Usta ne kadar mahirse, çırak da ona benzer. Hz. Ali, ta çocukluğundan itibaren Hz. Peygamberin en yakınında oldu, tabir yerindeyse “çekirdekten yetişti.” Şöyle ki:
Peygamber Efendimiz daha dünyaya gelmeden, babası Abdullah vefat etmişti. Kendisine, önce dedesi Abdülmuttalib, Onun vefatından sonra da, amcası Ebu Talib sahip çıktı.
Yıllar sonra, Peygamber Efendimiz otuz beş yaşı civarında iken Ebu Talib ekonomik sıkıntıya maruz kalmıştı. Akrabaları, çocuklarını alıp ona yardımcı oldular. Peygamber Efendimizin hissesine de Ali düşmüştü. Böylece Hz. Ali, daha çocukluğundan itibaren nübüvvet evinin o kudsi ortamında yetişti. En büyük insanın, en son peygamberin özel terbiyesi ve himayesi ile büyüdü, serpildi.
Bunun sonucu olarak Kur’an’a en ciddi bir talebe, Peygambere en iyi bir muhatap oldu, kendisine “Kur’an-ı Nâtık: Konuşan Kur’an” denildi. Yani, konuşmalarıyla ilâhi Kitabın manalarını açtı, sırlarını beyan etti.
