يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ وَمَايَخْدَعُونَ اِلآَّ اَنْفُسَهُمْ وَمَايَشْعُرُونَۜ
ف۪ى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ
“Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar da şuurunda değiller.”
“Kalplerinde bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını kat kat yaptı. Yalanlarına karşılık onlar için elem verici bir azap vardır.” (Bakara, 9-10)
Nazm ciheti
Bu iki ayetteki cümlelerin işaretleri, nifak sebebiyle onları kınar, sonra nifakın çirkinliğini bildirir, sonra onların kabahatlerini anlatır, sonra nifaklarından dolayı onları tehdid eder, sonra onları korkutur, sonra onlara taaccüp ettirir, sonra onların mezkûr sözlerinden maksatlarını beyan eder, sonra sözlerinin illetini açıklar ve sonra onların nifaktan kaynaklanan,
-Hud’a,
-İfsad,
-Mü’minleri sefih (kıt akıllı) görmek
-Ve onlarla dalga geçmek şeklindeki dört cinayetlerinden birincisi olan hud’ayı beyan eder. Sonra onların cinayetlerini ve hilelerini temsilî bir istiare üslûbuyla anlatır. Şöyle ki:
Onlar, küfürlerini gizleyip dünyevî maksadlar için Allah’ın hükümlerine, peygambere ve mü’minlere karşı iman izhar ettiler. Münafıklar Allah katında kâfirlerin en habisleri iken Allah, peygamber ve mü’minler de bir istidraç olarak onlara mü’min hükümleri uyguladı.1 Bunu, iki şahsın birbirini aldatması veya avcıyı hissedip bir delikten girip ötekinden çıkan avın avcı ile muamelesi şeklinde tasvir etti.
Münafıkların ilk cinayetlerini anlatan bu kısmın nazmı:
Yedi cümle içinde birbirine terettüp eden zincirleme neticelerin sonucuna bak, şöyle ki:
– Muhali talep etmeleri sebebiyle onların ahmaklığını beyan etmek,
– sonra menfaat niyetiyle kendilerine zarar verdiklerinden sefih olduklarını göstermek,
– sonra fayda ve zararı ayıramamaları sebebiyle cehaletlerini açıklamak,
– sonra tınetlerinin habisliği,2 kendileri için sıhhat kaynağı olan kalplerinin hastalanması ve manevi hayat menbalarının ölümü sebebiyle perişaniyetlerini gözler önüne sermek,
– sonra şifa taleb ederken daha da hasta hâle geldiklerini göstermek sûretiyle, zilletlerini nazara vermek,
– sonra sırf elem olan bir azabı tevlid eden bir elem-i mahzla onları tehdid etmek,
-sonra da onları insanlar arasında en çirkin bir alâmet olan yalanla teşhir etmek.
Bu yedi cümlenin ittisak ve intizamına ve hükmün bunlar arasında akışına şöyle bakılabilir:
Sen birisini bir kötülükten sakındırmak ve ona nasihat etmek istediğinde, önce şöyle dersin:
“Ey filan! Aklın varsa vazgeç, çünkü bu muhaldir.
Sonra kendini seviyorsan yapma, bu sana zarar verir.
Sonra hissin varsa, ne diye zararla faydayı ayırt edemiyorsun?
Sonra iraden yoksa hiç olmazsa seciyenin bozulduğunu, hastalanıp hakîkati tahrif ettiğini, tatlıyı sana acı gösterdiğini bilmen gerekir.
Sonra eğer şifa talep ediyorsan bu yaptığın senin hastalığını artırır, şifa vermez. Bu konuda senin hâlin uykusuz kalıp endişe ile “aman uyuyayım” diyerek azıcık uykusunu da kaçıran veya merak hastalığı ile gamlanıp bu musibeti iki musibet yapan kimseye benzer.
Sonra eğer bu yaptığınla lezzet peşinde isen, bunda büyük bir elem var, daha da şiddetli bir elemi netice verir, müzahref lezzet bulunan bazı hâller gibi değildir.
Sonra hâlâ aklın başına gelmedi ve vazgeçmediysen geriye burnunun çirkin bir nişanla damgalanması ve fesadının diğer insanlara bulaşmaması için insanlar arasında teşhir edilmen kalır.”3
Bunun gibi, Allah Teâla ahmaklıklarını göstererek münafıkları sakındırmak için “onlar peygamberi aldatmak isterler” demek yerine يُخَادِعُونَ اللّٰهَ “Allah’ı… aldatmaya çalışırlar.” dedi. Yani “Peygamber Allah’ın tebliğcisi iken Peygamberi nasıl aldatabilirler? Dolayısıyla onların hilesi Allah’a raci olur. Allah’a hile yapmak ise muhaldir. Muhali istemek ise ahmaklıktır. Böyle bir ahmaklık örneği, cidden şaşılacak bir durumdur.
Sonra peşinden onların sefihliğini (kıt akıllı olduklarını) bildirmek için şunu getirdi: وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ “Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar.” Yani, “sizin bu fiilinizde bir fayda yok, aksine zarar var. Zararı ise size döner. Böyle olunca siz, sanki kendi kendinizi aldatıyorsunuz.”
Sonra ardından onların cehaletini bildirmek için şunu getirdi: وَمَا يَشْعُرُونَ “Şuurunda değiller.” Yani, “ey cahiller! Cansız taşlar misali oldunuz, hayvandan daha aşağı düştünüz. Fayda ve zarar arasındaki farkı hissetmiyorsunuz.”
Sonra arkasından onların cevherlerinin bozulmasıyla perişan hâllerini anlatmak için şunu getirdi: فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalplerinde bir hastalık vardır.” Yani, “iradî bir kararlılık gösteremiyorsanız hiç olmazsa hastalığı hastalık olarak bilmeniz gerekir, ama sizin seciyeniz bozulmuş. Nifak ve hased, ruhta bir hastalıktır. Böyle bir hastalık hakikatı tahrif ve tağyir eder. Öyle ki tatlıyı acı, acıyı tatlı, siyahı beyaz, beyazı siyah zannedersiniz. Öyleyse bu maraza uymayın!”
Sonra arkasından onların zilletini göstermek için şunu ilave etti: فَزَادَهُمْ اللّٰهُ مَرَضًا “Allah da onların hastalığını kat kat yaptı.” Yani, “siz bununla bir deva, gayz ve hasedinize bir şifa arıyorsanız boşunadır, çünkü bu ancak sizin hastalığınızı kat kat yapacak bir derttir. Bu hâliniz, eli kırık birinin, intikam almak için kırık elle dövüşüp elinin kırıklığını daha da artırmasına benzer.”
Sonra onları tehdid için dedi: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ“Onlara elem verici bir azab vardır.” Yani, “eğer lezzet arıyorsanız bu nifakınızda dünyada ancak şedit bir elem var. Bu, ahirette de daha şiddetli bir elemi netice verecektir. İçinde bazı peşin, süfli lezzetler bulunan diğer günahlara benzemez.”
Sonra en çirkin bir damgayla onları damgalamak için şöyle diyerek bahsi tamamladı: بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalanlarına karşılık.” Yani, “eğer hala uyanmadınız ve vazgeçmediyseniz, geriye ancak insanlar arasında size itimadı ortadan kaldıracak yalancılık ile teşhir edilmeniz kalıyor, ta ki bu marazınız başkalarına bulaşmasın.”
Her cümlenin eczası arasındaki nazm ciheti:
Birinci cümle: Yani يُخَادِعُونَ اللّٰهَ وَالَّذِينَ آمَنُوا “Allah’ı ve iman edenleri aldatmaya çalışırlar.”
Bu cümlede,
-Onların yaptığı şeyi geniş zaman sığasıyla, hud’a unvanıyla tabir etmesi,
-Bunu özellikle müşareket babından getirmesi,
-Hususan “Peygamberi aldatmak isterler” yerine “Allah’ı aldatmak isterler” demesi.
-“Mü’minler” demek yerine “iman edenleri” şeklinde ifade etmesiyle onların bu nifak hilesindeki maksatlarına asla ulaşamayacaklarını tansis ve tasrihte bulundu. Bu muhaliyeti nefislerin ondan nefret edip titreyeceği sûrette gözler önüne serdi.
Çünkü hud’ada olan temsilî istiare nefret uyandırır.
Devamlılık özelliğiyle beraber durumu tasvir eden geniş zaman sığası, kalbi tiksindirir.
Müşarekette bulunan müşakele وَجَزٰٓوُ۬ٔا سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا “seyyienin karşılığı onun gibi bir seyyiedir”4 (Şûra, 40) örneğinde olduğu gibi, onların hilelerinin netice vermemesini netice verir. Çünkü müşareket babında failin fiili, mef’ulün fiiline sebeptir. Burada mef’ulün fiili, failin aldatmak istemesinin sonuçsuz kalmasına, tesir etmemesine sebep oldu. Hatta o aldatmayı, ilimde derya olan biriyle “cahil” diye dalga geçmek istediğinde, seninle istihza için ilmini gizlemesinde maksadın tersi meydana gelmesi gibi, gevşek bir surete çevirdi.
يُخَادِعُونَ اللّٰهَ “Allah’ı aldatmaya çalışırlar” derken “Allah” lafzının sarahaten belirtilmesi maksadın muhal oluşunu bildirir. Çünkü peygamberi aldatmaya çalışmak, Allah’ı aldatmaya çalışmak demektir. Bunda aklı hileden men etmek vardır.
وَالَّذِينَ آمَنُوا “Mü’minleri” demek yerine “iman edenleri aldatmak isterler” denilmesi, münafıkların iman sıfatı sebebiyle mü’minlere kendilerini sevdirmeye çalıştıklarına, kabul görmek ve aralarına girmek için iman damarından istifade etmek istediklerine bir işarettir. Bunda, nur-u imanla akılları nurlanmış mü’minler cemaatine bu tür hileler gizli kalmayacağından, bu gayretlerinin sonuç vermeyeceğine bir ima vardır.
İkinci cümle: وَمَا يَخْدَعُونَ إِلَّا أَنفُسَهُمْ “Hâlbuki sırf kendilerini aldatırlar.”
Bu hasrda, onların bu muamelelerinde son derece kıt akıllılık ettiklerine bir işaret vardır. Duvara taş atan birinin, taşın geriye gelmesiyle kendi başını kırması misali, bunlar da maksatlarının aksiyle karşılaşmışlardır. Çünkü mü’minler zarar görsün diye ok atmışlar, ama ok kendilerine isabet etmiştir. Böylece sanki onlar, bizzat kendilerini aldatmaktadırlar.
“Onlar ancak kendilerine zarar verirler” yerine “Kendilerini aldatırlar.” denilmesi onların son derece akılsız olduklarına bir işarettir. Çünkü akıllı kimseler arasında kendine kasden zarar veren çıkar, ama bilerek kendini aldatana rastlanmaz. Ancak insan sûretinde bir merkep olursa, o ayrı mesele…
أَنفُسَهُمْ “Kendilerini” unvanı kullanılmasında şöyle gizli bir remz vardır: Onların nifak ve hilesi nefsanî bir haz ve nefsî bir garaz için olduğundan, nefsin isteğinin zıddını netice vermiştir.
Eğer desen: Bu hasr, yani “onlar ancak kendilerini aldatırlar” denilmesi, bu aldatmalarının İslâma ve Müslümanlara zarar vermediğini ima ediyor. Hâlbuki İslâm, İslâm âleminin milletleri içinde zehir gibi intişar eden nifak türleri ve şubelerinden gördüğü zararı, başka hiç bir şeyden görmemiştir!
Cevap: Görmüş olduğun bu zarar ve bulaşıcı zehir, ancak onların bozulmuş tabiatından ve tefessüh etmiş fıtratından ve kokuşmuş vicdanındandır. Bunun yayılması hastalığın sirayeti gibidir, yoksa onların kendi iradeleriyle yaptıkları hile ve hud’anın bir neticesi değildir.
Çünkü onlar Allah’ı, peygamberi ve mü’minler cemaatini aldatmak istiyorlar. Allah ise her şeyi bilendir, peygambere de (asm) vahiy gelir. Mü’minler cemaatine gelince, hile onların nazarında uzun müddet gizli kalmaz, dolayısıyla aldanmazlar. Böylece, onların ancak kendilerini aldattıkları sabit olur.5
Üçüncü cümle: وَمَا يَشْعُرُونَ “Şuurunda değiller.”
Yani hissetmezler. Bu özette, onların cehaletlerini en beliğ ve şedit bir şekilde ifade vardır. Çünkü ayet şunu hissettirir: Onlar eğer akıl sahibi kimseler ise, bu yaptıkları aklın şanından değildir. Onlar eğer nefsanî meyille hareket eden birer hayvan ise, bu gözle görülür zararı hissetmeleri ve farketmeleri gerekir. Böylece sabit oldu ki, onlar iradesi olmayan cemadat gibidirler.
Dördüncü cümle: فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ “Kalplerinde bir hastalık vardır.”
Bu cümlenin sevki ifade eder ki: Onlar aklî muhakeme ve hissî şuurun gereğine göre hareket etmeyince, ruhlarında bir hastalık olduğu anlaşıldı. Bu durumda hiç olmazsa hastalığı hastalık olarak bilmeleri gerekir, ta ki o marazdan kaynaklanan yanlış hükümlerden kaçınsınlar, onlarla hüküm vermeye kalkmasınlar. Çünkü marazın şanı, -daha önce ifade edildiği gibi- hakîkati değiştirmek, güzeli çirkin kılmak ve acıyı tatlı göstermektir.
فِي unvanında, onların haset ve kinlerinin, -bahsi daha önce geçen- Rabbani latîfenin yani kalbin melekûtunda olduğuna bir remiz vardır.
قُلُوبِهِمْ “Kalplerinde”
“Kalb” unvanı şuna işaret eder: Nasıl ki maddi kalp hastalandığında bedenin bütün fiilleri bundan etkilenir. Öyle de manevi kalp, hud’a ve nifakla hastalandığında ruhun bütün fiilleri dengeli olmaktan çıkar. Çünkü kalp, manevi hayatın kaynağı ve makinesidir.
“Kalplerinde bir hastalık vardır” derken kalbin hastalıktan önce gelmesi, iki cihetle hasra ima eder.6 Bu imadan tariz yoluyla şu manaya işaret vardır: İman bir nurdur. İnsanın bütün fiillerine ve eserlerine sıhhat ve istikamet vermek, imanın şanındandır.
Keza hasr imasında şu manaya bir remz vardır: Fesat esastadır, füruatı tamir bir fayda vermez.
مَرَضٌ “Bir hastalık” lafzı onların özürlerini keser, onları ilzam eder. Çünkü fıtrat hakîkata müheyyadır. Bozulma ve harap oluş, ancak bir marazdır, arızi bir hâldir.
Maraz kelimesinin elif- lâmsız gelişi işarettir ki, bu maraz çok derindedir. Görülmüyor ki tedavi edilsin.
Beşinci cümle: فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا “Allah da onların hastalığını kat kat yaptı.”
Onlar bunun hastalık olduğunu bilmediler, bilseler kaçınırlardı. Aksine istihsan ile onu talep ettiler. Allah da artırdı. Çünkü “arayan bulur.”
Sebebiyet bildiren فَ harfine gelince: Hastalığın varlığı onun artmasına sebep olmamakla beraber, hastalıklarının arttığını beyan şunu gösterir: Onlar marazı teşhis etmediler, şifa vesilelerini araştırmadılar, aksine onu artırıcı sebeplere sarıldılar. Kırık elle kuvvetli hasmıyla dövüşen kimse misali, sanki marazın artmasını istediler, Allah da onlara artırdı. Ümitlerini, mü’minlerin zaferi sebebiyle can sıkıcı bir ümitsizliğe ve düşmanlıklarını da mü’minlerin galebesi sebebiyle kalbi yakan bir kine çevirdi. Böylece ümitsizlik ve kin hastalığından, zaaf ve zillet hastalıkları meydana geldi, bunlar kalbi istila etti.
Allahu Teâla “Allah da onların marazını artırdı” demek yerine mef’ulü temyiz kıldı. Bu, kalbdeki batınî marazın zâhire de sirayet ettiğine, bütün fiillere bulaştığına işaret içindir. Sanki bu habis dert, vücutlarını istila etti, vücutları bütünüyle derdin kendisi oldu. Böylece hastalık yaralarının çok oluşu ve kabarması, bizzât kendilerinde bir ziyadeliktir. Çünkü اِشْتَعَلَ الْبَيْتُ ناراً “ev yanıyor” dediğimizde ateşin evin tamamına sirayet ettiği anlaşılır. Sanki evin tamamı alevli bir ateştir. Ama اِشْتَعَلتَ نَارُ الْبَيْتِ “evde yangın var” dediğimizde evin herhangi bir köşesinde ateş alevi olması yeterlidir.
Altıncı cümle: وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ “Onlara elem verici bir azab vardır.”
ل (Lâm) harfi menfaat içindir. “Şayet onlar için bir menfaat olacaksa, dünyevî azab verici bir elem veya uhrevî elem veren bir azaptan başkası yoktur” manasına işaret eder. Bunun ise menfaat olması muhaldir. Demek ki onlar için menfaat muhaldir.
أَلِيمٌ Azabın “elîm” vasfıyla vasıflanması:
Elîm, müteellim anlamındadır, elem duyan ise şahıstır. Bu ifadeden anlaşılıyor ki, ateşin nüfuzuyla kömürün bir ateş parçası hâline gelmesi gibi, azab onların vücudunu sarmış, kendilerini kuşatmış, içlerine nüfuz etmiş, böylece bizzât azabın kendisi hâline gelmişlerdir. Hayal, azabın sûretine baktığında ve etrafındaki azap altında yenilenen hayattan doğan enîn, teellüm ve feryada kulak verdiğinde bizzât azabın feryat ettiğini, elem duyduğunu görür gibi olur. Düşünen kimse için, bu ne şiddetli bir tehdiddir!
Yedinci cümle: بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ “Yalanlarına karşılık.”
Azabın, onların zikri geçen cinayetleri içinde sadece yalana talik edilmesi, yalanın son derece şeni’, çirkin, fena olduğuna bir işarettir. Bu işaret, yalan zehirinin tesirinin şiddetine, sadık bir şahittir. Çünkü yalan,
-Küfrün esasıdır, hatta küfür yalandır ve yalanın başıdır.
-Nifak alâmetlerinin birincisidir.7
-Allah’ın kudretine bir iftiradır8, Rabbanî hikmete zıddır.
-Yüksek ahlâkı harap eden, yalandır.
-Büyük teşebbüsleri kokuşmuş, ruhsuz cesetler hâline getiren, yalandır.
-İslâm içinde zehir onunla yayılmıştır.
-Nev-i beşerin halleri onun yüzünden kargaşa içindedir.
-İnsanlık âlemini kemâlatından alıkoyan ve ilerlemekten durduran yalandır.
-Müseylime-i Kezzab gibiler onunla seviyesizliğin esfel-i safilinine düştü.9
-O, insanın sırtında ağır bir yüktür, onu maksudundan alıkor.
-O, riyanın babası, tasannuun annesidir.
İşte bu sebeplerden dolayı, arşın fevkinden inen tel’în, tehdit ve kınamaya has kılındı.
Ey insanlar! Özellikle de ey Müslümanlar! Bu ayet sizi dikkate davet ediyor.
Eğer deseniz: Maslahat için yalan affedilir!
Cevap: Maslahat kat’î bir zaruret olduğunda caizdir.10 Bununla beraber, bu (yalanı maslahata bağlamak) batıl bir özürdür.11 Çünkü Fıkıh Usûlünde ifade edildiği üzere “mazbut olmayan, yani sınırları netleşmemiş bir durum, su-i istimale kabil olması sebebiyle hükme illet ve medar olamaz.”
Mesela, “meşakkat” mazbut bir şey olmadığından namazı kasretmeye illet olamaz.12 İllet, seferdir.
Maslahat için yalana fetvayı kabul etsek bile, bir şeyin zararının menfaatine galebe çalması, onun neshine, yani hükmün ibtaline fetva verdirir, bu durumda maslahat onu yapmamakta olur.
Âlemin halinde gördüğün herc ü merc, maslahat özrünün zararının faydasına galebe ettiğine şahittir. Ancak tariz ve kinaye, yalana dâhil sayılmaz.13
Bu durumda yol ikidir:
1-Ya sükût etmek. Çünkü her söylenen şeyin doğru olması lüzumundan her doğruyu söylemek lâzım gelmez.
2-Veya doğruyu söylemektir.
Çünkü sıdk, yani doğruluk,
– İslâmiyetin esasıdır.
– İmanın hassasıdır, hatta iman doğruluktur ve doğruluğun başıdır.
– Bütün kemâlâtı rabteden, birbirine bağlayan doğruluktur.
– Yüksek ahlâkın hayatı odur.
– Her şeyi hakîkate bağlayan kök odur.
– O, hakkın lisanda tecellisidir.
– İnsanın yükselişinin mihveridir.
– İslâm âleminin nizamıdır.
– Nev-i beşeri terakki yolunda şimşek gibi Ka’be-i kemâlata koşturan odur.
– En sıradan ve en fakir bir insanı sultanlardan daha aziz yapan odur.
– Hz. Peygamberin (asm) ashabı onunla diğer insanların fevkine çıktı.
– Peygamber Efendimiz Muhammed-i Haşimî (asm) onunla beşer mertebelerinin âlây-ı illiyînine (en zirvesine) yükseldi.
1 İstidraç: Derece derece yükseltmek veya indirmek. Istılahta ise, bir kimseyi, kendi arzusuna göre bir noktaya kadar götürüp, sonunda felâkete atmak, mânâsına gelir. İnsanın kavuştuğu bir nimet, eğer onun hakkında hayırlı ise, bu ilâhî bir ikramdır. Eğer o nimet o şahsın kibrini ve isyanını artırırsa bu, ikram değil istidraçtır.
2 Tınet: Huy. Yaradılış. Bu kelime “çamur” anlamındaki “tıyn” kelimesinden gelir. Hz. Âdem’in çamurdan yaratılması ile de alâkası vardır. Mesela “insanın tınetinde (hamurunda, çamurunda) günahlara meyil vardır” deriz.
3 “Burnun damgalanması” son derece çirkin bir durumu bildirir. Kur’ân’a “eskilerin masalları” diyen kimse hakkında, ceza olarak “Onun burnunu damgalayacağız!” tehdidi yapılmıştır. Bkz. Kalem, 15-16. Türkçede “burnunu sürtmek” ifadesi buna yakın bir manayı bildirir.
4 Mesela, birinin haksız yere bir başkasına tokat vurması bir seyyiedir. Buna mukabil onun da bir tokat atması aslında seyyie değil, bir nefis müdafaasıdır. Ama şeklen diğeriyle aynı olduğundan ona da “seyyie” denilmiştir.
5 Cenab-ı Hakk, “Şüphesiz namaz fuhşiyat ve kötülüklerden alıkor” buyurur. (Ankebut, 45) Namaz kılan nice insan fuhşiyat ve kötülüklerden kaçınamıyorsa, namazın kendisinde değil, kıldıkları namazın kalitesinde problem var demektir. Benzeri bir şekilde, kâmil mü’minlerin bulunduğu bir ortamda nifak o bünyeye zarar veremez. Ama zarar veriyorsa, bünyede problem olduğu anlaşılır.
6 Yani, hastalık başka uzuvlarda değil kalplerdedir. Ve o kalpler, münafıkların kalpleridir.
7 Hz. Peygamber şöyle buyurur: “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler. Va’dini yerine getirmez. Emanete hıyanet eder.” (Buhari, İman, 24)
8 Mesela Allah ölüleri diriltecektir. Bunu yalanlayan kimse “hayır diriltemez” şeklinde Allah’ın kudretine iftira etmektedir.
9 Müseylime-i Kezzab, önce Hz. Peygambere gelip iman etmişken, daha sonra Yemende nübüvvet iddiasında bulunmuştur. Yemame harbinde öldürülmüştür.
10 Mesela devletin hassas sırlarına vakıf bir görevli düşman eline geçtiğinde ya hiç konuşmaması veya yalan söylemesi uygun düşer, yoksa ülkenin harap olmasına sebebiyet verir.
11 Yani, genel bir ifadeyle “maslahat varsa yalan söylemek caizdir” denilmesi uygun düşmez. Çünkü iş maslahata dayandırılırsa, herkes kendine göre bir maslahat bulabilir.
12 Seferde namaz kasredilir, yani dört rekât yerine iki rekât kılınır. Bunun illeti sefer, hikmeti ise meşakkattir. Eğer hüküm meşakkate bina edilseydi günlük hayatta da namazı kasretmeye cevaz olurdu. O zaman herkes kendine göre yoğun bir meşakkat içinde olduğunu düşünebilirdi, bu da ciddiyeti bozardı.
13 Mesela Hz. İbrahim, putperest kavmi kendisini törenlerine davet ettiklerinde “ben rahatsızım” demiş ve gitmemiştir. Gerçi bedenen rahatsız değildi ama ruhen onların bu hâllerinden rahatsızlık duyuyordu. Bkz. Saffat, 88-89
