“Kabir, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır.”1
Ölüm olayının en ibretli bir bölümü kabirde yaşanır. Sevenleri tarafından omuzlarda taşınan cenaze, en yakınları tarafından kabre bırakılır. Ardından üstüne toprak doldurulur, duası yapılınca ise, en yakınları dâhil olmak üzere o kabirde yapayalnız terk edilir.
Eğer ahirete iman olmazsa, kabirdeki bu manzara gerçekten ürkütücü ve korkutucudur. Daracık bir kabirde yapayalnız kalmak, sonunda çürüyüp toprak olmak insanın kolayca kabullenebileceği bir durum değildir. Ama ahirete iman sayısız menfaatlere medar olduğu gibi, kabrin karanlıklarını da ortadan kaldırır. İman nuruyla kabri ve ötesini aydınlatır. O nur ile baktığımızda ilk insandan günümüze kadar ölenlerin hepsi, “biz ölmedik yaşıyoruz. Sadece menzilimiz ve hayat mertebemiz değişti, şimdi de hayatımız devam ediyor” derler, bizi lüzumsuz endişe ve meraklardan kurtarırlar, kabrin bir rahmet kapısı olduğunu gösterirler.
Sonbaharda sayısını bilemeyeceğimiz kadar tohum ve çekirdek toprağa bırakılır. Bunların üzerinden şiddetli bir kış geçer, bembeyaz kar bir kefen gibi üzerlerini kaplar. Ama bahar geldiğinde yağan yağmurlar bunlara hayat getirir, Hz. İsrafil’in sura üfürmesini hatırlatan gök gürültüsü bunları uykudan uyandırır, hayata yeniden “merhaba” derler.
Bunu gören insanın, kabirden ve toprak altına girmekten korkmaması gerekir.
1 Nursi, Sözler, s. 203-204
