21. DERS: İBADET HAKKINDA

Mukaddime

Bil ki: Akaidi köklü kılarak hâl ve meleke yapan, ancak ibadettir.1 Çünkü eğer emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmaktan ibaret olan ibadet, vicdanî ve aklî meseleleri beslemez ve terbiye etmezse, eserleri ve tesirleri zayıf kalır. İslâm âleminin şimdiki hâli buna şahittir.

Yine bil ki, ibadet:

-Saadet-i dareyne (dünya ve ahiret mutluluğuna) sebeptir.

-Dünya ve ahiret işlerini tanzime vesiledir.

-Şahsî ve nev’î kemâle vasıtadır.

-Abd ile Hâlık arasında gayet kıymetli ve şerefli bir nisbettir.

İbadetin, ahirete tarla olan dünya saadetine sebep olması

-İnsan, latîf, acip bir mizaçla bütün canlılardan farklı olarak mümtaz ve müstesna bir şekilde yaratıldı. Bu mizaç onda seçmeyi, en güzeline tâlip olmayı, zînet meyillerini ve insaniyete layık bir maişet ve kemâl ile geçinmeye ve yaşamaya fıtrî bir meyelanı netice verdi.

Sonra, bu meyillerden dolayı insan; yeme, giyme ve mesken gibi ihtiyaçlarını güzel ve mükemmel bir şekilde karşılayabilmek için, tamamına tek başına güç yetiremeyeceği pek çok san’atlara muhtaç oldu. Bunun için, müşterek hareket edip yardımlaşmak ve sonra da çalışmalarının neticelerini birbirleriyle mübadele etmek için ebnay-ı cinsiyle teşrik-i mesaiye ihtiyaç duydu.

Lakin kuvveleri bir had altına alınan diğer canlılara muhalif olarak, Sani-i Hakîm cüz’î iradelerinin zembereğiyle terakkilerini temin için insanın şehvet, gadap ve akıl kuvvelerini, fıtrî bir had altına almadığından, bir kısım inhimak ve haddi tecavüzler meydana geldi.

Tahdit edilmemesi sebebiyle meydana gelen bu inhimak ve tecavüzlerden dolayı, insan toplulukları çalışmalarının meyvelerini mübadelede adalete ihtiyaç duyar.

Sonra, her insanın aklı adaleti anlamada yeterli olmadığından, insanlar umumun aklının istifade edeceği küllî bir akla muhtaçtır. Böyle bir akıl ise ancak küllî bir kanun şeklinde olur. Bu ise ancak şeriattır.

Sonra, bu şeriatın tesirini muhafaza ve icrası için bir kanun koyucu, bir sahip, bir tebliğci, bir merci gerekir. Bu ise ancak peygamberdir (asm).2

Sonra peygamber, hâkimiyetini zahir ve batında, akıllarda ve tabiatlarda devam ettirmek için manen ve maddeten, sîreten ve sûreten, hilkaten ve ahlâken bir imtiyaz ve üstünlüğe ihtiyaç duyar.3

Keza peygamber, kendisiyle sahib-i âlem olan mülkün maliki arasında kuvvetli bir münasebete, bir delile muhtaçtır. Bu delil, ancak mu’cizelerdir.

Sonra, emirlere itaatin tesisi ve yasaklardan kaçmanın temini için, Sani ve mülkün sahibi olan Allahın azametinin zihinlerde tasavvurunun devamına ihtiyaç olur. Bu ise, ancak akaidin tecellisi ile gerçekleşir.

Sonra, bu tasavvurun devamı ve akaidin kökleşmesi için tekerrür eden bir uyarıcıya ve teceddüt eden bir amele ihtiyaç duyar. Bu sürekli uyarıcı, ancak ibadettir.

-İbadet, fikirleri Sani-i Hakîme tevcih etmek içindir. Kulun O’na teveccühü, inkıyadı tesis eder. Bu inkıyad, intizam-ı ekmele ulaşmak ve onunla irtibat hâlinde olmak içindir. Nizama tabi olmak da, sırr-ı hikmeti gerçekleştirmek içindir. Hikmet ise, kâinattaki itkan-ı san’at ona şehadet eder.

-İnsan, kendisine pek çok muhabere aletlerinin bağlandığı bir santral hükmündedir. Yaratılışın temel nizamları başına sarılmış, fıtratın kanunları kendisine uzanmış, kâinattaki İlâhî nevamisin şuaları odaklanarak kendisine yansımıştır. Dolayısıyla, beşerin bu kanunlarla uyum içinde ve irtibat hâlinde olması, onlara intisap etmesi, cereyan-ı umumiyi temin için onların eteklerine tutunması gerekir. Ta ki ayağı kaymasın, tardedilmesin, bu tabakalardaki hareket hâlindeki dolapların sırtından aşağı atılmasın. Bu ise, ancak emirleri yapmak ve yasaklardan kaçınmaktan ibaret olan ibadetle mümkündür.

-Emirleri yerine getirmek ve yasaklardan kaçınmak sayesinde, insan için heyet-i içtimaiyede pek çok mertebelere nice nisbetler meydana gelir. Böylece şahıs, bir nev’ gibi olur. Çünkü İlâhî emirler ve özellikle bunlardan şeaire ve umumi maslahata teması olanlar, nice haysiyetlerin kendisine dizildiği, nice hakların tanzim edildiği birer ip gibidir. Şayet bu ibadet ipi olmasa, o haysiyetler parçalanır, o haklar uçar gider.4

-Bir Müslümanın bütün Müslümanlarla sabit münasebetleri ve kuvvetli bir irtibatı vardır. Bu münasebetler ve irtibat, imanî akideler ve İslâmî melekeler sebebiyle kuvvetli bir uhuvvete ve gerçek bir muhabbete sebeptir. Bu imanî akidelerin sebeb-i zuhuru olan, onları tesir ettiren ve köklü birer meleke hâline getiren, ancak ibadettir.

İbadetin şahsî kemâle sebep olması

Bil ki: İnsan, cismen küçük, zayıf, aciz ve sıradan bir canlı olmakla beraber, çok kıymetli bir ruha sahiptir, mükemmel kabiliyetleri vardır, sayısız meyiller taşır, nihayetsiz emeller sahibidir, gayr-ı mahsur fikirleri, gayr-ı mahdut kuvveleri vardır. Acib bir fıtratı olmakla beraber sanki o, bütün nev’ilerin ve âlemlerin bir fihristesi gibidir.

İşte, onun ruhunu inbisat ettiren ve kıymetini ortaya çıkaran sebep, ibadettir.

Kabiliyetlerini geliştiren ve saadet-i ebediyeye uygun hâle getiren illet, ibadettir.

Meyillerini süslendiren ve nezih kılan aracı, ibadettir.

Emellerini gerçekleştiren, bereketli ve meyvedar yapan vesile, ibadettir.

Fikirlerini nizama sokan ve o fikirleri birbirine rabteden vasıta, ibadettir.

Kuvvelerini belli bir had altına alan ve dizginleyen sebep, ibadettir.

Şeffafiyet peyda ettiğinde, her biri kendine has bir âleme ve nev’e pencere olabilen insanın maddi ve manevi azalarının her biri üzerindeki tabiat paslarını ortadan kaldıran saykal, ibadettir.

Vicdan, akıl, kalp ve beden ittifakıyla yapıldığında, beşeri layık olduğu şerefe ve mukadder kemâline isal ettiren, ibadettir.

Abd ile mabud arasında yüksek, latîf bir nisbet ve kıymetli, şerefli bir münasebet, ibadettir. İşte, bu nisbet beşer kemâlinin zirve mertebeleridir.

İbadette ihlâs ise, o ibadeti emredildiği için yapmandır. Gerçi her emir pek çok hikmetler taşır, bu hikmetlerin her biri onu yapmak için bir sebep olabilir. Ancak ihlâs, bunu yapmanın illetinin İlâhî emir olmasını iktiza eder. Eğer hikmet, illetin yerini alırsa o ibadet batıl olur. Şayet tercih ettirici durumda kalırsa, caizdir.5

Kur’ân’ın, “Ey insanlar! Rabbinize ibadet edin” emrini duyan kimseler, “hikmeti nedir? Niçin? Yapmak zorunlu mu? Hangi şey için?” diye lisan-ı hâlle sordular.

İbadetin hikmetine gelince, bunu mukaddimede işittin.

İbadetin illetine gelince, Kur’ân “O sizin Rabbinizdir, sizi ve sizden öncekileri yaratmıştır…” diyerek Sanii ve Onun birliğini isbat ile ve bundan sonraki ayette de “Eğer kulumuza indirdiğimizden bir şüphe içinde iseniz, haydi onun mislinden bir sûre getirin…” diyerek nübüvveti isbat ile ibadetin illetini göstererek cevap vermiştir.

Tevhid delilleri

Bu ayetin nükteleri hakkında bir mukaddime

Bil ki, burhan ya limmidir, bu müessirden esere istidlalde bulunmaktır. (Burhan-ı limmî) Veya innîdir, eserden müessire delil getirmektir. (Burhan-ı innî) Bu, daha selâmetlidir.6

İnnî burhan ise, ya imkân veya hudus şeklinde olur.

İmkân, müreccih için bir şeyin iki tarafının (varlığı ve yokluğunun) eşit olmasıdır.

Hudus ise, tahavvül ve tebeddülü nazara vererek, o şeyi icad edene istidlalde bulunmaktır.

İmkân ve hudusun her biri, eşyanın zâtları veya sıfatları itibariyle söz konusudur.

Eşyanın zâtları ve sıfatları, hem vücud vermek, hem de vücudu devam ettirmek yönüyledir.

Vücud ve bunun devamı, ya ihtiraî delil veya inayet delilidir.

Bu ayet-i kerîme, bütün bu delil çeşitlerine bir işarettir. Burada bunları kısaca beyan edeceğiz. Başka bir kitabımızda ayrıntılarıyla ele almış idik.7

İnayet delili

Bu ayetin işaret ettiği Saniin isbatına dair inayet deliline gelince:

İnayet delili, kâinatta mündemiç olan nizamdır. Çünkü nizam, hikmetlerin ve maslahatların kendisine bağlandığı bir iptir. Eşyanın menfaatlerini sayan ve hikmetlerini zikreden bütün Kur’ân ayetleri, bu delili nesceder, bu burhanın tecellilerine birer mazhar olurlar. Çünkü kendisiyle hikmetlerin ve maslahatların gözetildiği nizam, Nazzamın varlığını isbat ettiği gibi, Saniin kast ve hikmetine de delâlet eder, kör tesadüf vehmini açıkça ortadan kaldırır.

Ey muhatap! Senin nazarın hikmet nakışlarıyla müzeyyen bu âli nizamı kuşatmaya yetmiyor ve tek tek bütün eşyayı inceleyemiyorsa, topyekûn insanlığın fikri hükmündeki fikirlerin birbirine eklenmesi ve ilâve edilmesiyle meydana gelen ve senin nev’inin havassı hükmünde olan fenlerin casuslarıyla bak! Ta ki akılların hayrette kaldığı bu nizamı göresin; kaidelerinin küllî oluşu ile, kâinat fenlerinden her bir fennin daha mükemmeli düşünülemez bir ittisak ve intizamın keşşafı olduğunu anlayasın.

Çünkü kâinatın her bir nev’iyle ilgili bir fen ya teşekkül etmiştir veya teşekkül etmeye kabiliyeti vardır. Fen ise, küllî kaidelerden ibarettir. Kaidenin küllî oluşu, hüsn-i nizama delâlet eder. Zira bir şeyde nizam yoksa onda külliyet söz konusu olamaz. Mesela “her âlimin başında beyaz bir sarık vardır” dediğimizde, bu nevde bir intizam varsa külli olur. Bu durum şu sonuca götürür:

Kevnî fenlerden her bir fen, kaidelerinin küllî oluşu sebebiyle tam bir istikra ile mükemmel ve her şeye şümulü olan bir nizamı netice verir. Keza, her bir fen, mevcûdat silsilelerinin halkalarında salkımlar gibi sarkan maslahat ve meyvelere, hâlden hâle dönüşümlerin bağlantılarında gizlenen hikmet ve faidelere işaret eden parlak bir burhandır.

Böylece fenler, Saniin kast ve hikmetini gösteren şehadet bayraklarını her tarafta dalgalandırır. Sanki her bir fen, vehim şeytanlarını tardeden bir necm-i sakıptır.8

Eğer istersen, hepsinden kat-ı nazarla şu misale bak!

Vasıta (mikroskop âleti) olmadan çıplak gözle görülmeyen mikroskobik bir canlının küçücük bedeninde harika, ilâhî, dakik bir makine vardır. Zât ve sıfatlarında imkân dairesinde olan bu makine, bizzarure ve bilbedahe bir illet olmadan kendini icat etmiş değildir. Çünkü onun zât, sıfat ve hâlleri imkân dairesindedir, yani zorunlu değildir. İmkân dairesinde olan bir şey ise, terazinin iki kefesi gibi iki tarafı, yani varlığı ve yokluğu eşittir. Tereccuh olacak olsa bile, bu ademi tarafında olur. Öyleyse, akıl sahiplerinin ittifakıyla, böyle şeylerde tercih edici bir sebebin olması zaruridir. Bu tercih edici illetin tabiî sebepler olması ise, imkânsızdır. Çünkü kendisinde dakik bir nizam olan şey, tam bir ilim ve kâmil bir şuur gerektirir. Her ne kadar bazı insanlar bunlarla kendilerini aldatsalar da, sebeplerde tam bir ilim ve kâmil bir şuur tasavvuru mümkün değildir.

Kaldı ki bunlar basit, az, cansız sebeplerdir, mecraları belirlenmemiştir, hareket alanları bir had altına alınmamıştır, şöyle veya böyle yapmaları için hiç bir gerekçe olmayan binler imkânlar ve ihtimaller içindedirler. Bu durumda olanlar, nasıl olur da belli bir mecrada akar, mahdut bir yolda hareket eder? Bazı imkân ve ihtimal cihetleri üstün gelip, inceliklerinde akılların hayrette kaldığı bu muntazam, acip, insanı hayran bırakan makine nasıl ortaya çıkar?

Bu canlı makinenin cansız şeylerden meydana gelmesini, ancak her zerreye Eflatunun şuurunu, Calinosun hikmetini vermekle9 ve bu zerreler arasında genel bir haberleşme olduğuna inanmakla nefsin kanaat getirir ve mutmain olursun. Böyle bir kabul ise, sofestainin bile kendisinden utandığı çirkin bir safsatadır. Ayrıca bunda maddi sebeplerin temeli olan cazibe ve dafia kuvvesinin, bölünmeyen en küçük parçada ve cevherde beraberce varlığını kabul etmek vardır. 10 Bu ise, iki zıddın içtimaı gibi bir durumdur.11

Evet, cazibe ve dafia, yani çekme ve itme kanunları ve benzerleri, âdetullah kanunlarına ve Allah’ın tabiat denilen fıtrî şeriatına birer isimdirler. Bu kanunlar

-kaidelikten tabiata intikal etmemek,

-zihnîlikten haricî vücuda çıkmamak,

-itibarîlikten hakîkate dönüşmemek

-ve âlet olmaktan müessir derecesine yükselmemek şartıyla makbuldürler.12

Bu misalde gösterileni anlayıp, küçüklüğüyle beraber azametini, darlığıyla birlikte genişliğini gördüğünde başını kaldır, kâinata bak, kâinatın genişliği derecesinde inayet delilinin vuzuh ve zuhurunu göreceksin.

Eşyadaki nimetleri sayan ve onlardaki faydaları hatırlatan bütün Kur’ân ayetleri, bu delilin birer mazharıdır. Kur’ân, tefekkürü emrettiği her yerde, umuma hitap ederek bu istidlalin metoduna işaret etmiştir.

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرى مِنْ فُطُورٍ “Haydi, çevir gözünü, bir kusur görebilir misin?” (Mülk, 3)

Konumuz olan ayetin şu kısmı, bu delile işaret eder:

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءًۖ

وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَخْرَجَ بِه۪ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْۚ

“O Rabbiniz ki, yeri sizin için bir döşek, semayı da bir tavan yaptı. Semadan bir su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı.” (Bakara, 22)

İhtira’ (yaratma) delili

Ayette işaret edilen ihtira’ delili ise, اَلَّذ۪ى خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “…sizi ve sizden öncekileri yarattı.” kısmıdır. (Bakara, 21) Şöyle ki:

Allah Teâla, her ferde ve her nev’e, o vücudla ilgili eserlerin menşei ve ona layık kemâlâtın menbaı olmak üzere özel bir vücut verdi. Çünkü ezele doğru teselsül ile giden bir nev’ yoktur, imkân buna izin vermez. Teselsül ise bâtıldır.13

Ayrıca, âlemdeki bu tagayyür, bazı varlıkların hudusunu, yani sonradan yaratıldıklarını bilmüşahede, diğerlerini de aklî zorunlulukla isbat eder.

Sonra, bitki ve hayvanlarla ilgili Botanik ve Zooloji ilimlerinde, (başlıca) bitki ve hayvan türlerinin ikiyüzbinden fazla olduğu sabittir14 ve bunların her biri için bir Âdem ve ilk ata vardır. Hudus ve imkân sırrıyla, bu Âdem ve ataların vasıtasız bir şekilde kudret-i ilâhiye elinden suduru bizzarure sabit olur. Bunlarda, silsilede tevehhüm edilen durum tevehhüm edilmez.15 Türlerin birbirinden çıkması ise batıldır. Çünkü orta tür, genelde tenasül yoluyla nesli devam etmediğinden bir silsile başı olamaz. Başlangıç ve asıl böyle olunca, silsilenin cüzleri daha evleviyetle aynı şekildedir.16

Evet, akılların hayran kaldığı bu silsileleri icada ve her biri hayret verici bir kudret mu’cizesi olan fertleri yaratma kabiliyetine, şuur ve iradesi olmayan cansız, basit, tabiî sebeplerin sahip olduğu nasıl tasavvur edilebilir?

Demek ki her bir fert, yaratıcının (celle celaluh) vücub-u vücuduna silsilesiyle beraber hudus ve imkân lisanıyla kat’î şehadet eder.

Tabiat ve kanunlar

Eğer desen: Bu kat’î şehadetle beraber, insan maddenin ezeliyeti ve hareketi gibi batıl fikirlere nasıl inanabiliyor?17

El-cevap: Tebeî nazar, -kirpiğinin beyaz kılını gökteki hilal zanneden kişi misali-, bazen muhali mümkün görür. Çünkü âli cevheri ve mükerrem mahiyetiyle insan, ancak hak ve hakîkatin etrafında döner. Batıl ve dalâlet iradesi dışında, davetsiz ve araştırmasız, hatta sathî, tebeî nazarıyla onun eline gelir, kabule mecbur kalır. Çünkü hikmetlerin kendisiyle bağlandığı ip hükmünde olan nizamdan gaflet ettiğinde ve hareket ve maddenin ezeliyete zıt olmasını görmezden geldiğinde, bu hârika nakış ve bu acip san’atın kör tesadüfe ve şaşı raslantıya isnadı muhtemel görülür. Hüseyin-i Cisrinin18 medeniyet eserlerini içine alan bir saraya giren kimse hakkında dediği gibi, “o sarayın sahibini görmeyince, bir sahibi olmadığına hükmeder, sarayın zînetlerini ve eşyalarını tesadüfe, “tabiî seçim kanunu”na isnada mecbur kalır.”19

Keza, nizam-ı âlemdeki bütün hikmet ve faidelerin tam bir irade, şümullü bir ilim ve kâmil bir kudrete şehadetinden gaflet edip görmezden gelen kimsenin tebeî nazarında, bu cansız sebeplere hakiki bir tesiri vermek muhtemel görülür.

Ey muhatap! Onun (celle celaluh) san’at inceliklerinden kat-ı nazar, ülfet perdesini parçalamak şartı ile, tabiattaki en zâhir eserler içinde irtisam denilen aynalarda meydana gelen görüntüye dikkatle bak! Nasıl olur da semanın yüzünü açıp, onun yüksekliğini ve nakşını yıldızlarıyla beraber içine almasında bu küçücük aynanın camını müessir bir illet görürsün? Nefsin buna nasıl kanaat getirir, aklın bunu nasıl kabul eder?

Gerçekte bir vehimden ibaret olan “genel çekim kanunu”nu, mancınığın ipi gibi dünyayı ve yıldızları tutmada, onları hareket ettirmede ve mükemmel bir intizamla döndürmede, nasıl olur da aklın bunu müessir bir illet olarak görür ve buna kanaat eder?20

Elhasıl: İnsan bâtıl, muhal bir şeye sathî ve tebeî bir nazarla bakıp gerçek illeti görmediğinde, onun sıhhatini muhtemel görür. Ancak ona kasten ve bizzât baksa, müşteri nazarıyla araştırsa, felsefede ileri geri konuştukları bu meselelerden hiçbirini kabul etmez. Ancak, o atomlarda hükemanın aklı21 ve siyasilerin hikmetini farz edecek kadar ahmaklaşmışsa, o ayrı meseledir.

Eğer desen: Bu bahsettikleri ve kendileriyle teselli buldukları tabiat, nevamis ve kuvvetler nedir?

El-cevap: Tabiat mistardır, masdar değildir.22 Tab’ eden değil, matbaadır. Kanunlardır, kuvvet değildir. Nasıl ki şeriat, insanların iradî fiillerinin kaidelerinin özeti ve hülâsasıdır; devletin nizamı, temel siyasî dûsturların mecmuudur. Onun gibi, tabiat kanunları da şehâdet âleminin azalarının fiilleri arasında bir nizam meydana getiren ilâhî ve fıtrî bir şeriattır. Nasıl ki şeriat ve nizam, aklî iki emr-i itibaridir, tabiat kanunları da yaratılışta câri olan âdetullah için mülahhas bir emr-i itibaridir.

Tabiat kanunlarının harici vücudu olduğunu tevehhüm etmek ise, intizamla hareket eden bir fırka askeri gören vahşi bir kimsenin onları bağlayan harici bir bağ olduğunu tevehhüm etmesine benzer. Vicdanı vahşi olan kimse de, devamlılık sebebiyle tabiat kanunlarını harici vücut sahibi bir müessir olarak hayal eder.

Elhasıl: Tabiat Allah Teâlanın san’atıdır ve fıtrî şerîatıdır. Nevamis (kanunlar) ise onun meseleleridir. Ondaki kuvvetler ise, bu meselelerin hükümleridir.23

Tevhid delili

Ayette İbnu Abbas’ın tefsirine nazaran, “birleyiniz (tek Allah’a ibadet ediniz)” demek olan اُعْبُدُوا kısmının işaret ettiği tevhid deliline gelince:24

Bil ki: Kur’ân-ı Mu’cizü’l- Beyan tevhid delillerinden hiçbirini terk etmemiştir.

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللّٰهُ لَفَسَدَتَۚاGöklerde ve yerde Allahtan başka ilâhlar olsaydı, gökler ve yer bozulurdu” (Enbiya, 22) ayetinin tazammun ettiği “burhan-ı temanü”,25 istiklalin ulûhiyet için zâti bir özellik ve zaruri bir lâzım olduğuna kâfi bir delildir, parlak bir meş’aledir.26

Sonra bu ayette, tevhide dair latîf bir delile remiz vardır. Şöyle ki:

-Nev-i beşer ve cins-i hayvanın maişeti için mahsullerin meydana gelmesinde arz ve semanın birbiriyle yardımlaşmaları ve birbirleriyle münasebetleri,

-Âlemin eserlerinin birbirine benzemeleri,

-Âlemin etrafının birbiriyle kucaklaşmaları,

-Birbirlerinin intizamını sağlayarak kêmale ermelerinde birbirlerinin ellerinden tutmaları,

-Her taraftan birbirlerine cevap vermeleri, birbirlerinin ihtiyaçlarına “lebbeyk” demeleri,

-Her birinin aynı noktaya bakmaları,

-Her birinin tek nizama tabi olarak intizamla hareketleri, vahdeti bulunan bu makinenin Saniinin bir olduğuna işaret eder, hatta açıktan ilan eder.

Her biri şu şiirin manasını tilâvet eder:

وَفِي كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ   تَدُلُّ عَلى اَنَّهُ وَاحِدٌ

Her şeyde O’na bir alâmet var.

O’nun bir olduğuna delâlet eder.”27

Sonra bil ki: Sani’ nasıl ki vacibu’l-vücud ve vahiddir, aynı zamanda bütün kemâl sıfatlarıyla muttasıftır. Çünkü masnudaki feyz-i kemâl, Saniinin kemâlinin tecellisinin gölgesinden alınmıştır. Öyleyse, Sani’de (celle celaluh) olan celâl, cemâl, kemâl ve hüsün, bütün kâinatta olan hüsün, kemâl ve cemâlden sonsuz derece daha yüksektir. Çünkü ihsan, muhsinin servetinden bir bölümdür ve ona delâlet eder. İcâd, mucidin vücuduna, icab mucibin vücubuna, güzelleştirmek güzelleştirenin ona münasip hüsnüne delil olur.

Ayrıca, Sani’ bütün noksanlardan münezzehtir. Çünkü noksanlar maddiyat mahiyetlerinin kabiliyetsizliğinden neş’et eder. Allah ise, maddiyattan mücerreddir.

Keza, Allahu Teâla, kâinat mahiyetlerinin mümkün oluşundan neşet eden levazım ve evsaftan mukaddestir.28 O, vacibu’l- vücuddur, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûra, 11) (Celle celaluh).

Bu iki hakîkate, ayetin فَلاَ تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا “Allah’a emsal koşmayın.” kısmı işâret eder. (Bakara, 22)

İmkân delili

وَاللّٰهُ الْغَنِيُّ وَاَنْتُمُ الفُقَرَاءُ Allah ganidir, sizler ise fakirlersiniz”29 (Muhammed, 38) ayetiyle işaret olunan imkân deliline gelince:

Bil ki: Zâtı itibariyle kâinatın her bir zerresi, fert fert bunların sıfatları, birer birer bunların hâlleri, cihet cihet bunların vecihleri; hem zât, hem sıfat, hem hâller, hem cihetler yönünden sonsuz imkân ve ihtimaller arasında mütereddit iken, görürsün ki birden canlanıp ayağa kalkar, sonsuz ihtimaller arasında muayyen bir yola sülûk eder, özel bir sıfat giyer, muntazam bir hâl ile bir keyfiyet kazanır, sağlam bir kanunla terkip edilir ve muayyen bir maksada yönelir. Sonunda da ancak bu muayyen tarz ile olabilecek bir hikmet ve maslahatı netice verir.

İşte bu durum, kendine has bir dil ile Saniin kasd ve hikmetini ilan edip, sarahaten söylemiyor mu?

Her bir zerre tek başına bizzât delil olduğu gibi, her biri iç içe terkip hâlinde olmalarıyla gittikçe artan bir vuzuhla delâletleri ziyadeleşir. Çünkü her zerrenin her terkipte bir makamı vardır. Her makamda bir nisbeti olur. Her nisbette bir vazifesi söz konusudur. Her vazifede bir kısım maslahatları netice verir. Her bir mertebede kendine has dil ile Saniinin vücub-u vücud delillerini tilavet eder. Onun hâli; takımında, taburunda, fırkasında… görevleri olan asker gibidir.

Şimdi bu ayetin bir bütün olarak öncesiyle nazmı, sonra cümlelerinin birbirleriyle nazmı, sonra her bir cümlenin parçalarının nazmını açıklamaya başlıyoruz:

İbadet ayetinin nazmı

Ayetin bir bütün olarak öncesiyle nazmı

Bil ki: Kur’ân,

-Müttaki mü’minler,

-İnatçı kâfirler,

-Şaşkın münafıklar şeklinde beşerin kısımlarını ve mükelleflerin nev’ilerini beyan edince, umumuna birden “Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz” diye hitaba yöneldi. Binanın hendeseye, amelle ilgili emir ve nehyin ilim kanununa, kazanın kadere, inşa ve icadın kıssa ve hikâyeye terettübü tarzında beyanını sürdürdü.30

Çünkü üç fırkanın durumlarını ve bu grupların her birinin özelliğini ve akıbetini zikredince, yer müsait hâle geldi, muhatap uyandı, Kur’ân da bu hitap ile onlara iltifat etti.31

Sonra, bu iltifatta, yani önce onları gıyabî olarak anlatıp, sonra da burada onlara hitapta bulunmakta beyan uslûbu açısından umumî bir nükte vardır. Şöyle ki:

Bir şahsın güzel hâlleri veya çirkin durumları peyderpey zikredilince ikaz ve tehyiç hükmüyle beğenme meyelanı veya nefret meyli gittikçe artar. Bu meyil peyderpey kuvvetlenir, sahibini kendisinden bahsedilen şahısla doğrudan konuşma noktasına getirir.

Makama nazaran ise, mütekellim bir şahsı anlatırken, onun vasıflarını dinleyenlerin meyilleri, mütekellimin bu şahsı onların huzuruna çekip, doğrudan hitap ile ona seslenmesini iktiza eder.32

Buradaki hususî nükte ise, hitap lezzetiyle mükellefiyet yükünü hafifletmektir. Ayrıca, ibadette abd ile Hâlık arasında vasıta olmadığına bir işaret vardır.

Cümlelerin nazmı

يَاأَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا “Ey insanlar! İbadet ediniz.”

Üç zamandaki üç fırka insana ve bu fırkaların tabakalarına bir hitaptır. Yani,

Ey kâmil mü’minler! Sebat ve devam özelliğiyle ibadetinizi yapınız!”

Ey orta hâlli mü’minler! Daha da artırarak ibadet ediniz.”

Ey kâfirler! İman ve tevhid şartıyla beraber ibadetinizi yapınız.”

Ey münafıklar! İhlâsla ibadetinizi ifa ediniz.”

Bu durumda ayetteki “ibadet” lafzı, müşterek-i manevi gibidir, dikkat et!33

رَبَّكُمْ “Rabbinize”

Yani, “O’na ibadet ediniz. Çünkü sizi terbiye eden O’dur. Sizin de O’na itaatkâr kullar olmanız gerekir.”

Kısa bir hatırlatma

Rabbinize” ifadesinde zâtların imkânı deliline,34

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا “O ki, arzı size bir döşek kıldı” ifadesinde sıfatların imkânı deliline,35

خَلَقَكُمْ وَالَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِكُمْ Sizi ve sizden öncekileri yarattı” ifadesinde zât ve sıfatların hudusu deliline, dakik bir remiz vardır.36

Şu ayetler de zâtların imkânı deliline işaret eder.

وَاللّٰهُ الْغَنِىُّ وَاَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ “Allah ganidir, sizler ise fakirlersiniz.” (Muhammed, 38)

وَاَنَّ اِلٰى رَبِّكَ الْمُنْتَهٰىHiç şüphesiz münteha, Rabbinedir.” (Necm, 42)37

اِلاَّ رَبَّ الْعَالَم۪ينَۙ فَاِنَّهُمْ عَدُوٌّ ل۪ٓىÂlemlerin Rabbi dışında, onlar benim düşmanlarımdır.” (Şuara, 77)38

قُلِ اللّٰهُۙ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ “Sen ‘Allah’ de, sonra bırak onları daldıkları batıllarında oynaya dursunlar.” (En’am, 91)

فَفِرُّٓوا اِلَى اللّٰهِۜ “Öyleyse Allah’a firar edin.” (Zâriyat, 50)

Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur.” (Ra’d, 28)

Diğerlerini kıyas et ve dikkatle teemmülde bulun!

الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “O ki, sizi ve sizden öncekileri yarattı.”

Bil ki: Allah Teâlâ’nın ibadeti emretmesi

-Mabudun varlığı,

-Mabudun birliği

-ve Mabudun ibadete layık olması şeklinde üç şeyi iktiza edince Kur’ân, bu mukadder suallere üç delile işaretle cevap verdi:

Vücud delilleri afakî ve enfüsi olmak üzere iki kısımdır. Enfüsi olan ise, nefsî ve usûlî olmak üzere iki çeşittir. İşte Kur’ân, en yakın ve en açık olan nefsî delile اَلَّذ۪ى خَلَقَكُمْ “O ki, sizi yarattı” ifadesiyle, usûlî olana da وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “sizden öncekileri de” ifadesiyle işaret etti.

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Olur ki takvaya erişirsiniz” kısmının nazmına gelince:

Bil ki: Kur’ân, ibadetin illetini onların ve ecdadının yaratılışına bağladı. Böyle olunca, ibadetin beşer yaratılışına iki noktadan terettüp ettirilmesi lüzumu ortaya çıktı:

1-Onların yaratılışlarının ibadete uygun ve tabiatlarının takva kabiliyeti üzere olması. Nitekim pençeyi gören kimse parçalamayı bekler, insanda bu kabiliyeti gören de ondan ibadeti ümit eder.

2-Onların yaratılışından, kendilerine emrolunan vazifeden ve müteveccih oldukları kemâlden maksadın, ibadetin kemâlini ifade eden takva olması.

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Olur ki takvaya erişirsiniz” şunu bildirir:

“Yaratılış maksadınız, kemâliniz ve istidadınızın müheyya kılındığı şey, ancak takvadır.”

اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا

O ki arzı size bir döşek kıldı” cümlesi, Allahu Teâlâ’nın varlık delillerinden en yakın bir afakî delile işarettir. Bu cümlede, şirkin bir nev’ine menşe olan sebeplerin hakîki tesiri olmadığına bir remiz vardır. Yani, arzın bir beşik gibi sizin için hazırlanması Allah’ın tasarrufu iledir, tabiatla değildir.

وَالسَّمَاءَ بِنَاءً

“Semayı da bir tavan yaptı.”

Bu cümle, arzın komşusu olan semanın zikriyle, her yere yayılmış afakî delillerin en âlisine bir işarettir.

وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً “Semadan bir su indirdi” ifadesiyle, mürekkebat ve mevalîdin (terkip hâlinde olanların ve canlıların) Saniin vücuduna delâlet cihetine işaret etmiştir.

Ayrıca, önceki cümlelerin her biri Allah’ın varlığına delâlet ettiği gibi, tamamı vahdete de işaret eder.39

رِزْقًا لَكُمْ “Size bir rızık olarak” ifadesinin delâletiyle, nimetlere telvihte bulunan nizama işaret eden tertibin sureti, Allahu Teâlâ’nın ibadete istihkakını isbat eder. Çünkü nimetleri verene şükretmek vaciptir.

Size bir rızık olarak” ifadesi şu manaya işaret eder: “Arz ve arzdan meydana gelen terkipler sana hizmet ettiği gibi, senin de bunları emrine verene hizmet etmen lâzımdır.”

فَلَا تَجْعَلُوا لِلَّهِ أَندَادًا وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ “Öyleyse siz de bile bile Allah’a emsal kılmayın.” ifadesinin nazmına gelince: Bil ki: Ayetin bu kısmından,

Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz”,

O ki sizi yarattı.”,

O ki yeri sizin için bir döşek, semayı da bir tavan yaptı.”

Semadan bir su indirdi…” ifadelerine çizgiler uzanmıştır. Şöyle ki:

Rabbinize ibadet ettiğinizde O’na hiçbir şeyi şerik kılmayın.

-Çünkü Rab O’dur.

-Çünkü sizi ve nev’inizi yaratan O’dur. Öyleyse bazınız bazısını Allah’ın madûnunda Rabler edinmesin.40

-Çünkü arzı yaratan ve seren, size bir beşik hâline getiren O’dur.

– Çünkü semayı yaratan ve binanıza bir tavan kılan O’dur, öyleyse putperestliğin menşei olan tabiî sebeplere gerçek bir tesir vermeyiniz.

– Çünkü rızkınız ve maişetiniz için arza yağmuru gönderen O’dur. Hiçbir nimet yoktur ki O’ndan olmasın. Öyleyse şükür ve ibadet de ancak O’nadır.”

İbadet ayetinin tahlili

Her bir cümlenin keyfiyet ve parçalarının nazmı

يَاأَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا “Ey insanlar! İbadet ediniz.”

يَاأَيُّهَا “Ey…”

Ey insanlar! İbadet ediniz.” ifadesinde yer alan bu kelime, bir hitaptır. Kur’ân bu kelimeyi dakîk nükteler ve ince latîfeler için çokça zikretmiştir. Çünkü bu hitap, üç cihetle te’kit edilmiştir:

يَا da bulunan ikaz, أَيُّ deki tevessüm (dikkatle inceleme), هَا da bulunan tenbih.

Buradaki hitap, üç faydaya remzeder:

-Teklif meşakkatine hitap lezzetiyle mukabelede bulunmak.

-İnsanın gaybet çukurundan huzur makamına yükselmesi ancak ibadet vasıtasıyladır.41

-İbadette abd ile Hâlık arasında vasıta yoktur.

Keza bu hitap, insanın üç cihetle mükellef olduğuna bir işarettir:

-Kalbiyle teslim ve inkıyada,

-Aklıyla iman ve tevhide,

-Bedeniyle amel ve ibadete mükelleftir.

Keza, muhatapların mü’min, kâfir ve münafık şeklinde üç fırka olduklarına bir imadır.

Ayrıca, havas, orta hâlli ve avam şeklinde insan tabakalarına bir telvihtir.

Hem, me’luf bir tarz ve me’nus bir hitap şekline telmihtir. Şöyle ki:

Kişi, birine önce nida eder, onu durdurur. Sonra ona işaret eder, kendine çevirtir. Ardından seslenip istihdam eder.

İşte bu nüktelere binaen, hitaptaki te’kitler bu cihetler üzere bina edilir.

يَا daki nida, muhtelif tabakalara ayrılan bütün insanlaradır. Gafil, ğaip, sakin, cahil, meşgul, yüz çeviren, seven, talip olan, kâmil olan…

Bu nida; tenbih, ihzar, tahrik, tarif, tefriğ, tevcih, tehyiç, teşvik, izdiyad, ilgisini harekete geçirmek için olabilir.42

Makam yakınlık makamı iken, يَا daki uzaklığa gelince, teklif emanetinin celâlet ve azametine bir işarettir.

Keza, ubudiyet derecesinin ulûhiyet mertebesinden uzaklığına bir imadır.

Hem, mükellef olan asırların, hitabın zuhur yeri ve zamanından uzak olmalarına bir remizdir.

Ayrıca, beşerin ne derece gafil olduğuna bir telvihtir.

Umum arasından bazılarına işaret için olan أَيُّ ye gelince, hitabın umum kâinata (bütün varlıklara) olduğuna bir remizdir. Ancak onlar arasından insan, farz-ı kifaye yoluyla emaneti yüklenerek hususiyet kazanmıştır. Öyleyse, insanın kusuru, bütün kâinatın hakkına bir tecavüzdür.

Sonra أَيُّ de icmalden sonra tafsil cezaleti vardır.43

هَا ise, muzafun ileyhten bedel olmakla beraber, يَا ile hazır olanın tenbihine işaret eder.

اَلنَّاسُ “İnsanlar

Nas” kelimesi, asli vasfının telmihiyle kınamaya işarettir.44 Yani, “ey insanlar! Misak-ı ezeliyi nasıl unutursunuz?”45

Keza, özre de bir işarettir. Yani “ey insanlar! Kusurunuz hata ve unutmaktan olabilir, fakat kasden ve cidden yapmamalısınız!”

اُعْبُدُوا “İbadet ediniz.”

Üstte işaret edilen insan tabakalarına yapılan genel nidaya cevap olması hükmüyle, itaate delâlet, ihlâsa işaret, devama remiz ve tevhide telvih eder. Yani, “itaat edin..! Amelinizi ihlâsla yapın..! İbadette sebat gösterin..! Daha ziyade ibadette bulunun..! Sadece Allah’a ibadet edin..!”

رَبَّكُمْ “Rabbinize”

İbadete rağbet gösterilmesi gerektiğine bir işarettir. Çünkü o, şerefli bir nisbet ve yüksek bir münasebettir. Ayrıca, ibadeti talep etmek gerekir. Çünkü ibadet, sizi terbiye eden ve sizin de daima kendisine muhtaç olduğunuz Zâta bir şükürdür ve bir hizmettir.

اَلَّذِي خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “O ki, hem sizi ve hem de sizden öncekileri yarattı.”

اَلَّذِي “O ki”

Bil ki: Ayetteki bilinme ciheti sılası olan اَلَّذِي, marifetullahın (Allah’ın bilinmesinin) ancak fiilleri ve eserleriyle olup, künhüyle olmadığına işaret eder.46

خَلَقَكُمْ “Sizi yarattı.”

Belirli, düzgün bir yaratılışı ifade etmekle icad ve inşadan ayrılan “yarattı” anlamındaki bu kelime, beşerin kabiliyetinin teklife müsait olduğuna bir işarettir. Ayrıca, ibadetin vazife olduğuna bir remizdir. Çünkü ibadet, yaratılışın bir neticesi ve karşılığıdır. Sevap ise, tamamen Allah’ın bir lütfudur.

وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ “Sizden öncekileri de”

Burada kullanılan اَلَّذِينَ , mübhem oluşuyla “sizden öncekilerin bu dünyayla alâkaları kalmadı, öldüler, göçüp gittiler. Onlarla ilgili malumiyet ciheti, sadece sizden önce yaratılmaları oldu. Artık siz de kabir çukurunun kenarındasınız. Öyleyse ibret alınız, dünyaya aldanmayınız. Saadet-i ebediyeye vesile olan ibadetin eteklerine yapışınız.” manasına ima eder.

لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Olur ki takvaya erişirsiniz.”

Bil ki: لَعَلَّ ummak ifade eder. Rağbet duyulan şeylerde itma’ “tama uyandırmak” (yani “ola ki yapasınız”) manası, sakındırılan şeylerde ise işfak (yani “ola ki sakınasınız”) anlamı taşır. Bu durumda ayette لَعَلَّ Allah hakkında gerçek anlamıyla muhaldir.47 Öyleyse, burada bu kelimenin kullanılması

-Ya mecazen Allah hakkındadır.

-Ya muhatap itibariyledir.

-Veya muhatapları gören ve işiten üçüncü şahıslar itibariyledir.

Mütekellim olan Allah itibariyle olması, temsili bir istiaredir. Şöyle ki: Nasıl ki birini hizmet edecek şekilde teçhiz eden kişi, âdeten ondan bu hizmeti bekler. Onun gibi, Allah beşeri mükemmel bir istidad, mükellefiyet kabiliyeti ve irade cihazıyla donattı. Bu istiarede, beşerin yaratılış hikmetinin takva olduğuna bir işaret vardır.

Keza, ibadetin neticesinin takva mertebesi olduğuna bir remiz vardır.

Hem, takvanın en büyük mertebe olduğuna bir ima vardır.

Keza, kat’î verilecek şeylerde hükümdarların ümitlendirme ve remz üslubu tarzına bir telmih vardır.48

Muhatap itibariyle sanki şunu der: “Ey insanlar, takvayı ümit ederek ve beyne’l- havf ve’r- reca (korku- ümit arası ) bir hâlde ibadetinizi yapınız.”

Bu itibarda, insanın ibadetine itimat etmemesi gerektiğine bir işaret vardır.

Ayrıca, bulunduğu hâlle yetinmeyip “sana hareket yaraşır, durmak değil” sözünü doğrular bir şekilde, bulunduğu her mertebede daha ileriye bakması gerektiğine bir imadır.

Muhatapları gören ve işiten üçüncü şahıslar itibariyle, şunu bildirir: Bir hayvanın pençe ve keskin dişlerini gören kimsenin, ondan parçalamayı beklemesi gibi, beşeri bu şekilde kabiliyetlerle donatılmış gören kişi, ondan ibadeti ümit eder.

Hem de, ibadetin fıtratın bir gereği olduğuna işarettir.

تَتَّقُونَ “Takvaya erişirsiniz.”

Bu lafız, bahsi geçen insan tabakalarının ibadetine terettübü hükmüyle, takvanın mertebelerine işaret eder. Takva mertebeleri ise:

-Şirkten korunmakla takva.

-Sonra kebairden korunmakla takva.49

-Sonra kalbi masivadan korumakla takva.50

-Keza cezadan kaçınmak sûretiyle takva ve gadaptan sakınmak sûretiyle takva.

Keza, ibadetin ancak ihlâsla ibadet olduğuna bir remizdir.51

Ayrıca, ibadetin vesile-i mahza olmayıp maksud-u bizzât olduğuna bir imadır.

Hem, ibadetin sevap ummak veya cezadan kaçmak için olmaması gerektiğine bir remizdir.

اَلَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً

O ki, arzı size bir döşek ve semayı bir tavan yaptı.”

Bil ki: Bu, Saniin kudretinin azametini beyan ile ibadete karşı heyecan uyandırmaya, minnet hissettirerek ibadete teşvike bir işarettir. Sanki şöyle demektedir:

Ey insan! Arz ve semayı sana musahhar kılan zât, O’na abd olmana layıktır.”

Keza, beşerin faziletine, yüksek kıymetine ve Allah nezdinde mükerrem oluşuna bir îmadır. Sanki şöyle demektedir:

Ulvî ve süfli cirimleri azametiyle beraber istifadenize müheyya kılan zâtın size itibar etmesine layık olduğunuzu, O’na ibadet ile göstermeniz gerekir.”

Ayrıca, tesadüf, raslantı ve tabiatın tesirinin reddine bir telmihtir. Yani, “bu sıfatlarla gördüğünüz bütün bu şeyler, hikmeti yüce bir mutasarrıfın tasarrufuyla, bir kasıdın kasdıyla, bir muhassısın tahsisiyle, bir nazzamın nazmıyladır.”

Hem, tabiatçıların ve putperestliği tevlid eden Sabi’lerin mezhebinin reddine bir telvihtir.52

Ayrıca, -imkân dairesinde olmaları sebebiyle- cisimlerin sıfatlarının, Sanie delâlet ettiğine bir tembihtir. Çünkü cisimlerin zerreleri, umumî hâl ve keyfiyetleri kabulde eşittirler.53 İmkân dairesindeki her bir sıfat, pek çok ihtimaller arasında mütereddittir. Her bir cisim, bütün sıfatları ve keyfiyetleri itibarıyla bir tahsis edicinin kast, hikmet ve tahsisine ihtiyaç duyar.

لَكُمْ Sizin için” manasına gelen bu kelimesinin öne alınması, arzın tefrişinin insan sebebiyle olduğuna bir işarettir. Yoksa bu tefrişi yapan ve bundan istifade eden sadece insan değildir ki, insana faydası olmayanlar abes sayılsın. Buna dikkat et!

فِرَاشًا “Döşek” anlamındaki bu kelime, garabet noktası olan bir belâğat nüktesine işarettir. Yani, arz suda kaybolup gitmek tabiatında iken, insana bir döşek kılınmıştır. Ve onun tefrişinin kendi tabiatı hilafına Allahın tasarrufuyla olduğuna bir ima vardır. Çünkü küre-i arzın tabiatının gereği, suyun onu istila etmesi ve kuşatması iken, Sani-i Hakim hikmet ve merhametiyle onun bir kısmını su üstünde bıraktı, tefriş etti ve üzerine nimetler sofrasını serdi.

Hem, إِذَا ثَبَتَ الشَّيْءُ ثَبَتَ بِلَوَازِمِهِ “bir şey sabit olduğunda levazımıyla sabit olur” kaidesince, arzın bir ev sathı gibi döşenmiş olduğuna, ondaki bitki ve hayvan türlerinin ise, ancak bir evin eşyası gibi kast ve hikmetle yerleştirildiğine bir tenbihtir.

Keza, arzın bir kast ve hikmetle sıvı ile katı arasında orta hâlde olduğuna bir imadır. Sıvı olsa üzerinde yürünmezdi, şiddetli katı olsaydı istifade edilemez ve ziraat yapılamazdı, velev tümüyle altın da olsa abes olurdu. Orta hâlde olması, bu hâlin bir hakîmin tahsisi, tasarrufu ve kastıyla olduğuna bir işarettir.

وَالسَّمَاءَ بِنَاءً “Semayı bir tavan yaptı.”

Allahu Teâlâ semayı sizin için bir tavan kılınca, semanın yıldızları da sizin için kandiller oldu. Dolayısıyla yere rastgele saçılmış mücevherlerin vaziyetinde bir tesadüf tevehhümü gibi bu kandillerin bu şekilde birbirinden farklı kılınmaları ve yayılmasında, bir tesadüf tevehhüm edilemez.

Bil ki, bu ayette acip, dakik, kıymetli bir sırra işaret, remiz ve ima vardır. Şöyle ki:

Eğer desen: “İnsan, arza nisbeten bir zerre, arz da kâinata nisbeten bir zerre gibidir. Keza, insanın bir ferdi insan nev’ine nisbetle ve nev’i de bu beyt-i âlide istifadede müşterek olduğu varlıklara nisbetle bir zerredir. Keza, bu beytin faydaları ve gayelerine nisbetle beşerin istifade ciheti bir zerredir. Akılların hissettiği gayeler Allah’ın hikmet-i ezeliyesi ve ilm-i ilâhisindeki faidelere nisbetle bir zerredir. Öyleyse, âlem nasıl beşer için yaratıldı ve onun istifadesi ille-i gaiye oldu?”

El-cevap: Evet öyle… Lakin bütün bu geçen ifadelerle beraber insan;

-Ruhunun vüsati,

-Aklının açılması,

-İstidadının inbisatı,

-Kâinattan istifadesinin çok ve yaygın oluşu,

-Küllî, müzaheme ve tecezzi olmadan tamamıyla cüziyatında mevcut olduğu cihetle, küllînin cüz’îlerine nisbeti gibi, istifade cihetinde müzaheme, tecezzi ve birbirine engel durumu olmaması…54

İşte, bütün bunlardan dolayı Kur’ân sema ve arzın milyonlar gayelerinden tek bir gaye olan beşerin istifadesini ille-i gaiye hükmünde kıldı, onları insana nazaran illet gibi ifade etti. Yani insan, evine arsa olarak o koca arzdan, bir tavan olarak semadan, kandiller olarak yıldızlardan, azık olarak bitkilerden istifade eder. Her bir insan, “benim güneşim, benim semam, benim arzım” diyebilir. Aklını da yanına alarak buna teemmül et, dikkatle bak.

وَأَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ

“Semadan bir su indirdi de, onunla size rızık olarak çeşitli mahsuller çıkardı.”

أَنْزَلَ “İndirdi”

Bil ki: Yağmurun inişinin Allah’a nisbeti işaret eder ki, o yağmur damlaları ancak kasdi bir ölçü ile indirilir, hikmetle gönderilir. Öyle ki, her bir damla özel bir nizamla kuşatılmıştır. Havanın onlarla oynamasına rağmen, o uzun mesafede kardeşleriyle çarpışmaması buna bir emâredir. Bu durum bildirir ki, onların ipleri kendi ellerinde değil, her birinin dizgini, nizamın mümessili ve ma’kesi olan bir meleğin elindedir.

مِنَ السَّمَاءِ “Semadan”

(Yağmurun nüzulünü ifade ederken, daha önce “sema” kelimesi geçtiği hâlde) zamir göndermeyip “semadan bir su indirdi” demesi, bu semadan maksadın semanın cirm-i mahsusu değil, sema ciheti olduğuna bir işarettir.

مَاءً “Bir su”

Semadan indirilen kar, yağmur ve dolu olabildiği hâlde, “su indirdi” denilmesi istifade için yakın menşee bir işarettir. وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَىْءٍ حَىٍّۜ “Her canlı şeyi sudan kıldık.” (Enbiya, 30) Suyu ifade eden kelimenin elif-lâmsız gelmesi şu manaya bir işarettir: “O suyun hâli acip, nizamı garip, kimyevi bileşimleri size meçhuldür.”

فَأَخْرَجَ “Çıkardı”

Yağmurun inişiyle mahsullerin çıkışı arasında mühlet varken, bir şeyin mühletsiz ve hemen oluşunu ifade eden فَ harfinin kullanılması, “arz bu yağmurla harekete geçti, kabardı.. yeşillendi.. her güzel çiftten bitirdi, derken mahsuller çıkardı” manasına bir telvihtir. “Mahsuller çıkardı” derken bu çıkışın Allah’a nisbeti, mahsullerin çıkışının sadece bir tevellüd ve terekküp olmayıp Sani-i Hakîmin onların maddesinde bulunmayan bir kısım sıfatlar ve özelliklerle onları inşa ve terkip ettiğine bir işarettir

بِهِ “Onunla” yani “o su ile” derken ba harf-i cerrindeki sebebiyetin hakiki mana olan ilsakı, yani yapışık olma, beraber olma manasını teşerrübüyle mahsullerin tazelik ve letafetine bir remizdir. Su, tabiatının aksine kılcal damarlar aracılığıyla o mahsullere yükselir, onlara yapışık olarak o mahsullerin kadehlerini doldurur.

مِنَ الثَّمَرَاتِ “Mahsullerden” derken, مِنْ harfi Sibeveyh’e göre başlangıç manasından hâli olmadığından muhatabın fehmine göre değişebilen mef’ule işaret eder. Yani, “bu semerelerden iştiha duyduğunuz şeyler çıkardı.”

رِزْقًا “Bir rızık” derken elif lamsız gelişi, o rızkın husûlünün size meçhul olduğuna bir işarettir. Dolayısıyla rızık umulmadık yerden çıkıp gelmektedir.

لَكُمْ Sizin için.” (Bu rızkın insanlar için çıkarıldığını ifade etmek), imtinan manasını te’kide bir işarettir.

Ayrıca, “rızık sizin içindir, ama sizden başkasının tebei olarak istifadesinde bir beis yoktur” manasına bir imadır.

Keza, “Allah nimetlerini size has kıldığı gibi, siz de şükrü O’na has kılınız” manasına bir remizdir.

فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ أَندَادًا “Öyleyse Allah’a emsal kılmayın.”

فَ Ayette takibiyye manasını ifade eden bu harf, dört kısma da bakar.55 Yani,

Mabud ancak O’dur, öyleyse O’na şerik koşmayın!

-Kadir-i mutlak O’dur, arz ve sema O’nun tasarrufu altındadır. Öyleyse O’na bir şerik itikad etmeyin!

-Nimetleri veren ancak O’dur. Öyleyse O’nun şükründe şerikler edinmeyin!

-Sizi yaratan ancak O’dur. Öyleyse O’na bir şerik tahayyül etmeyin!”

“Allah’a ortaklar itikad etmeyin” demek yerine, “Allah’a şerikler kılmayın” demesi, اِنْ هِىَ اِلآَّ اَسْمَٓاءٌ سَمَّيْتُمُوهَٓا اَنْتُمْ وَاٰبَٓاوُ۬ٔكُمْ “Onlar ancak sizin ve atalarınızın uydurduğu bir kısım isimlerden ibarettir.” (Necm, 23) manasına bir işarettir. Yani, “o şerikler, manası olmayan bir kısım isimlerdir. Gerçekte bir varlıkları olmadığı hâlde, sizler öyle hayal ediyorsunuz.”

Allah’a ortaklar kılmayın” derken Allah isminin önce zikri, nehyin menşeinin şeriklerin Allah için olmasıdır.56

أَندَادًا “Şerikler” “Nid” lafzı, “misil” anlamındadır. Allah’ın misli ise, O’nun tamamen zıddı olur. Bu ikisi arasında ise tezad vardır. Bunda ise, niddin zâtında batıl olduğuna latîf bir ima bulunmaktadır.

“Nid” kelimesinin çoğul gelmesi, müşriklerin son derece cahil olduklarına bir işarettir ve onlarla tehekküme bir imadır. Yani, “hiçbir şekilde benzeri olmayan Allah’a nasıl oluyor da bu kadar misiller ve zıdlar kılıyorsunuz?”

Ayrıca, şirkin bütün nev’ilerini redde bir remizdir. Yani, “ne zâtında, ne sıfatlarında, ne fiillerinde asla şeriki yoktur.”

Esbaba tesir-i hakiki veren putperestler, Sabi’ler, ehl-i teslis57 ve ehl-i tabiat gibi bütün müşrik tabakalarını redde bir telvih vardır.

Kısa bir zeyl

Putperestliğin ve putların menşei, ya yıldızları ilâhlaştırmak, ya hulûl tahayyül etmek58 veya cismiyet tevehhümüdür.59

وَأَنْتُمْ تَعْلَمُونَ “Bildiğiniz hâlde…”

Bu ve emsali ayet sonları, İslâm’ın menşeinin ilim ve esasının akıl olduğuna bir işarettir. Dolayısıyla, hakîkati kabul etmek ve evham safsatalarını reddetmek İslâmın şanındandır.

Sonra, mef’ulü terk şeklinde bir îcaz ile itnabta bulunmuştur. Yani, “biliyorsunuz ki, O’ndan başka hakiki mabud, yaratıcı, kudret sahibi ve nimet veren yoktur. Keza, yine biliyorsunuz ki, ilâhlar ve putlar bir şey değildir, hiçbir şeye güçleri yetmez, onlar sizin hayallerinizde yer alan mahlûk ve uydurma şeylerdir.”60

Bu manaya dikkat et!

1 Akaid, imana ait meseleleri ele alır. İbadet, bir yönüyle teoriğin pratiğe dönüşmesi olayıdır. İman bir iddiadır, ibadet ise amel ile bu iddianın isbatıdır.

2 İslâmda kanun koyucu Allah’tır, haram ve helalleri O beyan eder. Bu cihetle Allah’a “Şari-i hakiki” denilir. Ama Peygamber Efendimize de bazı hükümleri belirleme yetkisi verilmiştir. Kur’ân’da peygambere itaati emreden ayetler bunu isbat eder. Kur’ân’ın birinci dereceden tefsiri olan hadislerde, Kur’ân’da olmayan nice hükümlerin yer aldığı açıkça görülmektedir.

3 Sîreten: Ahlâk yönüyle. Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı.

4 Mesela din yardımlaşmayı emreder. Dine mensup insanlar bu emri yerine getirmek için kendi aralarında nice vakıflar, dernekler, fonlar kurarlar. Bu sayede insanların birbirine muhabbeti artar, birbirleriyle diyalogları kuvvetlenir. İnsan, fert olarak yaşamaktan kurtulur, hayatı paylaşmanın zevkini tadar. Bu sayede dengeli ve kuvvetli bir cemiyet meydana gelir.

5 Fıkıh Usûlünde şöyle denilir: “Hükümler, hikmetlere değil, illetlere bağlıdır.” Mesela namaz, insana bedenen de bazı faydalar sağlar, oruç, perhiz görevi görür. Ama ibadet kasdı olmaksızın bedene fayda versin diye namaz kılmak, perhiz niyetiyle oruç tutmak, bunları ibadet olmaktan çıkarır.

6 Burhan-ı limmî, ateşten dumana, burhan-ı innî ise dumandan ateşe istidlalde bulunmaya benzer. “Allah var, öyleyse âlem var” ve “âlem var, öyleyse Allah var” deriz. Âlemden Allaha istidlal daha kolaydır.

7 Müellifin bu eserden daha önce telif ettiği Muhakemat’ın “Unsuru’l- akide” kısmında bunlar ele alınmıştır.

8 Necm-i sakıp: Tarık sûresinin üçüncü ayetinde geçen bu tabir, “karanlığı delerek geçen parlak yıldız” demektir. Mecazen Kur’ân ayetleri için de kullanılır. Çünkü Kur’ân ayetleri, manevi karanlıkları delip geçmekte ve insanlığı aydınlatmaktadır.

9 Eflatun: (Plâton) (M.Ö. 429 – 347) Aristo’nun üstadı, Sokrat’ın talebesi, eski Yunan filozofu. Atina’da Akademi’nin kurucusudur. Bütün dünyada olduğu gibi, İslâm dünyasında da derin etkileri olmuştur. Tek Allah’a inanıyordu.

Calinos: (Galen) Günümüzden yaklaşık iki bin yıl önce yaşayan meşhur Yunan hekimi. Tıp dünyasına yapmış olduğu katkılarla ve kazandırdığı değerlerle bütün zamanların en meşhur hekimlerinden biri oldu. Yunan tıbbını düzenlemiş ve sonra bunu Romalılara hediye etmiştir. Dört Roma imparatorunun özel hekimliğini yapmıştır. Yalnızca bir tıp bilgini değil, herkesin tanıdığı bir filozof, bir düşünür, aynı zamanda da bir din bilimcisiydi.

10 Sofestai: Müsbet veya menfi hiç bir hükme varmayan, daima şüphe içinde kalmayı esas alan felsefi bir doktrinin (Septisizm) mensubu. Septik. Sofistler ve Septik felsefe mensupları her şeye şüpheyle bakmışlar, eşya hakkında hüküm vermekten kaçınmışlardır. Şüphenin de ilimde belli bir yeri olduğu muhakkak olmakla beraber, bedihi şeylerde bile şüphe edilmesi, çok aşırı bir tutumdur.

11 Mantıkta “birbirine zıd iki şey, bir arada bulunmazlar” kuralı vardır. Mesela bir şey hem var hem yok olamaz. Hem siyah hem de beyaz olamaz…

12 Tabiat kanunlarını, bir devletin kanunlarına benzetebiliriz. Devlet, hem kanunları koyar, hem de uygular. Onun gibi, Yüce Allah, tabiattaki kanunların hem koyucusu, hem de uygulayıcısıdır. Yaratan O olduğu gibi, yöneten de O’dur.

13 Teselsül: Silsile teşkil etme. Zincirleme. Birbirine bağlı olarak bir silsile meydana getirme. Teselsülün batıl oluşu, kelâm ilminde Allah’ın varlığını ispat konusunda başvurulan yollardan biridir.

14 Günümüzde, bitki ve hayvan türlerinin bir milyonu aştığı ifade edilir.

15 Mesela bir tren düşünelim. Vagonlarının başında bir lokomotif olur ve bunları çeker. Onu da çeken bir lokomotif olması gerekmez. Benzeri şekilde, bütün türlerin bir Âdem babası vardır. Ona da ayrıca bir Âdem baba aramaya lüzûm yoktur. Kaldı ki ilâhî tasarrufta fertlerin birbirini zincirleme yaratması düşünülemez. Allah her ferdi müstakil olarak yaratmaktadır.

16 Yani, başlangıçta yer alan her türün ilk ferdinin yaratılmış olduğu anlaşıldığında, bunlar vasıtasıyla meydana gelen fertlerin de yaratılmış oldukları kolayca anlaşılır.

17 Milattan önce yaşayan Demokritos isimli eski Yunan filozofu, her şeyin atomlardan meydana geldiğini ve bu atomların hareketiyle eşyadaki bu farklılıkların oluştuğunu söyler. Ona göre, atomlar ezelidir, dolayısıyla yaratılmamışlardır. Hâlbuki Allah hem bu atomların yaratıcısıdır, hem de onları hareket ettirerek eşyayı şekillendirendir. Eşyayı sadece atomlarla izah etmek, mükemmel bir kitabı, yazarını göz ardı ederek sadece mürekkebin varlığıyla izah etmeye benzer.

18 Hüseyin-i Cisri: 1845 – 1909 tarihleri arasında yaşadı. Câmi-ül Ezher’de tahsil görmüş ve zamanının dinî, edebî ve felsefî ilimleriyle iştigal etmiştir. “Risale-i Hamidiye” en meşhur eseridir. Devrin padişahı olan Sultan Abdülhamide ithafen eserine bu ismi vermiştir.

19 Burada, “natural selection” (doğal seçim) şeklinde ifade edilen ve evrim teorisinin temelini oluşturan batıl bir fikre işaret edilmektedir.

20 Mesela gezegenler arası çekim kanunu, gezegenlerin şu hâlleriyle beraberliklerinden meydana gelir. Hayalen bu gezegenleri bir araya toplasak böyle bir kanundan artık söz edemeyiz. Demek ki bu kanunlar vehmî ve itibarîdirler, gerçekte sabit bir varlıkları yoktur.

21 Hükema: Hikmet sahibi bilge insanlar. “Filozoflar” anlamında da kullanılır. Ama her filozofun hikmet sahibi olmadığı unutulmamalıdır.

22 Mistar: Cetvele ve sıvacıların bir âletine verilen isimdir. Cetvel, bir alettir ama bizzât işi yapan değildir.

23 Mesela “yerçekimi kanunu” ve “suyun kaldırma kuvveti” gibi tabiatta nice kanunlar ve kuvvetler vardır. Bunlar, ilâhî tasarrufların unvanı olmuşlardır.

24 Kur’anın ilk muhatapları genelde müşrikti. Putlara tapıyor, bu şekilde Allaha ibadet ettiklerini sanıyorlardı. İbnu Abbasın ayeti bu şekilde değerlendirmesi, müşriklerin “biz zaten Rabbimize ibadet ediyoruz” demelerini engellemeye yönelik bir açıklamadır.

25 Burhan-ı temanü’: Kelâm ilminde, birden fazla ilâhın varlığını reddeden delil. Âlemde birbirine her bakımdan eşit iki ilâh bulunsaydı, bunlardan biri bir şeyin hareketini, diğeri de durmasını irade edebilirdi. Çünkü ilâh, hür iradeye ve tam kudrete sahiptir. Bu durumda ortaya şu üç ihtimal çıkardı:

1- Her ikisinin dediği olurdu. Bu ihtimal batıldır. Çünkü biri bir varlığın hareketini, diğeri ise durmasını irade ettiklerinde bu iki zıd şeyin birlikte meydana gelmeleri imkânsızdır.

2- Her ikisinin de dediği olmazdı. Bu ihtimal de batıldır. Çünkü iradesi gerçekleşmeyenler acizdirler; acizler ise ilâh olamazlar.

3- Onlardan birinin iradesi gerçekleşir, diğerininki gerçekleşmezdi. Bu da batıl bir ihtimaldir. Çünkü iradesi gerçekleşmeyen acizdir, aciz olan ilâh olamaz.

26 Yani, müstakil olmak ve başkasına ihtiyacı olmamak, ulûhiyetin “olmazsa olmaz” bir esasıdır.

27 Şiir, Ebu’l- Atahiye’ye aittir. Hz. Ali’ye nisbet edenler de vardır.

28 Mümkün, “varlığı da yokluğu da imkân dâhilinde olan” demektir. Yaratılan her bir varlık, yaratılmış olması itibariyle yaratıcıyı gösterir. Mümkün olan bir şey, “sonradan olmak, yaratılmak, muhtaç olmak, fani olmak…” gibi nice noksan sıfatlarla ve özelliklerle doludur. Allah ise, böyle noksan sıfatlardan münezzehtir, zira O vacibu’l- vücuddur.

29 Kimsenin elinde aslında bir şey yok iken, herkese O veriyor. Kimde ne varsa, hepsi O’ndandır.

30 Önce alt yapı tesis edilir, ardından asıl yapılacaklar yapılır. Mesela, bina yapılmazdan önce plan ve projesi vardır, yaratılanlar henüz daha vücuda gelmeden kader proğramı vardır. Önce menkıbe anlatılır, ardından bundan hükümler çıkarılır. Onun gibi, Kur’ân-ı Kerim önce insan gruplarını ana hatlarıyla anlatmış, ardından hepsine birden “Ey insanlar! Rabbinize ibadet ediniz” diye hitaba yönelmiştir.

31 İltifat, hitabın yönünü değiştirme, sözü gaybtan muhataba, muhatabtan gayba döndürme san’atıdır. Evvelinde üçüncü şahısların durumu nazara verilirken, burada “ey insanlar!” denilerek muhatap sığasıyla insanlara seslenildi.

32 Mesela, tarihteki bir kahraman etkili bir şekilde anlatıldığında anlatanda ve dinleyenlerde “helal olsun sana!” manası öne çıkar ve bunu telaffuz ederler.

33 Mesela, “yüz” kelimesi, cümle içinde kullanımına göre farklı manalar ifade eder. Bu gibi kelimelere “lafz-ı müşterek” denilir. Onun gibi, “İbadet ediniz” emri, üstte nazara verildiği üzere muhatapların durumuna göre farklı manaları ifade ettiğinden, manevi bir müşterekliği bildirir.

34 Zâtların imkânı: Şu âlemde gördüğümüz eşyanın asıl cevherleri elementlerdir. Bunların her birinin farklı farklı özellikleri vardır. Keza bunlardan meydana gelen şeyler değişik özellikler taşır. Bunlar şu anda bilinen özelliklerden çok da farklı olabilirlerdi. Mevcûd hâliyle tercih edilmeleri, elbette bir Müreccihin tercihi iledir.

35 Sıfatların imkânı: Eşyanın zâtı olduğu gibi, bu zâta ait çok sıfatları da vardır. Mesela elma gibi bir meyve, renk, koku, tat, şekil, gıda değeri gibi sıfatları itibariyle düşünülürse, şimdiki hâlinden çok farklı da olabilirdi. O kadar ihtimaller arasından bu vasıflarda yaratılması yüce Yaratıcının iradesini gösterir.

36 Zât ve sıfatların hudusu: Eşyanın hem kendilerinin, hem kendilerine ait sıfat ve özelliklerinin sonradan yaratılmış olması. Mesela, bir zamanlar demir diye bir element yoktu. Demirin renk, sertlik, şekil gibi özellikleri de yoktu. Allah hem eşyayı yoktan yarattı, hem de onların özelliklerini yarattı.

37 Yani, her şeyde nihaî hüküm Allah’a aittir. Gerçek merci O’dur.

38 Bu ifade, Kur’ân’da Hz. İbrahimin kavmine karşı tebliğinde geçer. Ayette “onlar” ifadesi, putlar gibi batıl mabudlara işaret eder.

39 Vahdet: Birlik demektir; zıddı kesrettir. Bununla Allahın bir olması kastedilir.

40 “Allah’ın madûnunda” ifadesi “Allah’ın dışında” anlamını ifade ettiği gibi, Allah’ı kabulle beraber başka ilâhlar edinilmesini de şümulüne alır. Mesela Hristiyanlar Allah’a inanırlar, ama Hz. İsayı da ilâh kabul ederler.

41 İnsan, doğrudan Allah’a muhatap olamaz. Ama ibadet vasıtasıyla O’na yönelir, O’na seslenir. Böylece hitap makamına yükselir.

42 Bunlar hitabın başlıca gayeleridir. Birisine seslendiğimizde bunlardan birini veya bazılarını hedefleriz. Tenbih uyarmak, ihzar huzura getirmek, tahrik harekete geçirmek, tarif tanıtmak- belirli kılmak, tefriğ boşaltma, tevcih yönlendirmek, tehyiç heyecanlandırma ve teşvik şevklendirme, izdiyad artış anlamına gelir.

Üstteki tertibe mukabil değerlendirildiğinde şu mana ortaya çıkar: Hitap, gafili uyarmak, ğaibi huzura getirmek, sakini harekete geçirmek, cahili belirli kılmak, meşgul olanı boşa çıkarmak, yüz çevireni yönlendirmek, seveni heyecanlandırmak, talip olanı şevklendirmek, kâmil olanı kemalce artırmak içindir.

43 أَيُّ kelimesi mücmel ve mübhemdir, devamındaki “nas” ifadesi ise bu mücmellik ve mübhemliği ortadan kaldırır. Bir şeyi önce mübhem söyleyip sonra tafsil etmek önemli bir belağat kuralıdır. Mesela “pişman olacaklar!” deyip söze başlasak, muhatap kitle “kim pişman olacak, niçin pişman olacak?” diyerek merak eder. Bu merakı sağlamak, önemli bir kazanımdır. Zira muhatap sözünüzün devamını dinleyecek demektir.

44 “İnsan” kelimesinin kökü hakkında başlıca iki görüş vardır:

1-Bu kelime “üns” kelimesinden gelir. İnsan yalnızken sıkılır, başkalarıyla olunca onlara ünsiyet eder.

2-“Nisyan” yani “unutmak” kelimesinden gelir. Unutkanlık, ilk insanda da kendini açıkça gösterir. Cenab-ı Hakk, Hz. Âdem’in unutmasını şöyle bildirir: “Doğrusu daha önce Âdem’den söz almıştık da, unuttu…” (Taha, 115)

45 Misak-ı ezeli: Cenâb-ı Hakk’ın ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ sorusuna, ruhların ‘evet, sen bizim Rabbimizsin’ diye cevap vermeleridir. (A’raf, 172)

46 اَلَّذِي “O ki” anlamındaki bu ifade, açıklama sadedinde gelir. “Rabbiniz” dedikten sonra bunun gelmesi, Allah’ın bilinmesinin eserleriyle olduğunu gösterir.

47 Çünkü Allah ummaz, kimin ne yapacağını zaten bilir.

48 Hükümdar, probleminin çözümü için müracaat eden bir raiyetine “ola ki hâllederiz” dediğinde, aslında kat’i bir sonuç vaat etmiş olur. Çünkü ümitlendirip ortada bırakmak bir hükümdarın şanına yakışmaz.

49 Kebair: Büyük günahlar. Bediüzzaman şöyle der: “Kebair çoktur, fakat ekber-ül kebair ve mubikat-ı seb’a tabir edilen günahlar yedidir: “Katl, zina, şarab, ukuk-u vâlideyn (yani kat’-ı sıla-yı rahm), kumar, yalancı şehadetlik, dine zarar verecek bid’alara tarafdar olmak”tır.” Barla Lahikası, s. 334

50 Masiva, “Allah dışındakiler” anlamında kullanılır. Mesela masivayı sevmek kalbin afetlerinden olabilir. Gerçi onları Allah namına sevmekte bir problem yoktur. Ama zâtları için sevdiğimizde ölçüleri kaçırmış oluruz.

51 Allah için yapılmayan ibadet, kişiye bir sevap kazandırmaz. Mesela münafıklar zahirde namaz kılarlar. Ama bu, onların cehennemin en alt derekesine düşmelerine mani değildir.

52 Sabi’ler, Kur’ân-ı Kerim’de, Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte zikredilen bir topluluktur. “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiîler’den Allah’a, ahiret gününe iman edenler ve salih amel işleyenlerin Rableri katında mükâfatları vardır…” (Bakara. 62) Evvelinde hak bir dinin mensupları iken, zamanla yıldızlara tapan bir topluluk hâline gelmişlerdir.

53 Önümüzdeki mürekkeple her türlü farklı şeyler yazabildiğimiz gibi, Allah da elementlerle dilediğini yapar, onlarla dilediği şeyleri meydana getirir. Tabiatta yer alan yüz küsur element, âdeta ilâhî alfabenin harfleri gibidir.

54 Yani küllî, her bir cüz’îde tamamıyla mevcûd olduğundan o cüz’îler arasında birbirini sıkıştırma, bölünme ve birbirini kabul etmeme gibi durumlar söz konusu olamaz. Mesela, “hayvan” kelimesi küllî bir kavramdır. Buna bütün hayvan fertleri birer birer girer, biri diğerine engel olmaz.

55 Takibiyye: Bir şeyin peşinden oluşu ifade etmek. Arapçada “fe” harfi böyle bir mana için de kullanılır.

56 Yoksa insanlar ticari faaliyetlerinde çok ortaklar edinebilirler.

57 Teslis: Üçleme. Hristiyanların Cenab-ı Hakkı “baba- oğul ve ruhu’l- Kudüs” şeklinde üç unsur olarak tevehhüm etmeleri. Buna “Ekanim-i selâse” de denir.

58 Hulûl: Dâhil olma, girme, nüfuz etme. Allah’ı âlemde veya bazı varlıkların içinde tasavvur etmek hem bazı dinlerde, hem de bazı felsefi ekollerde görülür. Mesela Panteizm, Allah’ı maddenin içinde tasavvur eder, Hristiyanlıkta bazı mezhepler, Allah’ın Hz. İsa’ya hulûl ettiğini kabul eder. Hâlbuki her bir eser ustasını gösterir ama ustayı o eserin içinde aramamak lâzımdır.

59 Mesela, Hz. İbrahimin kavmi gök cisimlerini ilâh kabul etmişti. Bazı dalâlet ehli de Allah’ı bir cisim zanneder.

60 Şöyle diyebiliriz: Allah insanı yarattı, insan da tanrıları… Yani, gerçekte tanrılar diye bir şey yoktur, hak mabud olan Allah vardır. Ama insanlar tarih boyu put ve emsali tanrılar uydurmaktan geri durmamışlardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir