm gelir, her ikisini müsavi kılar. Sonsuza kadar sürecek böyle bir müsavat zulüm olarak görülür. Kâinatın şehadet ettiği adalet ve hikmet, zulümden münezzehtir. Öyleyse başka bir âlem gerekir, ta ki birincisi cezasını, ikincisi de sevabını alsın, İlâhî adalet tecelli etsin.

İşte bu iki ayete, bunların benzerlerini kıyas et!

***

وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ve ahirete de onlar yakînen inanırlar.”

Ayetin eczasındaki nazm ciheti

Bil ki: Buradaki nükte yerleri

وَ harfi.

بِالْآخِرَةِ “Ahiret” kelimesinin öne alınması.

بِالْآخِرَةِ kelimesindeki elif-lâm.

Diğer âlemden “ahiret” kelimesi ile bahsedilmesi.

هُمْ “Onlar” zamirinin zikri.

يُوقِنُونَ “Yakînen inanırlar” kelimesinin “onlar iman ederler” anlamında يُؤْمِنُونَ kelimesine tercihi.

Baştaki atıf harfi olan و da tamimden sonra tahsis vardır.33 Bu ise, bu iman rüknünün önemine dikkat çeker. Çünkü ahirete iman, semavi kitapların etrafında döndüğü iki iman kutbundan biridir.

بِالْآخِرَةِ “Ahiret”

Bu kelimenin öne alınması hasr içindir. Hasrda ise, ehl-i kitabın bir kısmı لَنْ تَمَسَّنَا النَّارُ اِلآَّ اَيَّامًا مَعْدُودَةًۜCehennem ateşi bize ancak sayılı günlerde dokunacak” (Bakara, 80) demelerine ve ahiretteki cismani lezzetleri inkâr etmelerine binaen, onların inandıkları ahiretin hakiki değil mecazî olduğuna ve ancak bir isimden ibaret bulunduğuna bir tariz vardır.34

بِالْآخِرَةِ kelimesindeki elif-lâm belirlilik ifade eder. Yani bütün semavi kitaplarda ahiretten bahsedilmesiyle malûm hâle gelmesine işarettir. Malûm olmasında ahiretin hak olduğuna bir telmih vardır. Bu malûm oluş, zikredilen fıtrî deliller sebebiyle, akılların kirpikleri arasında hazır, bilinen bir hakîkat olmasına işaret eder. Bu durumda, malûm olmasında onun hakîkat olmasına bir remiz vardır.

Yaratılışın vasfı olarak “ahiret” unvanıyla ifadesi, zihni ilk yaratılışa yöneltmek içindir, ta ki buradan diğer yaratılışın imkânına intikal edebilsin.

هُمْ “Onlar” zamirinde hasr vardır. Bu hasr’da ise, ehl-i kitaptan Hz. Muhammede (asm) inanmayanların imanının yakînî bir iman olmadığına, ancak yakîn zannettiklerine bir tarizdir.

يُوقِنُونَ “Yakînen inanırlar”

İman, yakînî bir şekilde tasdiki ifade etmekle beraber يُؤْمِنُونَ “inanırlar” kelimesine tercihen يُوقِنُونَ kelimesinin zikri, tereddütleri uçurmak için maksadın illetine kasden parmak basmaktır. Çünkü kıyamet, şüpheler mahşeridir.

Keza, bu ifadeyle “biz zâten inanmışız, inanmayanlar inansın” şeklinde mazeret beyan etme yolları kapatılmıştır.35

1 “Muktezay-ı hâl”, “hâlin gereği” demektir. Muhatabın durumuna göre hâlin gereği değişir. Mesela, zeki insana veciz konuşmak, avamdan olanlara ayrıntılı anlatmak, çocukla konuşurken çocuklaşmak, âlimle ilmî bir sohbet yapmak, sözü kabule müsait olanlara nasihat etmek, inatçı kimselere delil getirerek söylemek gibi durumlar, “hâlin gereğini” yapmaktır.

2 Mesela Kur’an şöyle der: “Onlar (düşmanlar) için gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” (Enfal, 60). Ayetteki kuvvet ve savaş atları hemen her zaman ve mekânın şartlarına göre yoruma açıktır. Ayette “ok-mızrak hazırlayın” denilmeyip, “kuvvet hazırlayın!” denilmesi, fikri, bedeni, ilmi, maddî ve manevî her türlü kuvvet vesilesini ifade eder ve her türlü silahı içine alır. Keza günümüz şartlarında tankları ve uçakları savaş atları çerçevesinde değerlendirebiliriz.

