İnsan, inanan bir varlıktır.1 Bu inanış, dinler şeklinde kendini gösterir. Dinler ise iki kısımdır:
1. Beşeri dinler.
2. Semavi dinler.
Beşeri dinler, insanların ortaya koydukları dinlerdir. Hinduizm, Budizm gibi… Semavi dinler ise, Allah’ın gönderdiği dinlerdir. Bunlar da “muharref ve muharref olmayan” diye ikiye ayrılır. Mesela, Yahudilik ve Hristiyanlık muharref dinlerdir. Yani, menşe itibariyle semavi olmakla beraber, zamanla değiştirilmişler, beşeri bir hüviyete bürünmüşlerdir. İslamiyet ise, değişmeden günümüze kadar gelen tek semavi dindir.
“Allah katında din İslam’dır.”2 ayeti bu son semavi dini ifadenin yanında, mutlak manada bütün semavi dinleri de içine alır. Çünkü bütün peygamberler, dinin esasını teşkil eden inanç sisteminde müşterektirler. Mevsimlere göre gıdaların, elbiselerin değişmesi misali, füruatta farklılık arzederler. Hz. Peygambere vahyedilenlerin özü, diğer peygamberlere vahyedilenlerden farklı değildir.
Ömer Rıza Doğrul’un ifadesiyle. “İnsan ezelden beri dindardır. Din, bu istidadının tezahüründen ibarettir.”3
Ali Fuat Başgil, dinin mahiyeti ile ilgili şunları söyler:
“Din, insan ihtiraslarını frenleyen en kuvvetli manevi dizgindir… Şok içinde bunalan insan ruhunun ışığıdır.” 4 “Din, sırf bir inançtan ibaret değildir… Din aynı zamanda amelî bir hayat yolu, emirler yasaklar ihtiva eden İlahî bir kanundur.”5
Teomorfik (ilahi) bir varlık olmasına rağmen, insan fıtraten unutkan, kaygısız, yetersizdir. Bu mahiyetteki insan, yalnız başına yükselemez. Uyanık biri tarafından unutkanlık rüyasından uyandırılması gerekir.6 İşte, Allah’ın elçileri olan peygamberler, beşeri uyarmakla, uyandırmakla görevli seçkin insanlardır. Nitekim yüce Allah, peygamberine şu talimatı verir: “Kalk ve uyar!”7
“Mademki hepimizin vahiy sahibi olmadığını görüyoruz. O halde, peygambere ihtiyacımızı kabul etmek durumundayız.”8
Müsbet ilimler, eşyada ortaya çıkan olayların nasılını araştırırlar, niçininden bahsetmezler.9 Niçinini ise, felsefe ve din ele alır.
Menşei bakımından, din ilahi, felsefe ise beşeridir. Dinde ortaya konan doğrular vahiy yoluyla, felsefede ise akıl yoluyladır.10
Ebu Zehra’nın da ifade ettiği gibi, İslâm, her ne kadar bütün hükümlerinde akla muvafık ise de, mercii nakildir,11 yani, vahye istinat eder.
Din ve felsefe, eşyanın niçinine yönelmekle beraber, hem mebde, hem de sonuç itibariyle farklılık arzederler. Necib Fazıl, konuya şöyle yaklaşır:
“Felsefe, aklın kendi hükümdarlığını göstermek için kurduğu müessise… ve doğruyu bulmanın değil de, yanlışı düzeltmenin müessisesi… Felsefede her mektep, öbürünün yanlışını gösterirken doğruyu söyler.
Felsefe, bir odada saklanmış bir eşya gibi, kâinatta saklanmış şeyi, mücerredi aramanın müessisesi. Din ise, odadaki o gizli şeyi peşin bildirmenin yolu… Felsefe, bulmanın değil boyuna aramanın yolu… Din buluş, felsefe ise, bulduğu her şeyde hatalı veya hata etmesi mümkün bir arayış.”12
Tolstoy (ö. 1910), dinin insan hayatındaki yeri ve önemine şöyle işaret eder:
“İnsanın kâinatla ilişkisini bir felsefe ya da bilimin değil, sadece ve sadece dinin kurabileceğine inanıyorum.”13
Bütün bunlardan şöyle bir sonuca varabiliriz: “İdeolojiler hiçbir zaman dinin alternatifi olamaz. Bunlar ancak birbirlerinin alternatifi olagelmişlerdir.”14
Felsefe, gerçeklere ulaşmada daima hak dine muhtaçtır. Garaudy, felsefenin dine ihtiyacını şöyle ifade eder:
“Felsefe, peygamberlerin mesajlarına kulak vermedikçe, tek adım atamayacaktır.”15
“Dilini bilmediğimiz şu canlı cansız varlıklar, zerreler, küreler ne yapıyorlar, ne vazife görüyorlar?” şeklindeki bir soru, bütün felsefecilerin zihnini yormuş mühim bir meseledir. Felsefe tarihinden öğrendiğimiz kadarıyla, felsefeciler bu soruya tatmin edici bir cevap bulabilmiş değillerdir. Kur’an-ı Kerim, “Yedi gök ve yer ve bunlarda bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, Ona hamd ile tesbih ediyor olmasın. Lakin siz onların tesbihini anlayamazsınız.”16 âyetiyle meseleyi kökünden halleder.
Şüphesiz, fen ve felsefe yoluyla insanlar çok şeyler öğrenmişler, nice gerçeklere ulaşmışlardır. Fakat öğrenilen bu şeyler, ulaşılan o gerçekler insanı vahyin bildirdiği gerçeklerden hiçbir zaman müstağni kılamaz. Kur’an-ı Kerim bunu “Size ilimden çok az şey verildi” ayetiyle bildirir.17 Hamdi Yazır’ın yorumuyla, “Yani, hiç verilmedi değil, fakat az. Bildiğiniz de az, bilişiniz de azdır. Çünkü sonradan meydana gelmiş nisbî bir ilimdir. Sofestailerin dediği gibi, ‘hiçbir şey bilmez’ değilsiniz. Haktan bazı şeyleri bilirsiniz, ama hakikatin bütün derinliğiyle değil.”18
Fakat şu husus unutulmamalıdır: “Beşer ilminin sınırlılığı yanında, İlâhî ilmin sonsuzluğu, insanlar için ilmin imkânını ortadan kaldıran bir ümitsizlik delili olmayıp, bilâkis ilimde sonsuz ilerleme imkânı sağlayan bir bilgi ve şuur mebdeini meydana getirir.”19
Hak ile batılın mücadelesini anlatan şu ayet, bir yönüyle konumuza da ışık tutmaktadır:
“Allah gökten bir yağmur indirdi de, vadiler kendi miktarınca sel oldu. Sel de, üzerine çıkan bir köpük yüklenip götürdü. Bir de süs eşyası veya âlet yapmak için, ateşte üzerini yakıp erittikleri madenlerden de bunun gibi bir köpük oluşur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal verir. Köpüğe gelince, atılır gider. İnsanlara faydalı olan ise, yerde kalır.”20
Hamdi Yazır, ayetin yorumunda şunları nazara verir: Semadan inen ve hayata medar olan halis su, Kur’an’ın ve ilahi vahyin temsilidir ki bunda beşer kesbinin hiç müdahalesi yoktur. Ocaklarda eritilen madenler de, beşerin kesp ve içtihadıyla istinbat ve te’lif olunan hak malumatın temsilidir.21
Semadan berrak, safi olarak inen suya, yerde köpük karışması gibi, hak dine de zamanla hurafe ve bid’at köpükleri arız olur. Madenler ayrıştırılırken ortaya çıkan posa gibi, beşeri ilimlerde de gerçek dışı teoriler, aldatıcı hayal posaları görülür. Bunlar zamanla atılır, geriye sadece gerçek bilgi kalır.
1Mengüşoğlu, s. 23
2Al-i İmran, 19
3Doğrul, s. 15
4Başgil, s. 68-69
5Başgil, age. s. 89
6Seyyid Hüseyin Nasr, İslam, İdealler ve Gerçekler ( Ideals and Realities of Islam) , Ter. Ahmet Özel, İz Yay. İst. 1996, s. 27
7 Müddessir, 2
8Yazır, İslam Düşüncesinin Problemlerine Giriş, s. 41
9Taylan, s. 320
10Türker, s. 18
11Ebu Zehra, Tarihu’l-Mezahibi’l-İslamiye, II, 5
12Kısakürek, Batı Tefekkürü, s. 15-16
13Leo Nikolayeviç Tolstoy, Din Nedir?, Ter. Murat Çiftkaya, Furkan Yay. İst. 1995, s. 82
14Halis Ayhan, Din Eğitimi ve Öğretimi, Diyanet Yay. Ankara, 1985, s. 180
15Garaudy, İslamın Bize Vadettikleri, Pınar Yay. İst. 1983, s. 137
16İsra, 44
17İsra, 85
18 Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, V, 3203.
19 Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, V. 3204.
20Ra’d, 17
21Yazır, Hak Dîni Kur’an Dili, IV, 2976
