وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَمَاهُمْ بِمُؤْمِن۪ينَۢ
“İnsanlardan öyleleri de vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik.’ derler. Hâlbuki onlar asla mü’min değillerdir.” (Bakara, 8)
Nazm ciheti
Hükümdeki müştereklik sebebiyle müfred müfrede, maksadda birlik sebebiyle cümle cümleye atfedildiği gibi, maksada uygunluk sebebiyle de kıssa kıssaya atfedilir. Münafıkların (bu ayetle başlayan kısımdaki) kıssasının bundan önceki kâfirlerin kıssasına atfı bu türdendir. Yani oniki ayetle anlatılan münafıkların kıssasının mülahhası, iki ayetle anlatılan kâfirlerin kıssasınnın manasına atıf vavı ile bağlanmıştır.
Çünkü Tenzil (Kur’ân), önce ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte şu, o kâmil Kitap” diyerek kendisini sena ile söze başladı. Peşinden Kur’ân’ın meyveleri olan mü’minleri medhetti. Ardından da “her şey zıddıyla bilinir” sırrıyla mü’minlerin zıddı olan kâfirlerin zemmini getirdi. Hikmet-i irşadın tam olması için insan gruplarını tekmil olarak münafıkların getirilmesi münasip oldu.
Eğer desen: Kur’ân (bu kısımda) kâfirleri veciz bir şekilde iki ayette anlatırken, münafıklar hakkında on iki ayetle sözü niye uzattı?
Cevap: Bir kısım nükteler için böyle yaptı:
– Düşman bilinmediğinde daha muzır olur. Sinsi olduğunda daha habis olur. Yalancı olduğunda fesadı daha şedit olur. Dâhili olduğunda zararı daha büyük olur.1
Çünkü dâhili düşman salâbeti kırar, kuvveti dağıtır. Hâlbuki harici düşman asabiyeden gelen salâbeti kuvvetlendirir.2
Maalesef nifakın İslâma cinayeti cidden çok büyüktür. Bu müşevveş durum, ancak nifak yüzündendir. Bundan dolayı Kur’ân, sıkça onların şenaatlerini ortaya koymuştur.
-Münafık, mü’minlerle iç içe yaşaması sebebiyle peyderpey onlara ünsiyet eder, yavaş yavaş imana ülfet eder, kendi amellerini çirkin ve hareketlerini şeni’ görerek kendi hâlinden nefret etmeye hazır bir duruma gelir. Sonunda tevhid kelimesi dilinden kalbine iner.
-Münafığın küfre ilave olarak “Müslümanlarla dalga geçme, onları aldatma, tedliste bulunma, hile, yalan ve riya” gibi cinayetleri vardır.
-Münafık çoğu kere kitap ehlinden ve vehim sahibi cerbezeli kimselerden olduğundan hilekâr, dessas ve şeytanî zekâ sahibidir. Böylesi hakkında ıtnabda bulunmak, belâğata daha uygundur.3
Bu ayetin kelimelerini tahlil
Bil ki: مِنَ النَّاسِ ifadesi bir veche göre مَنْ için mukaddem haberdir.4
Eğer desen: Münafığın bir insan olması bedihidir, öyleyse niçin böyle ifade edilmiştir?
Cevap: Hüküm açık olduğunda, maksat onun lâzımlarından biri olur.5 Burada maksat, hayrete sevk etmektir. Sanki şöyle der: “Rezil münafığın bir insan olması hayret verici bir durumdur. Çünkü insan mükerremdir, bu derece seviyesiz bir duruma inmemesi gerekir.
Eğer desen: Öyleyse مِنَ النَّاسِ “İnsanlardan” ifadesinin öne alınması nedendir?
Cevap: Böyle hayret ifade eden inşaî cümlenin yeri, cümle başıdır. Ayrıca nazar, maksadın gerekçesi olan mübtedanın sıfatına odaklanması için böyle gelmiştir. Yoksa nazar bekler ve habere yönelirdi.6
اَلنَّاسِ “İnsanlar” unvanından bazı letaif ortaya çıkar:
-Kur’ân, münafıkları şahıs olarak belirtip ifşa etmedi, “insanlardan bir kısmı” diyerek perdeledi. Onların bu şekilde setri ve çirkin yüzlerinden perdenin kaldırılmaması Hz Peygamberin (asm) siyasetine daha uygundur. Çünkü şayet ifşa ile onları belirleseydi, mü’minler (“acaba biz de münafık mıyız” diye) vesveseye düşerlerdi. Zira nefsin desiselerinden emin olunmaz. Böyle bir vesvese korkuya, korku riyaya, riya ise nifaka yol açar.
Ayrıca, Kur’ân onları belirlemek sûretiyle kınasaydı, “Peygamber (asm) mütereddittir, kendi etbaına güvenmiyor” denilirdi.
Keza fesadın bir kısmı perde altında kalsa azar azar söner, sahibi de onu gizlemeye çalışır. Şayet perde kaldırılsa إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “utanmadığında dilediğini yap!”7 denildiği gibi, o şahıs “ne olacaksa olsun” der, nifakı neşre başlar, aldırmaz.
– اَلنَّاسِ “İnsanlar” tabiri şuna işaret eder: Nifakla bağdaşmayan diğer sıfatlara bakılmasa dahi, en genel bir özellik olan “insan olmak” bile ona aykırıdır. Çünkü insan mükerremdir, böylesi bir rezalet onun şanından değildir.
-Bu ifade nifakın bir taife ve tabakaya has olmayıp, insan nev’inin her tabakasında bulunmasına bir remizdir.8
-Bu ifade, nifakın insan olan herkesin haysiyetini ihlal eden bir özellik olduğuna telvih eder. Bundan dolayı bu zehirin yayılmaması için herkesin öfkesi ona karşı harekete geçmeli, her insan onu tahdide çalışmalıdır. Nitekim içlerinden birinin çirkin bir hareketi, bir topluluğun namusunu zedeler ve bu onların öfkelerini harekete geçirir.
مَنْ يَقُولُ آمَنَّا “İman ettik, der”
Eğer desen: يَقُولُ “der” ifadesi tekil, آمَنَّا “iman ettik” ise çoğul olarak geldi. Hâlbuki ikisinin de mercii birdir?
Cevap: Bunda zarif bir letafete işaret vardır: Çoğul sığası, aslında tekil sığadır.9 Bu durumda “der” ifadesi telaffuz etme yönüne, “iman ettik” ise hükümde beraber olmalarına bakar. Sonra bu onların davasını hikâye etmektedir. Hikâye olunanda davalarının kuvvetine iki cihetle bir işaret olduğu gibi, böyle hikâye edilmesinde de hikâye olunanın iki cihetle reddine bir işaret vardır.10 Çünkü يَقُولُ “der” ifadesi kavlden geldiği cihetle, bu sözlerinin bir itikad ve fiilden gelmeyip, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylemiş olduklarına remzeder. Bunun geniş zaman sığasıyla söylenmesi de, “onları bu şekilde devamlı savunmaya ve iddiaya sevk eden durum, sırf insanlara gösteriştir, vicdanî bir muharrik değildir” manasına ima eder. آمَنَّا “İman ettik” ifadesinin geçmiş zaman sığasıyla gelmesi onlar tarafından, “biz ehl-i kitap cemaatleri önceden iman etmiştik, şimdi nasıl iman etmeyiz” manasına imada bulunur. Bunu çoğul sığasıyla söylemeleri ise, “biz, hizip hâlinde bir cemaatiz, yalan söyleyen veya yalanlanan bir ferd gibi değiliz” manasına bir remizdir.
بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْآخِرِ “Allah’a ve ahiret gününe”
Bil ki: Tenzil (Kur’ân), bir şeyi hikâye yoluyla anlatırken:
-Ya aynen alır.
-Veya mealini almak sûretiyle onda tasarrufta bulunur.
-Veya ibareyi özetle alır.
Birinciye göre, bu münafıklar iman kuvvetlerini ortaya koymak için, imanın ilk ve son rükünlerini zikrettiler.
Bir de, onlardan kabule en yakın olanlar bunlardır. Zikrettikleri iki iman rüknü birbirine yakın, yani ardarda söylenmekle beraber, ب (ba) harfi ile iman rükünlerinin silsilesine işaret ettiler.
İkinciye, yani bu anlatımın onlardan nakil değil, Allah’ın bildirmesi olmasına gelince: İddia ettikleri en kuvvetli iki rüknün de gerçek iman olmadığına bir işarettir. Çünkü bu iki rükne imanları, olması gereken şekilde değildir.
Burada ب (ba) harfinin tekrarı, bu rükünlerin farklılığından dolayıdır. Çünkü daha önce de geçtiği gibi, Allah’a iman, O’nun varlığına ve birliğine inanmak; ahirete iman ise onun hak oluşuna ve geleceğine inanmaktır.
وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنِينَ “Hâlbuki onlar asla mü’min değillerdir.”
Eğer desen: Niçin “iman ettik” demelerine daha benzer bir şekilde “onlar iman etmediler” demedi?
Cevap: Bu, sûreten tenakuz tevehhüm edilmemesi içindir.
Ayrıca, yalanlamanın آمَنَّا “İman ettik” ifadesinin kendine raci olmaması için böyle gelmiştir. Çünkü inşa cümlesidir, bu ise tekzibe manidir.11 Nefiy ve tekzibin “İman ettik” cümlesinden müstefad olan “Biz mü’minleriz” cümlesine dönmesi için bu şekilde ifade edilmiştir.
Keza, cümlenin isim cümlesi olmasıyla, onlarda iman olmayışının devamına delâlet etmesi içindir.12
Eğer desen: “Onlar iman etmediler” denilmiş olsaydı cümlenin başında nefyi ifade eden مَا olurdu. Bu, onlardan imanı daimî olarak nefyetmiyor mu?
Cevap: Nefiy, kesîf harf manasıdır. Devam ise hafîf hey’et manasıdır. Dolayısıyla, böyle nefyedilmesi hüküm için daha ziyade nafiz ve daha uygundur.
Eğer desen: مَا nın haberinde gelen ب (ba) harfinin nüktesi nedir?
Cevap: Bu, onlar her ne kadar sureten inanmışlarsa da, imana ehil kimseler olmadıklarına delâlet etmesi içindir. Çünkü مَا زَيْدٌ سَخِيَّاcümlesi ile مَا زَيْدٌ بِسَخِىٍّ cümlesi arasında fark vardır. Bunlardan birincisi, -zâtın hevaiyyeti sebebiyle- “Zeyd cömertliğe ehil ve cömertlerden biri olmakla beraber, şimdi bilfiil cömertlik yapmadığını” bildirir. İkincisi ise, “Zeyd başkalarına bilfiil yardım etse bile, eli açık olmaya ehil değildir, cömertler sınıfından sayılmaz”, manasını bildirir.
1 Münafık, bukalemun gibidir; bulunduğu araziye göre renk değiştirir. Tünel şeklinde yuva yapıp, istediğinden girip çıkarak, düşmanlarını aldatan Jerbua gibi hareket eder. Zarar verme noktasında ise, pirincin içindeki beyaz taşa benzer.
2 Asabiye, kelime olarak soy yakınlığını ifade eder. Üstteki ifadede, asabiyenin salabete sebep olmasına dikkat çekilmiştir. İbnu Haldun Mukaddime isimli eserinde asabiye konusunda derinlemesine tahlillerde bulunur. Irkçılığa doğru kayan bir asabiye zararlı olmakla beraber, birliğe, beraberliğe, yardımlaşmaya vesile olması gibi faydalı yönleri bulunmaktadır.
3 İtnab: Kelâmda ayrıntılara girmek, sözü uzatmaktır. Îcazın, yani vecizliğin zıddıdır. Yerinde yapılan bir itnab, manayı takviye eder, zihne yerleşmesine vesile olur.
4 Bu açıdan bakıldığında şöyle bir mana olur: “Asla mü’min olmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ diyenlerden bir kısmı insanlardandır.”
5 Mesela bir öğretmen, öğrencisinin saygısız tavrına karşı “yavrum, ben senin öğretmeninim” dediğinde, maksadı ona öğretmeni olduğunu bildirmek olmayıp “öğretmene böyle muamele edilmez” mesajı vermektir.
6 Buna kısaca “vurgu için böyle gelmiştir” diyebiliriz. Bununla “hayret! İnsanlardan böyle münafık da çıkıyor” manasına vurgu yapılmıştır.
7 Bu ifade, hadisten bir parçadır. Hz. Peygamber şöyle buyurur: Nübüvvetin ilk döneminden insanların idrak ettikleri şeylerden biri şudur: “Utanmadığında dilediğini yap!” (İbnu Mace, Zühd, 17)
8 İkiyüzlü hatta çok yüzlü olmak, içi başka dışı başka olmak hemen her insan tabakasında görülebilmektedir.
9 “İman ettik” sözünü koro hâlinde değil, birer birer söylemişlerdir.
10 Parağrafın devamında bu cihetler anlatılmaktadır.
11 İnşa cümlesi: Arapçada cümleler bir cihetle şu iki kısma ayrılır: Haber cümlesi ve inşa cümlesi. Haber cümlesinde hüküm vardır. Bu hüküm doğru veya yanlış olabilir. Mesela, “taş serttir” ifadesi bir haber cümlesidir. Ama “taşı havaya at” dediğimizde inşa cümlesi olur, hüküm taşımaz, sıdka ve kizbe ihtimali olmaz.
12 İsim cümlesi devam ve sübut ifade eder, fiil cümlesi ise böyle değildir. Mesela “falanca hırsızlık yaptı” dediğimizde bu fiilin bir defa oluşu ifade edilir. Ama “falanca hırsızdır” dediğimizde onun hırsızlığı meslek haline getirdiği anlaşılır.