3 Abdullah İbnu Selâm, Medinede’ki Yahudi âlimlerinden olup Peygamber Efendimizi ziyaret etmiş ve İslâma girmiştir.

4 Yani, müttakilerin bir kısmı, doğrudan Peygamber Efendimiz vasıtasıyla hak dine girenler, bir kısmı da önceki semavî dinlere mensup iken İslâm Dini ile müşerref olanlardır.

5 İcmalden sonra tafsil: Konuyu önce ana hatlarıyla ele alıp ardından ayrıntılara girmektir. Bu tarz anlatım zihinde daha kalıcı olur. Muhatap meseleyi mücmel olarak duyunca “acaba bunların açılımı ne?” diye merak eder. Bir şeyi önce kısaca zikredip sonra ayrın­tılarıyla an­latmak mühim bir belâğat sırrıdır. Çünkü bir şey mücmel olarak söylendiğinde muhatap sözün devamını merak eder. Meselâ şu ayete bakalım: “Namaz kılanlara yazıklar olsun!” (Maun, 4.) Muhatap bu ayeti duyunca dehşetle irkilir. Devamında “ki onlar namazlarında gafildirler” kısmını duyunca rahatlar ve gafillerden olmamaya çalışır.

6 Mesela, meleklere iman ederiz. Ama mü’minlerin çoğu onlarla alâkalı bilgiye sahip olmayabilir. Bu durum, imanın varlığına zarar vermez. Öte yandan, “onlar Sana indirilen ne varsa hepsine iman ederler” denilmesi, hem vahyi tasdik etmeyi, hem de Hz. Peygambere gelen ilhamı içine alır. Çünkü O, dinin meselelerini açıklamada da vahyin bir nev’i olan ilhama mazhardır. Bazı âlimler bunu “vahy-i gayr-i metlüv” yani “tilâvet olunmayan vahiy” şeklinde ifade ederler. Kur’ân ise, vahyin en üst mertebesi olup, namazda tilâvet ettiğimiz bir vahiydir.

7 Mesela Nahl sûresinin başında kıyametle ilgili olarak “Allah’ın emri geldi, acele etmeyin!” denilir. Burada gelecek zaman geçmiş zaman sığasıyla ifade edilmiştir. Keza, cennet ve cehennemdekilerin konuşmalarını anlatan ayetler genelde geçmiş zaman ifadesiyle anlatılır. Misal olarak Saffat sûresi 50-60. ayetlere bakılabilir.

8 Mesela, bir baba çocuğuna başka bir çocuğu gösterip “maşallah, o hiç namazlarını kaçırmıyor” dese, “sen de namazlarına dikkat et” demiş olur. Onun gibi, Kur’ân-ı Kerimin ehl-i kitaptan iman edenleri medhetmesi diğerleri için “siz de iman ediniz” mesajı verir.

9 Kıyas-ı evlevî: Yüz kiloyu kaldıran birini gördüğümüzde bu zâtın on kiloyu kaldıracağından asla şüphe etmeyiz. “Bunu kaldıran onu hayli hayli kaldırır” deriz. Tarîk-ı evlâ: Bir şeyin evleviyetle sabit olmasıdır. Mesela, ehliyete müracaat için ilkokul diploması yeterli oluyorsa, lise diploması hayli hayli yeterli olur.

10 Kışr, “kabuk” demektir. Kabuğun meyveyi sarması gibi, din dahi insanın bütün hayatını kuşatır.

11 Kitap ehli olanlar, her ne kadar muharref bir dine bağlı olsalar da, maneviyata büsbütün yabancı değillerdir. Allah’a iman, meleklere iman, ahirete iman gibi esaslara onlar da inanırlar. Bir kısım helal ve haramları bilirler. Kâfir olanlar ise, bu tür maneviyata tamamen yabancı kalmışlardır. Ehl-i Kitap olanlarla alâkalı olarak bkz. Al-i İmran, 64, Al-i İmran, 113, Maide, 82, Ankebut, 46, Kasas, 52-54

12 Kur’ân’ın muaddil ve mükemmil olması, önceki semavî kitaplarda yer alan temel esasları tadil etmesi ve tamamlamasıdır.

13 Tıpkı insan vücudundaki azalar gibi… Hiçbir azamız için “bu burada fazlalıktır” veya “böyle değil de keşke şöyle olsaydı” diyemeyiz. Mesela, göz için daha uygun bir mekân bulamayız.

14 Tenkih-ı menat: Hükmün illetini ayıklamaktır. Mesela, içkinin haram kılınma sebebi çeşitli yönlerden ele alınabilir. Bütün bunları araştırıp “sarhoşluk verici olması” noktasında ittifak etmek gibi… Tahkik-i menat: Hükmün illetinin araştırılıp bunun emsallerinde de olup olmadığını incelemektir. Mesela, içkinin haramlığından hareketle uyuşturucuların da haram olduğuna hükmetmek. Kıyas-ı evlâ: Peygamberlerin hâllerine baktığımızda onlardaki hâllerin daha mükemmelini Peygamber Efendimizde görmek “onlar peygamber olduğuna göre, Hz. Muhammed de elbette peygamberdir” şeklinde bize tam bir kanaat verir.

15 Mefhum-u muhalif: Bir sözün ters anlamıdır. Mesela “Allah çalışanı sever” dediğimizde “çalışmayanı ise sevmez” manasına bir işaret vardır. Benzeri bir şekilde, “Senden önce indirilene iman ederler” ifadesinden “Senden sonrasına ise iman etmezler” manası kendini hissettirir. Çünkü Peygamberimizden sonra bir peygamber yoktur.

16 Mesela, Ahzab suresi 40. ayet, Hz. Peygamberin son peygamber olduğunu anlatır: “Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Lakin Allah’ın Rasulü ve nebilerin sonuncusudur.” Sebe sûresi 28. ayet ise, O’nun risaletinin bütün insanlığı kuşattığını bildirir: “Biz Seni bütün insanlara ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.”

17 Burhan, “kat’i delil” demektir. Mantıkta “öncülleri yakiniyat olan önermelere” denilir. Burhan, kesin bilgiyi netice verir.

18 Müellif, Nokta isimli eserinde haşrin delillerini anlatır.

19 İstikra: Ayrı ayrı olaylardaki ortak özelliklere dikkat ederek genel bir sonuca varmaktır. Tümevarım metodu da denilir. Mesela, değişik insan fertlerinin ölümünü gördüğümüzde, “bütün insanlar ölümlüdür” şeklinde genel bir sonuca ulaşırız.

20 Hebaen mensur, Kur’anî bir ifade olup “saçılmış toz zerreleri” demektir. “Hiçbir işe yaramamak” anlamında kullanımı vardır. Bkz. Furkan, 23.

21 Cazibe, çeken; dafia, iten; mümsike, tutan; musavvire, şekillendiren ve müvellide ise, tevlid eden, meydana getiren demektir. İnsanın bedeninde her an akılları hayrette bırakan sayısını bilmediğimiz tasarruflar yapılır. Onun her bir hücresi, âdeta bir fabrika ve bir laboratuvar gibidir.

22 Hads, aklın bir lahzada, bir hamlede matluba ulaşıverecek derecede seri olan ani seyridir. Bir şeyin birden açılması, dolaysız kavrama, bir anda yakalamadır, şimşek gibi bir sür’at-i intikaldir.

23 Bu kelime bazen “kabiliyet” anlamında da kullanılır. Bununla birlikte, istidat ile kâbiliyet arasında, çok ince bir mânâ farkı da vardır. Şöyle ki: Kâbiliyet (yetenek), dıştan gelen tesirleri alabilme gücü, kabul edebilirlik anlamını taşır. Hâlbuki isti’dat, ruhta potansiyel olarak var olan, gelişmeye müsait beceriler ve özelliklerdir. Meselâ her insanın ruhunda konuşma istidadı vardır. Çevresindeki konuşmaları kâbiliyetiyle almak sûretiyle çocuk bu özelliğini geliştirir ve onlar gibi konuşmaya başlar.

24 Bu ibarede müellifin yanında bulunan iki talebesine işaret vardır: Molla Habib ve Seyyid Şefik Arvasi. Bu iki zât, müellifin Van hayatındaki ilk talebelerindendir. Her ikisi de bu eserin kâtipliğini yapmıştır.

25 “Âdeminden hatemine” Türkçede “a’dan z’ye” denilmesi misali “ilk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberler” demektir. Kur’ân’da Peygamber Efendimizden “Hatemen nebiyyîn” olarak bahsedilir. (Ahzab, 40)

26 Bu ifade, eserin telif tarihine göredir.

27 Yani, “Kur’ân ne söylüyorsa o öyledir.” Çünkü o, âlemleri yaratan zâtın kelâmıdır. “Yaratan elbette yarattığını bilir.” (Mülk, 14) Bediüzzaman’ın Mektubatta 19. Mektub’ta ifade ettiği gibi, “Madem yapan bilir, elbette bilen konuşur.”

28 Nutfe, alaka ve mudğa, insanın ana rahminde geçirdiği farklı merhalelerdir. İnsan bir tek hücre hâlinden, bütün azaları teşekkül etmiş bir hâle gelinceye kadar bu merhalelerden geçer.

29 Ağız yoluyla vücuda giren bütün gıda maddeleri dört farklı yerde muamele görürler. Bu işlemlerin bütününe “sindirim” denir. Sindirim sonunda gıda maddeleri kanda taşınabilir bir hâle gelirler ve yaklaşık 150 bin kilometrelik bir kılcal damar sistemi vasıtasıyla bütün hücrelerin ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu dört farklı yerler ise şunlardır: Ağız, mide, ince bağırsaklar ve karaciğer. Buna göre gıdaların sindirildiği dört merkez bir cihette mutfak, bir cihette süzgeç ve bir cihette mühim inkılâpların geçirildiği yerler olarak anlaşılabilir. Ancak meseleye daha farklı açılardan bakmak da mümkündür. Söz gelimi bu azalardan bazıları sindirimin yapıldığı yer, bazıları süzüldüğü yer olarak düşünülürse o zaman mesela böbrekten de bahsetmek gerekir, zira onun da süzme olayında önemli görevleri vardır.

30 Habib, o zamanda müellifin yanındaki talebelerindendir.

31 Hadisin tamamı şöyledir: “Allah’ın yaratmasını görüp durduğu hâlde Allah’ın varlığından şüphe edene şaşarım. İlk yaratılışı bildiği hâlde yeniden dirilmeyi inkâr edene şaşarım. Her gün ve gece ölüyor ve tekrar diriliyorken ölümden sonra tekrar dirilmeyi inkâr edene şaşarım. Cennete ve oradaki nimetlere inandığı hâlde, aldanış yurdu olan bu dünya için koşuşturana şaşarım. Başlangıcının atılmış bir damla meni, sonunun da bir lâşe olduğunu bildiği hâlde, kibirlenen ve övünen kim­seye şaşarım.” Fahreddin Râzî, Tefsir-i Kebir, II, 33

32 “İnsanın kuyruk sokumundaki en küçük kemik” diye ifade edilen acbüzzenebe dair bir hadiste şöyle denilir: “Acbüzzeneb müstesna, Âdemoğullarının her şeyini toprak yiyecektir. Her insan bundan yaratılmıştır ve bundan terkib olunacaktır.” (İbnu Mace, Zühd, 32) Bugün bilim adamları insanın her hücresinde bütün organlarının genetik programının bulunduğunu söylüyorlar. Her hücrede bütün özellikler yazılı olduğuna göre, insanın kuyruk kemiğinden yaratılması uzak görülmemeli. Bediüzzaman ‘acb-üz-zeneb’i, “ecza-i esasiye ve zerrat-ı asliye”, yani “esas cüzler ve aslî zerreler” şeklinde ele alır ve bunların ikinci yaratılış için kâfi bir esas ve temel olduklarını söyler. (Sözler, 29. Söz)

33 Ayetin öncesinde “O müttakiler hem Sana indirilene ve hem de Senden önce indirilene iman ederler.” denilmektedir. Ayetin genel ifadesine ahirete iman zâten girmektedir. Ama ayrıca açıktan ifadesi, onun önemine dikkat çekmek içindir.

34 Yani, “onlar inanırlar” derken “ama diğerleri inanmazlar” şeklinde sözü dokundurmak vardır.

35 Yani, “inanıyorum” demek yetmez, yakînen inanmak gerekir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir