اُو۬لٰٓئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İşte onlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar ve işte onlardır felaha erenler.” (Bakara, 5)
اُو۬لٰٓئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte onlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar.”
Ayette nüktelerin parıldadığı yerler:
Bunun öncesiyle nazmı.
اُو۬لٰٓئِكَ “İşte onlar” ifadesindeki hisse hitap ediş, ayrıca ondaki uzaklık manası.
عَلَى “Üzere” deki yükseklik.
هُدًى “Bir hidayet” kelimesinin elif-lâmsız gelişi.
مِنْ “…den” lafzı.
رَبِّهِمْ “Rableri” ifadesindeki terbiye.
Ayetin (bu kısmının öncesiyle) nazmına gelince:
Bil ki: Bu ayet öncesiyle bir kısım münasebet çizgileriyle irtibat hâlindedir. Bunlardan biri istinaf cümlesi olması, (yani bir atıf harfi kullanılmadan yeni bir cümle olarak) üç mukadder suale cevap olarak gelmesidir:1
Bu sualler ise,
1-Misalle ilgili sual,
2-İllet, yani sebeple ilgili sual,
3-Hidayetin neticesi ve semeresinden, ondaki nimet ve lezzetten sual.
1- Bazı şahıslar için hidayet olmak Kur’ânın şanından olduğunu ve bu hidayet sebebiyle bu şahısların da bazı vasıflar ile muttasıf olmaları beklendiğini duyduktan sonra, sanki muhatap onları bilfiil bu vasıflara bürünmüş, hidayet koltuklarına yaslanmış bir şekilde görmek istedi. Kur’ân, “İşte onlardır Rablerinden bir hidayet üzere olanlar.” diyerek onları muhataba göstermek sûretiyle cevap verdi.
2-Sual eden sanki şöyle diyor: “Bunların ne meziyeti vardı ki hidayete layık oldular, o hidayet başkalarına değil de bunlara verildi?”
Kur’ân şöyle cevap verdi: “Bunlar, şu şu vasıfların kendilerinde imtizaç ve içtima ettiği kimselerdir. Eğer dikkat etsen bu kimseler elbette hidayet nuruna layıktırlar.”
Eğer desen: Önceki tafsilatlı anlatım, اُو۬لٰٓئِكَ “İşte onlar” ifadesindeki mücmel illete nisbetle daha açık değil midir?
El-cevap: Maksad, mecmuundan meydana geliyorsa, bazen icmal tafsilden daha açık olur. Çünkü
-muhatabın zihninin cüz’iliği,
– tafsilin parçalarındaki tedrici anlatım,
– bunların arasına unutkanlık girebilmesi
-ve illetin o parçaların mezcinden tecelli etmesi gibi sebeplerle, bazen muhatap illetin meydana gelişini anlamayabilir.
İşte اُو۬لٰٓئِكَ deki imtizaç gayesiyle yapılan icmal, illeti göstermede daha açıktır.
3-Sanki muhatap şöyle diyor: “Hidayetteki lezzet ve nimet nedir?” Kur’ân ise şu cevabı veriyor: “Hidayette saadet-i dareyn (dünya ve ahiret saadeti) vardır. Yani, hidayetin neticesi bizzât kendisidir ve meyvesi biaynihi hidayettir. Çünkü o, çok büyük bir nimettir ve vicdanî bir lezzettir. Hatta dalâlet ruhun cehennemi olması gibi, hidayet de ruhun cennetidir. Ayrıca ahirette felahı netice verir.”
اُو۬لٰٓئِكَ deki hisse hitap ediş, bu kadar çok vasıflarla anlatımın zihinde tecessüme, akılda hazır olmaya, hayalde görülmeye bir sebep olduğuna işarettir. Böylece onların ahd-i zihnî ile bilinmelerinden ahd-i haricî ile bilinmelerine bir kapı açılır.2 Ahd-i haricîden onların imtiyazına intikal edilir ve nev’-i beşer içinde onların parlamalarına bakılır. Sanki başını kaldırıp gözlerini açan herkese ancak bunlar görülecektir.
اُو۬لٰٓئِكَ deki uzaklık, -cümlede yakın olmakla beraber- onların rütbelerinin yüksekliğine işarettir. Çünkü uzaktakilere bakan kimse, ancak kametçe en uzun olanlarını görür. Bununla beraber zaman ve mekân cihetiyle olan uzaklığın hakikî olması, belâğatin hakkını verme noktasında daha da uygundur. Çünkü şu ayet inerken, saadet asrının bu ayeti zikreden bir dil olması gibi, gelecekteki bütün asırlar da bunu zikreden birer dildir. Bu durumda, Kur’ân sonraki asırdakilere işaret ederken sanki o zaman nazil oluyormuş gibi gençtir, tazedir. Yoksa nazil olup da, onların hâllerini hikâye ediyor değildir. Böylece اُو۬لٰٓئِكَ ile işaret olunan ilk saflar uzaktan görünürler. Uzak olmakla beraber görülmelerinden, onların azameti ve ulvî rütbeleri bilinir.
عَلَى “Üzere” lafzı.
Bil ki: Eşya arasındaki münasebet sırrı ekser şeyleri, aynaların birbirinde görülmesi gibi bu şunda ve şu bunda görülür kılmıştır. Nasıl ki küçük bir cam parçası sana geniş bir sahrayı gösterir, onun gibi bir tek kelime uzun bir hayale sana kapı açar, kelâmın parçaları senin gözünün önünde acip bir hikâyeyi temessül ettirir, bir kelâm senin zihnini misalî olan âlem-i misalde cevelan ettirir.
Mesela “mübareze etti” lafzı seni harp meydanına götürür.3 Ayette geçen “semere” yani meyve lafzı sana cennet kapısını açar ve hakeza kıyas et. İşte buradaki عَلَى lafzı da zihin için temsîli bir üslûba pencere gibidir. Söyle ki:
Kur’ân’ın hidayeti, binmeleri için Allah’ın mü’minlere hediye ettiği bir buraktır. Onlar bu burakın üzerinde, sırat-ı müstakimde kemâlât arşına doğru yol almaktadırlar.4
هُدًى “Bir hidayet”
Bu kelimenin elif-lamsız gelmesi, هُدًى lafzının sûrenin başında geçen هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakiler için bir hidayettir” ayetinde geçen hidayetten farklı olduğuna bir işarettir. Çünkü bir şey elif-lamsız olarak mükerer söylenirse, genelde ikincisi birinciden farklı olur.
İşte, birincisi masdar, buradaki ise hâsıl-ı bilmasdardır, birincinin meyvesi olarak gözle görülen sabit bir sıfattır.5
مِنْ “…den” lafzı, onların kesblerinin neticesi olan hidayeti yaratmanın ve ona muvaffak kılmanın Allah’tan olduğuna işaret eder.
رَبِّهِمْ “Rableri” lafzı, hidayetin rububiyetin bir gereği olduğuna işaret eder. Yani onları rızıkla terbiye ettiği gibi, hidayetle de gıdalandırır.
وَ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Ve işte onlardır felaha erenler.”
Bil ki: Ayetin bu kısmında nüktelerin araştırılacağı yerler:
وَ harfindeki atıf.
اُو۬لٰٓئِكَ “İşte onlardır” ifadesinin tekrarı.
هُمْ “Onlar” zamir-i fasl.
اَلْمُفْلِحُونَ “Felaha erenler”deki elif-lam
Sonra müflihun ifadesinin mutlak getirilmesi, neye felah bulduklarını belirtmemesi.
وَ harfindeki atıf münasebete mebnidir. Çünkü önceki اُو۬لٰٓئِكَ hidayetin dünyadaki peşin meyvesine bir işaret olduğu gibi, ikincisi de hidayetin ahirette gelecek meyvesine bir işarettir. Ayrıca onlardan her biri, geçenlerden her birinin meyvesi olmakla beraber, daha evlâ olanı birinci اُو۬لٰٓئِكَ nin kökü, zahir olarak birinci الَّذِينَ ile vasıfları anlatılan ümmîlerden mü’min olanlarla bağlı olması, kuvvetini İslamiyetin erkânından alması ve وَبِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ “Ve ahirete de onlar yakînen inanırlar” kısmından öncesine bakmasıdır.6 İkinci اُو۬لٰٓئِكَ nin ise zahir olarak ikinci الَّذِينَ ile anlatılan kitap ehlinden olan mü’minlere bakması ve bunun da me’hazi imanın erkânı ve ahirete yakînin olmasıdır.7 Buna dikkat et!
اُو۬لٰٓئِكَ nin tekrarı, hidayete ille-i gaiye olmada ve onların seçkinlikleri ve medhedilmelerine sebep olmada bu iki meyvenin müstakil oluşuna bir işarettir.8
Bununla beraber, ikinci اُو۬لٰٓئِكَ nin hükmüyle beraber birinciye işaret olması evlâdır. Nitekim şöyle dersin: “O zât âlimdir, o zât itibarlıdır.”9
هُمْ “Onlar”
(Ayette “İşte onlardır…” şeklindeki hasr, tahsis manasını te’kid eder.) Bu te’kidde “Onlar” ifadesi zamir-i fasl olarak hasr manasını tekid edip Peygambere inanmayan kitap ehline bir tariz olmakla beraber,10 şöyle latîf bir nükte de taşır:
Mübteda ile haber arasına böyle bir zamir getirildiğinde, tek habere konu olan mübtedayı çok hükümlere konu hâline getirir. Bu hükümlerin bir kısmı zikredilir, bir kısmı da hayale havale edilir. Çünkü bu durumdaki “onlar” zamiri, tahdit olmadığı hususunda hayali uyarır ve münasip hükümleri araştırmaya teşvik eder. Nasıl ki sen Zeyd’i muhatabın nazarına verir, “O âlimdir, O amildir. O şöyle şöyledir ve hakeza…” deyip O’nunla alâkalı çok hükümleri çıkarırsın.11 Onun gibi, ayette اُو۬لٰٓئِكَ den sonra هُمْ “Onlar” gelmesi, zamir vasıtasıyla hayali onların sıfatlarına münasip hükümler toplamaya ve bina etmeye heyecana getirdi. Mesela:
-“İşte onlardır hidayet üzere olanlar…
-Onlardır felaha erenler…
-Onlardır cehennem ateşinden kurtulanlar…
-Onlardır cennete ulaşanlar…
-Onlardır rüyet-i cemalullaha mazhar olanlar… ve hakeza…”
اَلْمُفْلِحُونَ “Felaha erenler” kelimesinin elif-lamlı gelişi hakîkati tasvir içindir. Sanki şöyle der: “Felaha erenlerin hakîkatini görmek istersen اُو۬لٰٓئِكَ “İşte onlar” aynasına bak, onlar sana temessül etsin!”
Veya onların zâtlarını temyiz içindir. Sanki şöyle der: “Felah ehlinden olduğunu duyduğun kimseleri tanımak istersen اُو۬لٰٓئِكَ ye bak. İşte onlar, o kimselerdir.”
Veya “Onun kul olan babası” cümlesinde, “babasının kul olması malûmdur, zahirdir” manası kastedilmesi gibi, hükmün bedihi ve zahir olduğunu ifade eder.12
Müflihun kelimesinin mutlak getirilmesi, tamim içindir. Çünkü Kur’ân’ın muhatabları tabaka tabaka ve bunların istekleri farklı farklıdır. Bazısı cehennem ateşinden kurtulmak ister. Bazısının bütün maksadı cenneti elde etmektir. Bazısı sadece rızay-ı İlahiyi arar. Bazısı ancak Onun rüyet-i cemalini ister… ve hakeza… Böylece neye felah bulacaklarını belirtmeyerek ihsan sofrasını genel tuttu, ta ki herkes iştiha duyduğunu oradan alabilsin.
1 Mukadder suale cevap: Beliğ bir insan, konuşması esnasında muhatapların zihinlerinde oluşması mümkün soruları da nazara almalı ve onlara cevap olacak hususlara söz esnasında temas etmelidir. Mesela “muhtaçlara yardım edin” dedikten sonra, muhatapların zihninde oluşan “niçin?” sorusuna “çünkü…” diyerek devam ederse daha ikna edici ve daha etkili olur.
2 Ahd-i zihnî: Bir şeyin zihinde malûm olmasıdır. Muhatabımıza “üstad geldi mi?” derken onun zihninde malûm olan kimseyi kastederiz. Ahd-i haricî ise, bir şeyin haricen malum olması, başkalarınca da bilinmesidir. Bu da “üstad” denildiğinde artık herkes tarafından belli bir kimsenin anlaşılmasıyla gerçekleşir.
3 Eskiden savaş öncesinde, meydanda önce yiğitler teke tek döğüşür, ardından savaş yapılırmış. Dolayısıyla, “iki yiğit mübareze için meydana çıktı” denildiğinde, insanın hayalinde hemen bir savaş manzarası canlanır.
4 Burak: Binek. Cennet’e mahsus bir binek vâsıtası. Mi’raç olayında Peygamber Efendimiz böyle bir burakla sema âlemlerine götürülmüştür. Kemâlât arşı: Kemâlatın zirvesi, en nihai noktaları.
5 Yani, birincisi Kur’ân’ın tam bir hidayet olduğunu anlatır. İkincisi ise, onların hidayet üzere olmalarını bildirir. İkincisi, birincinin neticesidir. Onlar Kur’ân’ın hidayeti sayesinde hak yolu bulabilmişlerdir.
6 Ümmîler, Araplardır. Cum’a suresi 2. ayette onlardan bu unvanla bahis vardır. Çünkü ehl-i kitaba nisbeten okuma yazma bilenleri son derece azdı.
7 Yani, Rablerinden hidayet üzere kimseler, gayba inanan, namazı ikame eden, kendilerine verilenden infakta bulunan mü’minlerdir. Felaha erdiği müjdelenen kimseler ise, kitap ehlinden olup da Peygamberimize indirilene de inananlardır. Kitap ehlinden olan kimseler arasında, gerçek anlamda felah bunlar içindir.
8 “İki meyve”den murat, hidayet üzere olmak ve felaha ermektir.
9 Yani, iki ayrı اُو۬لٰٓئِكَ üstteki manaya bir işaret olmakla beraber, bunların aynı kimselere bakması da söz konusudur.
10 Yani, “onlar hidayet üzere değillerdir ve onlar felaha eremeyeceklerdir.”
11 Kur’ân-ı Kerim’de sahabelerden sadece Zeyd ismi sarih olarak geçer. Bundan dolayı İslâmî eserlerde bu isme sıkça rastlarız. (Bkz. Ahzab, 37)
12 Yani, kurtulanların onlar olduğu bellidir, gayet açıktır.
