Bil ki: Bu ayette de aynı şekilde üç nazm ciheti vardır. Ayetin manası bütün olarak öncesine, sonrasına ve Kur’ân’ın tamamına bakar.
Sonrasına bakan yönüyle nazmı
Bil ki: Kur’ân sinekle ve örümcekle temsil getirip karıncadan, arıdan bahsedince Yahudilere, ehl-i nifak ve şirke itiraz için bir fırsat doğdu, ahmaklıklarını gösterip şöyle dediler:
“Kâmil insanların bahsinden hayâ duydukları böyle kıymetsiz şeylerden bahsetmeye Allahu Teâla azametiyle beraber nasıl tenezzül eder?”
İşte Kur’ân, bu ayetle onların ağızlarına şiddetli bir darbe vurdu.
Önceki ayetlere bakan yönüyle nazmı
Bil ki: Kur’ân, nübüvveti Kur’ân’ın mu’cize olmasıyla, mu’cizeliği onlara meydan okumayla, meydan okumayı da onların susmasıyla isbat etti. Aynı şekilde sûrenin başında Kur’ân’ın hiçbir kelâmda bulunmayan yüce sıfatlara, kâmil meziyetlere sahip olduğunu isbat etti. Kur’ân’ın muarızları, onun meydan okuması karşısında sükût ettiler, kimsenin asabiye damarı harekete geçmedi. Lâkin O’nun kemâli noktasında itiraz ettiler, muğalata yapıp şöyle dediler: 1
“O münafıkların misali şu kişinin hâline benzer ki, bir ateş yakmak istedi…” ve “Yahut onların misali, semadan gelen sağanak yağmura tutulmuş kimselerin hâline benzer…” (Bakara, 17-20) gibi ayetlerde yer alan sıradan durumlarla ilgili temsiller, kelamın kıymetini düşürmeye sebeptir, insanlar arasındaki sıradan konuşmalara benziyor.”
İşte Kur’ân, bu ayetle onların ağızlarını kapadı, onları ilzam etti.
Bunun izahı:
Onların zayıf bazı şüpheleri var. Bu şüphelerin kaynağı, mugalâtaya dayanan müteselsil (zincirleme) vehimlerdir:
Birinci safsataları
Yanlış kıyasta bulunuyorlar. Bunun menşei ise şudur: Onlar her şeye alıştıkları şeylerin aynasıyla bakıyorlar. Görüyorlar ki, insanın zihni cüzî, fikri cüzî, konuşması cüzî, işitmesi cüzî… Bunların hiçbiri bizzât iki şeye aynı anda taalluk etmiyor. Ve himmetin ölçüsünü, meşgul olunan ve önem verilen şeyle orantılı biliyorlar. Kıymet ve büyüklüğün meşgul olunan iş nisbetinde olduğunu zannedip hakîr, düşük bir işi yüce, büyük bir şahsa isnat etmiyorlar.
Büyük bir insanın böyle bir şeyle meşgul olmaya tenezzül etmeyeceğini, böyle sıradan bir işin onun âli himmetine uygun düşmeyeceğini sanıyorlar. Bu (gerçeği anlamaktan) geri bırakan bakış ile Vacib Teâlâ’ya bakıyorlar ve şöyle diyorlar:
“Allah azamet ve celâliyle beraber, insanların kendi aralarında muhaveresi gibi konuşmaya, bu cüzî ve özellikle hakîr şeylerden bahse nasıl tenezzül eder?”
Bu sefih (kıt akıllı) insanlar hiç akıl etmiyorlar mı ki,
-Allah’ın iradesi, ilmi ve kudreti umumîdir, şümullüdür, her şeyi muhîttir.
-Azametinin ölçüsü, bütün eserleridir.
-Tecellilerinin mizanı bütün kelimeleridir ki, bunları yazmak için denizler mürekkep olsa, o kelimeler yine de bitmez
وَلِلَّهِ الْمَثَلُ الْأَعْلَى2 mesela güneşi irade sahibi ve akıllı farz etsek, bu güneş kirli bir zerreye ziyasını gönderse, “güneş azametiyle beraber böyle bir zerreyle meşgul olmaya ve ihtimam göstermeye nasıl tenezzül etti” denilir mi?
Evet, Allah Teâlâ âlemi yaratıp, san’atça onu mükemmel kıldığı ve ona önem verdiği gibi, aynı şekilde atomu da yarattı ve onu da mükemmel kıldı. Kudret nazarında atomlar yıldızlar gibidir. Çünkü O’nun kudreti, ilmi, iradesi ve kelâmı, zâtının lâzımıdır ve zâtındandır. Bu sebeple onda teceddüt yoktur, ziyade ve noksanı kabul etmez, müteğayyir de değildir, ona mertebeler giremez. Çünkü acz bu sıfatlara zıddır, onlar arasına girmesi mümkün değildir. Bu durumda zerre ile güneş arasında bir fark yoktur. İmkân dairesinde olan bir şey, iki kefeli terazinin dengede olması gibi, varlık ve yokluk arasında dengededir. Bir kefeyi yükseltip diğerini indiren kuvvetin kullanımında iki kefede iki güneş veya iki zerre olması arasında bir fark yoktur. Allah’ın zâtından gelen ve zâtının lâzımı olan kudretine nisbetle, vücut sahasına çıkan mahlûkâtın nisbeti böyledir.
Ama mümkinatın arızî, müteğayyir, acz ile âlude kuvvetine nisbetle ise, aralarında bir muvazene olmaz.
Elhasıl: Atomlar ve hasis şeyler Allah’ın mahlûkâtı olup, zaruri olarak O’nun ilmindedirler. Dolayısıyla onlardan bahsetmesinde bilbedahe itiraza mahal bir durum yoktur. Bu sırra binaen şöyle buyurdu:
أَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ “Yaratan bilmez mi? O, Latîf- Habîrdir.” (Her şeye nüfuz eden ilmi vardır, her şeyden haberdardır.) (Mülk, 14)
Onları bilen, Aziz – Hakîm olan Allah, nasıl olur da onlardan bahsetmez, onlarla ilgili konuşmaz?
İkinci safsataları
Onlar Kur’ân’ın üslûbunda mütekellimin arkasında bir insan timsali gördüklerini iddia ediyorlar. Buna delil olarak da, böyle hakir şeylerden ve âdi işlerden bahsetmenin insan konuşması gibi olduğunu söylüyorlar.
Tecahülde bulunan bu kimseler tezekkür etmiyorlar mı ki, kelâm bir cihetten söyleyene bakarsa da, çok cihetlerle muhataba bakar. Çünkü Belâğat İlmindeki muhatabın hâline uygun söz söyleme lüzumunu tatbik bunu gerektirir. Muhatap beşer; bahis onun hâlleri ve maksat ona bir şeyleri fehmettirmek olunca, Kur’ân o insanın hisleriyle karışık beşer üslûbu giydi. Ünsiyet etmeleri için böyle anlatıma “beşerin akıllarına tenezzülat-ı İlâhiye” denilir. Görmez misin, sen de bir çocukla konuşsan, ona karşı çocuklaşırsın.
Eğer desen: Eşyanın hakirliği ve kıymetsizliği, kudretin azametine ve kelâmın nezahetine aykırıdır?
El-cevap: Hakirlik, hasislik, çirkinlik ve benzeri durumlar ancak eşyanın mülk cihetiyle ve bize bakan yönüyle ve bizim sathî nazarımıza göredir. Zahiri sebepler bu cihette azametin tenzihi için vasıta olarak vaz edilmişlerdir. Ama eşyanın melekûtiyetine nazaran her şey şeffaftır, yüksektir. Bu cihet, kudretin taalluk yeridir, bu taalluktan hariç kalan bir şey yoktur. İlâhî azamet, zahirde sebeplerin konulmasını iktiza ettiği gibi, vahdet ve izzet de kudretin her şeye şümulünü ve kelâmın her şeye ihatasını gerektirir.
Bir atom üzerine esir maddesiyle yazılan bir Kur’ân, sema sayfasına yıldızlar mürekkebiyle yazılan Kur’ân’dan daha az cezaletli değildir. Sineğin yaratılışı, san’atça filin yaratılışından daha az san’atlı değildir.
İşte, kelâm dahi kudret gibidir.
Eğer desen: Bu temsillerdeki zahiri hakirlik neye aittir?
El-cevap: Bu, temsili getirenle ilgili değil, sadece temsil getirilen şeyle alâkalıdır. Böylece, temsil getirilen şeye uygunluğu ne kadar güzelse, kelâmın derecesi daha âlâ ve belâğatın nizamı daha yüksek olur. Görmez misin bir sultan, çobanına ona uygun bir elbise verse ve köpeğe de hoşuna gidecek bir kemik atsa “kötü bir şey yaptı” denilmez, aksine “her şeyi yerli yerine koymakla güzel yaptı” denilir. Öyleyse, temsil getirilen hakir olursa, misali de hakir olur, büyükse büyük olur.
Putlar en aşağı şeyler olduğundan Allah sineği putların başlarına musallat etti. Onlara ibadet en faydasız şey olduğundan, Allah örümceğin ağını onlara unvan yaptı.3
Üçüncü safsataları
“Hakîkatı izhardan acizlik iması veren bu gibi temsillere ne ihtiyaç var?” diyorlar.
El-cevap: Tenzilin (Kur’ân’ın) indirilmesinden maksat, cumhurun irşadıdır. Cumhur ise avamdır. Avam ise hakaik-ı mahza ve mücerredat-ı sırfeyi hayallerinden çıplak olarak göremezler.4 Bunun için, -müteşabihatın sırrı meselesinde bildiğin gibi- Allah Teâla lütuf ve ihsanıyla bu gerçeklere onların me’lufu olan şeylerin libaslarını giydirdi, ta ki güzelce ülfet etsinler. 5
Cümlelerin birbiriyle nazmı
إِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا “Şüphesiz Allah bir sivrisinekle, hatta daha fevkinde olanla herhangi bir mesel getirmekten çekinmez.”
Ayetin bu kısmı, müteselsil itirazları reddeder ve tardeder.
Sanki onlar şöyle diyorlar:
“Allah’ın beşerle konuşmasında, onları kınamasında ve onlardan şikâyet etmesinde hangi hikmet var?
-Çünkü böyle bir konuşma, insanın da âlemde tasarruf sahibi olduğuna bir alâmettir.
-Hem insanlar arasında cereyan eden konuşmalar gibi olması, onun beşer kelâmı olduğuna alâmettir.
-Özellikle kelâmın arkasında bir insan timsali görülüyor.
-Özellikle bu konuşmanın tasvirler ve temsillerle olması, hakîkati izhardan (gerçeği ortaya koymaktan) acizliğe alâmettir.
-Özellikle temsillerin sıradan şeyler olması, mütekellimin zihninin inhisar altında olmasına alâmettir.
-Özellikle hakir şeylerle misaller vermek mütekellimin hafifliğine alâmettir.
-Özellikle bunlara bir zorunluluk yoksa ve bunları terk etmek daha evlâ ise…
-Özelikle bu gibi anlatımların bir kısmı, izzetli insanların kendisinden bahsetmeye hayâ ettiği meseleler ise…
-Özellikle bahseden zât, azamet ve celâl sahibi ise, böyle şeyler anlatmaz.”
İşte Kur’ân, bu bakış silsilesini baştan sona bir tek darbeyle yıkacak şekilde cevap verdi ve şöyle dedi:
إِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا “Şüphesiz Allah bir sivrisinekle, hatta daha fevkinde olanla herhangi bir mesel getirmekten çekinmez.”
Çünkü melekûtiyet ciheti, azamet ve celâle aykırı olmadığından, Allah böyle misaller getirmeyi terk etmez ve ihmal etmez. Zira ulûhiyet böyle gerektirir. Öyleyse hakir manalar için hakir şeylerle misaller verir.
Zira -belâğat sırrıyla beraber- O’nun hikmeti, böyle iktiza eder.
Bu durumda terbiye ve irşada uygun olduğu için, sıradan temsiller zikreder.
Öyleyse hakîkatleri temsiller ile tasvir eder, İlâhî tenezzülatla beraber inayet böyle ister.6
Öyleyse insanların birbiriyle konuşma üslûbunu seçer, terbiye ile beraber rububiyet bunu iktiza eder.
Öyleyse insanlarla konuşur, nizamla beraber hikmet bunu icap ettirir.
Elhasıl: Allahu Teâla insana bir cüz-i ihtiyari verdi ve onu fiiller âlemine masdar kıldı, o âlemi tanzim için de kelâmını gönderdi.
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ “İman edenler onun Rablerinden hak olduğunu bilirler.”
Ayetin önceki kısmında onların iddialarını zikretti, bununla da o iddiaya delil yoluna işaret etti.
Keza, vehimleri def’ cihetine remiz ve imada bulundu. Yani, her kim Allah’ın hikmet, inayet ve rububiyetini göz önüne alarak meseleye iman nuruyla, Allah canibinden ve O’nun kudreti cihetiyle bakarsa, bu tarz misal getirmenin hak ve belâğat olduğunu bilir. Ama her kim alçak nefsi ve mümkinat cihetinden bakarsa, evhamın büyüleyip onu kendine çekmesi kaçınılmazdır.
Onların bu hâli, yukarı ve aşağı doğru giden ve su arkları gören iki şahsa benzer. Yukarıya doğru giden suyun başını görür, tadına bakar ve bütün suyun tatlı olduğunu bilir. Bu insan her ne zaman bu su kaynağından dağılan su arkına rast gelse- zayıf bir emare ile de olsa- oradaki suyun tatlı olduğunu anlar, -velev kuvvetli de olsa- vehimler onu aldatamaz.
Diğerine gelince, aşağı doğru gider, suyun menbaını görmediğinden o suyun kolları canibinden bakar, bundan dolayı her su parçasının tatlılığını bilmek için katî delile muhtaç olur. Böyle olunca, en küçük bir vehim onu şüphe içinde bırakır.
Veya onların misali şöyle iki şahsa benzer: Aralarında bir ayna var, biri şeffaf tarafına bakıyor, diğeri ise renkli yöne…
Elhasıl: Allah’ın san’atına, -O’nun inayet ve rububiyetini mülahaza ile beraber- Onun canibinden bakmak gerekir. Bu bakış ise, ancak iman nuruyla gerçekleşir. Bu bakışla bakan kimse için, – kuvvetli de olsa- böyle vehimler örümcek ağından daha zayıf olur.
Şayet Allah’ın san’atına müşteri nazarıyla ve cüzî fikriyle mümkinat cihetinden baksa, göze gelen sivrisinek kanadının koskoca Cûdi Dağını görmeye engel olması gibi, zayıf vehimler gözünde büyür ve gerçekler ondan gizlenir.
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَيَقُولُونَ مَاذَا أَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلًا “İnkâr edenler ise, ‘Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?’ derler.”
Kur’ân, önceki ayette temsillerdeki üslûbun hikmetini anlama yolunu gösterdi: O da, iman nuruyla Vacibu’l-vücud canibinden bakmaktır. Burada da, evham ve hasta bakışların menşei olan mukabil yolu beyan etti. O da, hasta bir kalple, her şeyi karanlık gösteren küfür zulmetiyle nefis tarafından bakmaktır. Bu bakışta, en hafif vehme bile mağlup olmak vardır. Bu bakışla bakan kişi, hak yoldan sapar, sonra tereddüt içinde kalır, sonra sorular sormaya başlar, ardından inkâr eder.
(Önceki ayette “İman edenler onun Rablerinden bir hak olduğunu bilirler” denilmişti.) İşte Kur’ân, zahirde öncesine mutabık olan “onlar ise bilmezler” yerine istifham-ı inkarîlerine bir işaret olarak, veciz ve kinayeli bir şekilde, “Allah böyle bir misal ile ne demek istedi?” sözlerini nakletti.7
يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا “(Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarına da hidayet verir.”
Bu, onların sorusuna bir cevaptır. Son derece vecizlik için, işin varacağı sonuç ve akıbet ille-i gaiye yerine konuldu. Sanki onlar soruyorlar ve şöyle diyorlar: “Hangi şeyden dolayı bu böyle oldu? Niye Kur’ân’ın i’câzı bedihi değil? Niye Kur’ân’ın Allah kelâmı olması zaruri değil? Niye böyle temsiller getirerek evhama kapı araladı?”
İşte, Kur’ân bunlara şöyle diyerek cevap verdi: “(Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarına da hidayet verir.”
Yani, bu temsilleri nur-u imanla düşünenlerin nuru artar. Zulmet-i küfür ve tenkid ile düşünenlerin ise, zulmetleri ziyadeleşir.
Bunun böyle olması, Kur’ân’ın i’cazının bedihi değil, nazarî olmasındandır.8 Bu da sâfi-ulvî ruhları, kirli-süflî ruhlardan ayırmak içindir. Bu da, âli istidadları neşv ü nema ile habis istidadlardan temyiz içindir. Bu da; -tekemmül, mücahede ve içtihadla- sahih fıtratı, bozulmuş fıtrattan ayırmak içindir. Bu da beşerin imtihanının bir gereğidir. Bu da ibtilanın bir iktizasıdır. Bu da beşerin kemâle ermesi ve saadeti için sırr-ı teklifin bir lâzımıdır.
İşte Kur’ân, bütün bunlara işaret eden gayet veciz bir cevap vermiştir.
Eğer desen: Teklifin (mükellef kılınmanın) saadet-i beşeri temin için olduğunu söyledin. Hâlbuki teklif sebebiyle ekser insanlar şekavete düşüyor. Şayet teklif olmasa, insanlar içinde bu derece farklılık da olmazdı?
El-cevap: Nasıl ki Allah Teâla insanın cüz-i ihtiyarisini kesb yoluyla ihtiyarî fiiller âlemini teşkil etmekle mükellef kıldı, aynı şekilde teklifi de ruh-u beşere bırakılan sayısız kabiliyet tohumlarını sulamaya ve büyütmeye bir sebep yaptı. Şayet mükellefiyet olmasa, o tohumlar kurur ve gelişmezdi.
Nafiz bir nazarla insanların hâllerine bakarsan, akılları hayrette bırakır bir şekilde
-Ruhun bütün manevi terakkilerinin,
-Vicdanın bütün İlâhî tekemmüllerinin,
-Aklın tekâmüllerinin,
-Fikrin semeredar terakkilerinin hepsinin ancak ve ancak teklif ile vücuda geldiklerini, peygamberlerin gönderilmesiyle uyandıklarını, şeriatlarla aşılandıklarını, dinlerden ilham ile beslendiklerini görürsün.
Şayet bunlar olmasa, insan hayvan olarak kalırdı, bu vicdanî kemâlat ve ahlâk güzellikleri ortaya çıkmazdı.
İnsanların az bir kısmı kendi iradeleriyle teklifi kabul ettiler, şahsî saadeti kazandılar ve insan nev’inin saadetine de sebep oldular.
Sayıca çok olan diğer kısım ise, her ne kadar kalpleri ile ve hür bırakıldıkları şeylerde küfür ve küfranı seçtilerse de, kâfirin her hâlinin ve her sıfatının kâfir olması gerekmediğinden9
-Peygamberlerin bildirdiği esasların vicdanî hisleri uyarması,
-Nübüvvetin ahlâkî seciyeleri tenbihi,
-Şeriatlerden duydukları şeyler ve onlardan kalan eserleri bilmeleri sonucu, onlar da teklifin çok çeşitlerini ızdıraren kabul ettiler.10
Eğer desen: Ekseriyetin şekavetiyle beraber, nasıl olur da ekalliyetin saadeti insan nev’inin saadeti olarak görülür, ta ki şeriat rahmet olsun? Hâlbuki nev’in saadeti, ya herkesi veya ekser insanları içine almakla gerçekleşir.
El-cevap: Senin yüz yumurtan olsa, bunları bir kuşun altına kuluçkaya koysan, yirmisi yavru hâline gelse, sekseni bozulsa “bu kuş nev’i gelişti” demez misin? Çünkü yirmi yumurtanın hayat bulması, bin yumurtaya bedeldir.
Veya yüz hurma çekirdeğin olsa, bunları dikip sulasan, yirmisi koca hurma ağacı hâline gelse, sekseni ise çürüse, “su, bu nev’e saadettir” demez misin?
Veya senin madenin olsa, buna ateşi musallat kılsan, ateş beşte birini altın olarak süzse, geriye kalanları kömür ve kül hâline getirse, bu ateş o madenin kemâl ve saadet sebebi olmaz mı? Daha buna kıyas et…
Demek ki, yüksek hislerin ve ahlâkın neşv ü neması ancak mücahede iledir. Eşyanın tekemmülü ancak zıtların mukabelesi ve müzahemesi iledir. Görmez misin, bir hükümet mücahede ettiğinde kendisinde cesaret gelişir, mücahedeyi terk ettiğinde ise cesareti söner. Buna dikkatle teemmül et!
وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ “Onunla saptırdıkları, fasıklardan başkası değildir.”
Ayetin öncesinde mübhem bırakarak يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا “(Allah) onunla birçoklarını saptırır” denilince muhatabın zihni intibaha geldi ve korktu. Bunun üzerine, ”kim bu dalâlette olanlar? Sebep ne? Nur-u Kur’ândan nasıl zulmet gelir?” diye sormaya başladı. Kur’ân bunu şöyle cevapladı:
“O dalâlette olanlar fasık kimselerdir. Allah’ın onları saptırması fısklarına bir cezadır. Fısk sebebi ile, fasık hakkında nur ateşe, ziya ise zulmete döner. Görmez misin, güneşin ziyası pis maddeleri kokuşturur.”
اَلَّذ۪ينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ م۪يثَاقِه۪ۖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى اْلاَرْضِۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar. Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar, hüsranda olanların ta kendileridir.”
Ayetin tavsif ciheti, fıskın şerhi ve ortaya konulmasıdır. Çünkü fısk, hakdan udul, haddi tecavüz ve muhkem kışırdan çıkmaktır.11
Fısk, akıl-gadap ve şehvet kuvvelerinin ifrat veya tefritte kullanılması ile husûle gelir. İfrat ve tefrit ise, fıtratta İlâhî ahidler (sözleşmeler) hükmünde olan deliller karşısında isyana sebeptir. Keza, nefsî hayatın hastalanmasına vesiledir.12
Buna, fasıkların birinci sıfatı olan “Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar” kısmıyla işaret edilmiştir.
Ayrıca, bu kuvvelerin ifrat ve tefritte kullanımı, toplum hayatı karşısında isyana, içtimaî rabıtaların ve kanunların parçalanmasına birer muharriktir. Buna, ayetin “Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi keserler” kısmıyla işaret edilmiştir.
Hem, bu ifrat ve tefrit, âlemin nizamını bozmaya yol açan fesat ve ihtilale sebeptir. Buna, ayetin “ve onlar yeryüzünde fesat çıkarırlar” kısmıyla işaret edilmiştir.
Evet, fasık kişi akıl kuvvesinin itidalden çıkmasıyla iman rabıtalarını keser, muhkem kışrı yani ebedi hayatını parçalar, mahveder.
Gadap kuvvesinin tecavüzüyle, hayat-ı içtimaiyenin kışrını (kabuğunu) parçalar.
Hayvani şehvet kuvvesinin tecavüzüyle ve hevâya uymakla kalbinden şefkat-i cinsiyeyi izale eder, ortalığı karıştırır, kendi düştüğü çukura insanları da düşürmek ister, böylece insan nev’inin zararına ve nizam-ı âlemin fesadına bir sebep olur.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “İşte onlar, hüsranda olanların ta kendileridir.”
Kur’ân, fasıkın cinayetlerini zikredip bunlarla onu korkuttu. Korkutmanın tesirli olması için tehdidin neticesi ve cezasıyla te’kid etti ve şöyle dedi:
“İşte onlar, ahireti verip dünyayı almakla ve hüdayı hevâya tebdil etmekle hüsrana düşmüş kimselerdir.”
Şimdi, her cümlenin parçalarının nazmına başlıyoruz.
Bil ki ayetler, ayetlerin cümleleri ve cümlelerin heyetleri saniye, dakika ve saatleri sayan saatin milleri gibidir. Biri bir şeyi isbat ettiğinde, diğeri derecesi kadar onu teyid eder, bir başkası kendi nisbeti ölçüsünde ona meded verir.
Keza, biri bir şey murat ettiğinde diğeri ona yardım eder, bir başkası muavenet elini uzatır. Öyle ki, her biri şairin dediği şu manayı hatıra getirir:
عِبَاراتُنا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلَى ذَاكَ الْجَمَالِ يُشيرُ
“Senin hüsnün bir ama, farklı farklı ibarelerimiz.
Her birimiz o aynı cemale işaret ederiz.”
Bu sırdandır ki, Kur’ân’daki selaset, makamındaki yükseklik ve nakışlarındaki incelik i’câz mertebesine ulaştı.
Her bir cümlenin kelimelerinin nazmı
إِنَّ اللّٰهَ لَا يَسْتَحْيِي أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا مَا بَعُوضَةً فَمَا فَوْقَهَا “Şüphesiz Allah bir sivrisinekle, hatta daha fevkinde olanla herhangi bir mesel getirmekten çekinmez.”
إِنَّ “Şüphesiz”
Bil ki: Bu edat, tahkik için, tereddüt ve inkârı red içindir. Bu ise, zikredilen müteselsil (zincirleme) tereddütlere bir işarettir.
اَللّٰهَ “Allah”
“Allah” lafzı, mezkûr kıyastaki hataya zihni uyarmak içindir.
لَا يَسْتَحْيِي “Çekinmez (haya etmez).”
“Allah misal vermeyi terk etmez” demek yerine “Allah böyle misal vermekten hayâ etmez” denilmesi şayan-ı dikkattir. Çünkü hayâ “sıkılmak” anlamındadır ve Allah hakkında muhaldir ve muhali nefyetmekte bir fayda yoktur.
Bununla beraber, bu ifadenin tercihi şuna işarettir: Hikmet, belâğat ve benzeri sebepler temsil ile anlatmanın güzelliğini gerektirir. Bu durumda temsili terke hayâdan başka engel kalmaz. Hayâ ise Allah hakkında muhal olduğundan, böyle temsilleri terke bir sebep kalmamış olur. İşte Kur’ân bu ifadeyle, en şiddetli ve en latîf bir tarzda onları ilzam etti.
Keza, “Muhammedin Rabbi böyle hakir şeylerle temsil getirmekten hayâ etmez mi?” şeklindeki ahmakça sözlerine, sohbette müşakele yoluyla remizde bulundu.
أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا “Mesel getirmekten”
Onların itirazına cevap olarak “Allah hakir temsil getirmekten çekinmez” denilmesi daha uygun gibi düşünülse de, “her hangi bir mesel getirmekten çekinmez” denilmesi latîf bir üslûba işarettir. Çünkü temsil, bir şeyi mühürlemek tarzında tasdik ve isbat için veya sikke basımı gibi kıymet ve itibar içindir. Bu işarette vehimleri ortadan kaldırmak için temsilin güzelliğine bir remiz vardır.
Ayrıca temsilin meşhur ve müstahsen bir metot olduğuna işaret vardır. Çünkü darb-ı meseller, bilinen kaidelerdendir.
Daha kısa olan “darb ” yerine أَنْ يَضْرِبَ مَثَلًا şeklinde getirmesi, onların itirazının hakir-kıymetsiz şeylerle misal getirilmesine olduğuna bir imadır. Çünkü bu tarz ifade sanki latîftir, müstakil bir varlığı yoktur, kastedilen manayı mef’ule ulaştırır. “Darb” denildiğinde ise müstakil varlığı olmakla sanki kesiftir, kastedilen manayı orada durdurur.
مَثَلًا Temsilin, makûlu mahsus, mevhûmu muhakkak yapmak, gözden ırak olanı gözle görülür hâle getirmek hasiyetine bir imadır.13 Buradan, vehmin reddine bir ima vardır.
Mesel kelimesinin elif- lamsız gelmesi, medar-ı nazarın temsilin zâtı olduğuna, temsilin sıfatlarının ise, makamın tabiatına ve hakkında temsil getirilenin hâline havale edildiğine bir remizdir.
مَا kelimesindeki tamim, kaidenin tamimine bir işarettir. Ta ki verilen cevap itiraz ettiklerine has kalmasın. Öyleyse, hakkında temsil getirilen şey hangi şekilde bir temsil gerektirirse, belâğat onu istihsan eder, güzel görür.
بَعُوضَةً “Sivrisinek”
Ayette sivrisineğin tahsisen zikri, beliğ insanların temsil için onu sıkça kullanmalarına bir işarettir. Mesela şöyle derler:
-“Sivrisinekten daha zayıf.”
-“Sivrisinekten daha inatçı.”
-“Sivrisineğin beynini getirmekle beni mükellef kıldın.”14
-“Sivrisineğin beyninden daha kıymetli!”
-“Sivrisinek hurma ağacına dedi: Sıkı dur, ben uçuyorum…”15
-“Dünyanın Allah katında bir sivrisineğin kanadı kadar kıymeti yoktur”16 ve bunlara kıyas et.
Bu işarette, onların vehminin zaafına remiz vardır.
فَمَا فَوْقَهَا “Onun fevkinde olanla da”
İki manaya muhtemeldir. Yani hem ondan daha küçüğüyle veya belâğat yönüyle daha üstün olanla veya daha küçük olanla da misal verir.17
Bu ifadede, küçük şeyle misal getirmenin belâğatçe daha dikkat çekici ve küçük şeylerin hilkatçe daha hayret verici olduğuna bir işaret vardır.
Bil ki, bunlar gibi cümleyi meydana getiren unsurlar ipek ipler gibi olup, bir araya gelmelerinden güzel bir nakış ortaya çıkar.
فَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ “İman edenler onun Rabb’lerinden hak olduğunu bilirler.”
فَ Bil ki: Fe harfi burada tefri’; yani taksim içindir. Tefri’ ise, iki kısımdan müteşekkil şu cümleyi netice veren zımnî bir delile işarettir:
“Allah temsili terk etmez. Çünkü belâğat onu gerektirir. Dolayısıyla kim insafla baksa O’nun beliğ, hak ve kelâmullah olduğunu bilir. İnatla bakan ise, hikmeti bilmez, önce tereddütte kalır, sonra sorar, ardından inkâr eder ve hakir görür. Öyleyse netice veriyor ki, mü’min insaflı olduğundan onun kelâmullah olduğunu tasdik eder. Kâfir ise inatçı olduğundan ‘onda ne fayda var?’ der.”
أَمَّا Bu kelime şart ve lüzûm ifade etmesiyle, haberin mübteda için lâzım ve zaruri olduğuna bir işarettir. Yani, bu haber mübtedanın gereğidir.
الَّذِينَ آمَنُوا “İman edenler”
Ayette “mü’minler” yerine “iman edenler” denilmesi, bunun hak oluşunu bilmenin sebebi iman olduğuna ve hak olduğunu bilmenin de iman olduğuna bir işarettir.
فَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ “Onun hak olduğunu bilirler.”
Makama daha münasip görülen “beliğ olduğunu bilirler” demek yerine, “hak” olarak bilmelerinin söylenmesi, itirazlarının nihai maksadına işarettir. Çünkü onların maksadı, bunun Allah kelâmı olduğunu inkârdır.
أَنَّهُ الْحَقُّ “O haktır” derken bir hasr vardır. Bu, onların iddialarının aksine, Kur’ân’daki güzelliğin kendisinde ayıp olmayan güzellik olduğuna bir işarettir. Çünkü ayıpsız olmak, kemâli isbat etmez.18
مِنْ رَبِّهِمْ “Rabb’lerinden”
Bu ifade, o fasıkların asıl maksatlarının nüzulün inkârı olduğuna bir işarettir.
وَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا “Amma o inkâr edenler”
Buradaki “amma” kelimesi; te’kid, tahkik ve tafsil içindir.
Daha kısa olan “kâfirler” demek yerine “o inkâr edenler” şeklinde gelmesi, -daha önce geçtiği gibi- onların inkârlarının küfürden gelip küfre gittiğine bir imadır.
فَيَقُولُونَ “Derler”
(İman edenler için “onun Rabb’lerinden bir hak olduğunu bilirler” denildiğinden, küfre düşenler için de “onlar bilmezler” denilebilirdi.) Daha zahir olan “Onlar bilmezler” yerine “onlar şöyle derler” ifadesinin tercih edilmesi, -daha önce geçtiği gibi- vecizlik için kinaye yolunu seçmektir. Yani, küfre düşen hakîkati bilmez, bu da onu tereddüte sevk eder. Bu da inkâra götürür. Bu da (verilen misali) istifham suretiyle hakir görmeyi netice verir.
Keza, “Onlar derler” ifadesinde şöyle bir remiz vardır: Onlar, dâll oldukları gibi aynı zamanda konuşmalarıyla da mudildirler.19
يُضِلُّ بِهِ كَثِيرًا وَيَهْدِي بِهِ كَثِيرًا
“(Allah) onunla birçoklarını saptırır, birçoklarına da hidayet verir.”
Cümlenin parçaları
Bil ki: Tertip, cümlenin ikinci kısmı olan “onunla birçoklarına hidayet verir” kısmını öne almayı iktiza eder. Lakin maksat istifhamda bulunan, inkâr eden ve Allah’ın kelâmında kusur bulmak isteyen mütereddit kimsenin itirazını red olduğundan, “onunla birçoklarını saptırır” şeklinde dalâletini ön plana çıkarmak daha önemli oldu.
يُضِلُّ بِهِ “Allah onunla saptırır”
Ayette suale münasip olarak “dalâlet ve hidayet” şeklinde masdar getirilmesi yerine, geniş zaman sığasıyla ifade edilmesi, mü’minin imanı, nüzulün derecelerine göre nur üstüne nur olarak arttığı gibi, nüzulün tezayüdü nisbetinde onların küfrünün yenilenerek zulmet üstüne zulmet olarak yoğunluk kazandığına bir işarettir.
Keza, bu şekilde fiil olarak gelmesinde, -cevap olarak gelmesine binaen- her iki fırkanın hâlini beyana ve sebebi beyana bir remiz vardır.
كَثِيرًا “Birçoklarını”
(“Allah onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da yola getirir.” derken her iki taraf için de “çoğunu” ifadesi kullanılmıştır.) Bu, kâfirler için kemiyet ve adet, mü’minler için ise keyfiyet ve kıymet itibariyledir.20
Evet, “şerefli insanlar sayıları az da olsa çok sayılırlar.”
Mü’minlerin çok olduğunu ifade etmekte, Kur’ân’ın beşere rahmet olma sırrına bir remiz vardır, buna dikkat et!
وَمَا يُضِلُّ بِهِ إِلَّا الْفَاسِقِينَ
“Onunla saptırdıkları, fasıklardan başkası değildir.”
Bil ki: Kur’ân, pek çoğunun dalâlete düştüğünü ifade edince, dalâlette olanların kimler olduğunu beyan etmek sûretiyle (bununla meydana gelebilecek) vesvese, korku, tereddüt ve Kur’ân’da noksanlık ithamını ortadan kaldırdı. Şöyle ki:
Dalâletin menşei, onların fıskıdır. Onun ise sebebi, onların kendi kesbleridir. Dolayısıyla kusur Kur’ân’dan değil, onlardandır. Dalâletin yaratılması onların fiillerine bir cezadır.
Sonra bil ki: Bu cümlelerin her biri, öncekilerin manasını açtığı gibi, sonra gelenlerce de kendisi açıklanır. Böylece, sanki öncekinin delili, sonrakinin neticesi olur.
Bunun izahı:
Bu cümlelerde iki silsile var:
Birinci silsile şu şekildedir:
(Allah) böyle temsil getirmekten sıkılmaz… Çünkü terk etmez… Çünkü beliğdir… Çünkü haktır… Çünkü kelâmullahtır… Çünkü mü’min onu bilir.
İkinci silsile ise şu şekildedir:
Allah, münkirin dediği üzere böyle temsil getirmekten sıkılmaz. Onlar ise “terki gerekir” diyorlar… Çünkü onlar, onun hikmetini bilmiyorlar. Çünkü onlar “onda ne faide var?” diyorlar… Çünkü onlar onu inkâr ediyorlar… Çünkü onlar onu hakir görüyorlar… Çünkü onlar onu duymakla dalâlete düşüyorlar… Çünkü Kur’ân onları dalâlete atıyor… Çünkü onlar fıska düşen ve kışrından (kabuğundan) çıkan kimselerdir. Çünkü onlar Allah’ın ahdini bozdular… Çünkü onlar tekvin ve teşride uymaları gereken kuralları parça parça ettiler…21 Çünkü onlar arzdaki İlâhî nizamı bozuyorlar…
Öyleyse onlar, dünyada vicdan ızdırabı, kalp sıkıntısı ve ruh yalnızlığıyla, ahirette de ebedi azap ve Allah’ın gadabına maruz kalmakla hüsrana düşenlerin ta kendileridir.
İşte her iki silsilenin selasetine teemmül et!
الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ “Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar. Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi keserler ve yeryüzünde fesad çıkarırlar. İşte onlar hüsranda olanların ta kendileridir.”
Bu cümlenin kısımları
Bil ki: Kur’ân’ın i’câzında ve nazmında tereddüt uyandırmaya çalışan fasıkların bu makamda bu vasıflarla tavsifi, ancak latîf, âli bir münasebet içindir. Sanki Kur’ân şöyle diyor:
“Kur’ân-ı ekber olan kâinatın nizamında i’caz-ı kudreti görmeyen fasıkların Kur’ân’ın nazmındaki i’câzda tereddüt etmeleri ve onu bilmemeleri hiç de uzak değildir. Çünkü onlar, kâinatın nizamını tesadüfî zannediyorlar ve semeredar tahavvülleri rastgele ve abes görüyorlar.22 Böylece, ruhlarının fesadı sebebiyle kâinattaki hikmetler kendilerinden gizleniyor. Bunun gibi, hasta fıtratları ve fasid hevesleriyle Kur’ân’ın mu’cize nazmını müşevveş, O’nun mukaddimelerini sonuçsuz ve meyvelerini de acı görüyorlar.”
الَّذِينَ يَنقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مِيثَاقِهِ “Onlar ki, söz verip andlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar.”
Ahdi bozduklarını ifade eden “nakz” kelimesi luğat olarak bükülü ipi çözmek ve parçalamak manasına gelir. Bunda âli bir üslûba işaret vardır. Şöyle ki:
Sanki Allahu Teâlâ’nın ahdi; hikmet, inayet ve meşietle bükülmüş, ezelden uzanıp ebede birleşen nuranî bir ip gibidir. Bu ahd, kâinatta nizam-ı umumî şeklinde tecelli etmiş ve bu nizam, silsilelerini her nev’e göndermiş, uçları nev’-i beşere uzanmış, insan ruhunda istidad ve kabiliyet tohumlarını miras bırakmış ve meyve vermiştir. Bu tohumlar, teşriî emirler, yani naklî deliller vasıtasıyla istikameti elde eden cüz-i ihtiyarî ile sulanır ve çiçek açar.23
Bu durumda ahde vefa, kabiliyetleri yaratılış gayesine uygun yerde sarfetmektir. Ahdi bozmak ise bunun tersidir ve bazı enbiyaya inanıp bazısını yalanlamak, bazı hükümleri kabul edip bazısını reddetmek, bazı ayetleri beğenmek, bazısından hoşlanmamak şeklinde bir ayırıma gitmektir. Böyle bir durum ise nizamı, nazmı ve intizamı ihlal eder.
وَيَقْطَعُونَ مَا أَمَرَ اللّٰهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ “Allah’ın emrettiği sıla-i rahmi keserler.”
Bil ki: Âyette geçen emir, hem teşriî emirleri, hem de fıtrattaki kanunlarda ve âdetullahda mündemiç tekvinî emirleri içine alır.24
-Akrabalarla bağları kesmek,
-Mü’minlerin kalplerinin birbirinden kopuk olması gibi durumlar, teşriî emirle yapılması istenen şeylerden bazılarını kesmektir ve hakeza…
Öte yandan,
– ameli ilimden ayırmak,
– ilmi zekâdan ayırmak,
– zekâyı istidaddan ayırmak,25
– marifetullahı akıldan ayırmak,
– çalışmayı kuvvetten ayırmak,
– cihadı cesaretten ayırmak gibi durumlar tekvinî emirle yapılması istenen şeylerden bazılarını ayırmaktır. Çünkü kuvvetin verilmesi çalışmaya manevî ve tekvinî bir emirdir. Zekânın verilmesi, ilim için manevi bir emirdir ve hakeza…
وَيُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ “Ve yeryüzünde fesat çıkarırlar.”
Bil ki: Bozulup günah bataklığına düşen kişi, “belâ genel olduğunda, ağır gelmez” sırrıyla, durumun dehşetini kendinden hafifletmek için, oraya düşmüş arkadaşlar arar.
Keza, birinin kalbi bozulduğunda kalbindeki kemâlat harap olur, yüksek hisler sukut etmeye başlar. Bunun sonucu olarak onda tahrip meyli meydana gelir. Ardından tahripten lezzet almaya başlar ve artık lezzetini ifsad ve kargaşada arar.
Eğer desen: Ayette “onlar yeryüzünde fesat çıkarırlar” denilmiş. Bir fasıkın ifsadı umum yeryüzünü nasıl etkiler?
El-cevap: Bir şeyde nizam varsa onda denge de vardır. Öyle ki, nizam denge üzere kurulur. Faraza makinenin çarkları arasına küçük bir şey girse, hissedilmese bile o bundan etkilenir. İki kefesinde iki dağ dengede bulunan terazinin bir kefesine bir ceviz konulsa, denge bozulur.
اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ
“İşte onlar hüsrana düşenlerin ta kendileridir.”
Bil ki: İbarenin hakkı “onlar Kur’ân’la hidayet hususunda hüsrana düştüler” denilmesiydi. Burada,
اُو۬لٰٓئِكَ – lafzı,
هُمْ– lafzı,
–Hüsrana düşenlerin elif-lâmlı ifade edilmeleri,
–Hangi hususta hüsrana düştüklerinin mutlak bırakılması bazı nükteler içindir.
اُو۬لٰٓئِكَ “İşte onlar”
Bu ifade duyulara hitap edeni ihzar için olmasıyla, bundan müstefad olan ihzar şu manaya işarettir:
Muhatap, fasıkların çirkin hâllerini işitince kendisinde onlara karşı bir hiddet ve kendilerinden bir nefret hâsıl olması beklenir. Nefretini tatmin ve hiddetini dindirmek için, vahim akıbetleri anlatıldığı vakitte hayal gözüyle onları görmek ister.
اُو۬لٰٓئِكَ de gözle görülme manası, onların rezil vasıflarının, kendilerini nefret nazarı önünde gözle görülür hâle getirecek derecede arttığına bir işarettir. Bu işaretten, onların hüsranıyla ilgili hükmün illetine bir ima vardır.
اُو۬لٰٓئِكَ de uzaklık manası da vardır. Bu da onların hak yoldan artık dönemeyecek şekilde uzaklaştıklarına işarettir. Dolayısıyla pişmanlık alanında ve dönecek mesafede olanların hilafına, kınama ve ayıplanmaya müstahaktırlar.
هُمْ “Onlar” zamiri, hasaretin onlara münhasır olmasına bir işarettir. Hatta, mü’minlerin bazı dünyevî lezzetlerde zararları, gerçekte bir zarar değildir.
Keza, dünya ehlinin ticaretlerindeki zararları, onların hasaretlerine nisbetle hasaret değildir.
اَلْخَاسِرُونَ “Hüsrana düşenlerdir”
Kelimenin elif-lâmlı gelmesi, hakîkatin tasvirine işarettir. Yani, “hüsrana düşenlerin hakîkatini görmek isteyen, onlara baksın!”
Keza, onların mesleğinin bütünüyle hasaret olduğuna bir imadır. Çünkü diğer bazı hasaretlerde her ne kadar zarar ciheti daha fazla ise de, bazı faydalar da bulunabilir.
Çünkü kelimenin elif-lâmlı olması ya kemâl, ya bedahet veya hakîkatin tasviri içindir.26
Hasaretin mutlak bırakılması ise, hitab makamının da desteği ile, hasaretin bütün nev’ilerine işarettir. Yani,
-Onlar ahde vefa konusunda ahdi bozmakla,
-Sıla-i rahimde bulunmaları gerekirken bunu yapmamakla,
-Islah etmeleri gerekirken ifsad etmekle,
-İman yerine küfre sahip çıkmakla,
-Ebedi saadeti kazanabilecek iken ebedi azabı kazanmakla hasarete düştüler.
1 Muğalâta “galat” kelimesinden gelir. Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. Mantıkta ise, vehimlerden meydana getirilen kıyastır.
2 En yüce sıfatlar Allah’a aittir” anlamı taşıyan bu Kur’anî ifade, risalelerde Cenab-ı Hakla ilgili misallerde sıkça geçer. (Nahl, 60) Yüce Allah ile ilgili misal verirken sıradan değil, ulvî misaller vermek gerekir. Sözgelimi “bir muhtar köyü nasıl idare ederse, Allah da âlemi idare eder” desek bu sırra riayet etmemiş oluruz. Bir padişahın bir ülkeyi idare etmesi daha azametli bir durum olduğundan, onunla misal vermek daha uygun olur. Fakat bunun da sadece bir temsil olduğu, Allah’ın icraatının bunlarla ölçülemeyeceği hatırdan uzak tutulmamalıdır.
3 Burada iki ayrı ayete telmih vardır: Hacc sûresi 73. ayette şöyle bildirilir: “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi ona iyi kulak verin: Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa onu kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de. ”
Ankebut sûresi 41. ayette ise şöyle denilir: “Allah’tan başkalarını dostlar edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğe ağına sığınmaya benzer. Hâlbuki evlerin en gevşeği, şüphesiz örümceğin evidir…”
4 Hakaik-ı mahza, her hangi bir açıklama veya temsil olmadan gerçekleri anlatmaktır. Mücerredat-ı sırfe ise, tamamen soyut olarak anlatılan meselelerdir.
5 Mesela, Azerbaycan Türkçesinde “inmek” yerine “düşmek” kelimesi kullanılır. Arabadan inmek isteyen biri, “beni indir” demek yerine “beni düşür” der. Azeri biriyle konuştuğumuz zaman biz de o ifadeyle anlatırsak doğrusunu yapmış oluruz. Çünkü kelâmdan maksad, meramımızı ifade etmektir.
6 İlahî tenezzülat: Allah’ın insanlar seviyesinden hitapta bulunması.
7 İstifham-ı inkarî: Öğrenmek amacıyla değil, ikrar ettirmek için soru sormak. Mesela ayette “Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında bir şüphe mi var?” denilir. (İbrahim, 10) Bundan murat, bir şüphe olup olmadığını sormak değil, şüphe olmaması gerektiğini bildirmektir.
8 Kur’ân’ın mu’cize olduğu gayet açık olsaydı imtihan olmazdı, herkes mecburen kabul ederdi.
9 Müslümanda hile ve aldatmak gibi Müslümana yakışmayan bazı özellikler görülebildiği gibi, kâfirde de iş ahlâkı ve dürüstlük gibi küfürle alâkası olmayan bazı özelliklere rastlanabilir.
10 Mesela İslâmda faiz haramdır. İslâmî bir kaygısı olmaksızın bugün nice ekonomi uzmanı, en ideal ekonomik sistemin faizsiz sistem olduğunu kabul etmektedir. Kapitalist Batı ülkelerinin çoğunda faiz oranları ülkemizden daha düşüktür.
11 “Kışır”, kabuk anlamındadır. Meyvenin kabuğu soyulsa veya insanın derisi çıkarılsa bozulması gibi, fasık kimse de dinin esaslarını terk ile taatten çıkar, manen çürümeye ve bozulmaya mahkûm olur.
12 Nefsî hayat, bir açıdan psikolojik durum olarak değerlendirilebilir. Fasıkın psikolojisi bozuktur. Zira o, kalp ve ruhunu günahlarla kirletmiş ve manevi sıhhatini kaybetmiştir.
13 Temsil, temessüle vesiledir. Kur’ân-ı Kerimde Hz. Meryem’e görülen ruh (Cibril) için “O’na düzgün bir beşer hâlinde temessül etti” ( Meryem, 17) denilmesinden mülhem olarak şöyle diyebiliriz: Göze görülmeyen o ruh, bu şekilde temessül ile gözle görülür hâle geldiği gibi, akla hitap eden manalar dahi temsil vasıtasıyla temessül eder. Mesela, cennet gibi henüz gözle görülmeyen bir yer, temsille anlatıldığında âdeta gözle görülür hâle gelir.
14 Yani, olmayacak bir şeyi benden istedin.
15 Hurma ağacı da demiş ki: Üzerime konduğunda seni fark etmedim ki, uçtuğunda fark edeyim.
16 Tirmizi, Zühd, 13. Bu ifade, ahirete nisbetle dünyanın çok da kıymetli olmadığını anlatır. Çünkü fanidir, geçicidir. Rüyada sultan olmak insanı gerçekte sultan yapmadığı gibi, bir rüya gibi olan şu dünya hayatı, ahirete nisbetle bir kıymet ifade etmez.
17 “Sivrisineğin fevkinde olan” ifadesi, sivrisinek küçüklükte mesel olması itibarıyla hem ondan daha küçüğü, hem de daha büyüğü içine alır. Gerçi bir virüs çok daha küçüktür, ama herkes ve özellikle de Kur’anın nüzulü zamanında yaşayanlar bunu bilmediğinden, temsil sivrisinekten getirilmiştir.
18 Bazı şeyler güzeldir, ama mükemmel değildir. Kur’ân’ın ifadelerindeki güzellik ise zirvededir. Bunun sonucu olarak, onda yer alan her hüküm tam yerindedir ve haktır. Sivrisinekle misal getirme örneğinde olduğu gibi, bazılarınca tenkid edilen meseleleri de hak ve hakîkatin ta kendisidir. Ona muhalif olanlar ise, hak ve hakîkatten sapmış olurlar.
19 Kendileri dalâlette olmakla beraber, aldatıcı konuşmalarıyla başkalarını da yoldan çıkarırlar.
20 Kemiyet ve keyfiyet birbirinin karşıtı olarak kullanılan iki kavramdır. Kemiyet, sayıca çokluk, keyfiyet ise kalite anlamındadır. Mesela, binlerce demir para sayıca çoktur; fakat bu çokluk küçük bir elmasa mukabil gelmez.
21 Onların tekvin ve teşride uymaları gereken kurallar, âlemin ve insanların hayatını tanzim için Allah’ın koymuş olduğu kanunlardır. Mesela, âlemde tam bir iktisad hâkimdir, israfta bulunmak buna zıddır. Öte yandan yardımlaşmak, dinin esaslarındandır. İşte fasıklar, hem âlemden kopuk, hem de dinden uzak kimselerdir.
22 Semeredar tahavvüller: Âlemi meydana getiren atomlar, ilahî mürekkep hükmündedir. Gördüğümüz her şey bu atomlardan yazılır. Bu atomların hâlden hâle geçmeleri, akılları hayrette bırakan bir hikmet ve nizam iledir.
23 İnsan, kendi tercihine kalsa yanlış ve zararlı şeyleri seçebilir. Ama dinin ölçülerini esas aldığında istikametli bir hayat yaşar. Mesela, insan fıtraten bencildir. Dine uyduğunda ise, başkalarının derdini de kendine dert edinir, hatta onların menfaati için kendi menfaatini terk eder bir duruma yükselir.
24 Teşriî emirler, Kur’ân’da ve hadiste bildirilen emirlerdir. Tekvinî emirler ise, kainatta ve insan fıtratında yerleştirilmiş kanunlardır. Akrabalara vermeyi ve ellerinden tutmayı emreden Kur’ânî hükümler olduğu gibi, insan tabiatında yer alan şefkat, merhamet gibi fıtrî ve tekvinî emirler de vardır.
25 Yani ilim varsa amel de olmalı, zekâ varsa ilim elde edilmelidir. İnsanda var olan istidat, (mevcut potansiyel) değerlendirilmeli ve zekâ işlerlik kazanmalıdır. Öyle görülüyor ki, insana verilen istidatlar madenlere benzer, işletilirse kıymet kazanırlar.
26 Bir şeyi elif-lamlı olarak ifade etmek, bu tür manalar taşır. Yani hüsranın kemali onlardadır. Onların hüsranda olduğu son derece açıktır ve gözler önündedir.
