Gayb bir deniz,
o denizde yüzmek de var, boğulmak da…
Gaybla alakalı yolculuğumuzun sonuna geldik. Bu çalışmamızda gaybın bir kısım sırlarına ulaşmaya çalıştık. Bunu yaparken başta Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygambere müracaat ettik. Ayrıca bu iki temel kaynakta yer alan bilgileri yorumlayan, açıklayan âlimlerin eserlerinden yararlandık. Hemen yanı başımızda gaybla içi içe olduğumuzu farkettik. Yaşadığımız âlemin, görülen bir evren olmasının ötesinde daha çok bir gayb âlemi olduğunu anladık. Akıl, kalp ve latifelerimizle gayba muhatap olduğumuzu öğrendik.
Gaybın mazi ve müstakbel boyutlarına baktık, gaybdan geldiğimizi, şu şehadet âleminde bir süre kalıp sonra yine gayba doğru gideceğimizi, ama kaybolmayacağımızı tezekkür ettik…
Daha bunlar gibi nice sırlara muttali olmaya gayret gösterdik. Ama şunu da anladık ki, gayb bir denizdir, kimileri onda boğulurken kimileri de onda yüzer, hatta sörf yapar. Fehimler, idrakler, gaybî sırlara mazhariyetler farklı derecelerdedir. Ekser eşyada mertebeler olduğu gibi, gayb âleminden gelen tecellilere muhatap olmakta da mertebeler vardır. Bazıları “gayb da ne ki? Ben görmediğimden başkasını kabul etmem” derken, bazıları yoğun bir şekilde gaybî konularla hemhal olmaktadır.
Bize düşen, öncelikli olarak “gaybın dili” olan Kur’ana kulak vermektir. Onda yer alan esasları bildiğimizde “tek gözlü” olmaktan yani sadece maddeyi görmekten kurtuluruz ve hemen yanı başımızda hatta kendi içimizde nice gayblarla iç içe olduğumuzu farkederiz.
Gayb konusunda ikinci referansımız ise Hz. Peygamberdir. Zira O, gaybın dili olanın Kur’anın mübelliği ve mübeyyinidir, hem onu bizlere tebliğ etmiş, hem de açıklamıştır. Mesela Kur’an-ı Kerim “kıyametin alametlerinin geldiğini” söylemiş, Hz. Peygamber de hadislerinde ayrıntılı denilebilecek ölçüde bunları bize anlatmıştır. Hadis kitaplarının “Kitabu’l- Fiten ve Eşrâtu’s- Sâa, Kitabu’l- Melâhim” bölümleri bunun açık bir isbatıdır. Çalışmamızın ilgili kısmını okuyup da “doğru söyledin Ya Rasulallah” dememek âdeta mümkün değildir. Hz. Peygambere ilahi canipten gelen “De ki: Ben gaybı bilmem” direktifine dayanarak bu kısımları “sonradan uydurulmuş rivayetler” zannetmek Kur’anî çerçeveye aykırıdır. Çünkü O, kendiliğinden gaybı elbette bilmezdi, ama bildirildiği kadarıyla bilmekteydi.
Tefsir kitapları, dinin bu iki temel kaynağının açıklamasıdır. On dört asırlık İslam tarihinde binlerce tefsir yazılmıştır. Meal, bizi Kur’an denizinin maviliğine muhatap eder, Tefsir ilmi ise bizi o denize daldırır, derinliklerini gösterir, boğulmadan seyahat etmemizi sağlar.
Maddeyi inkâr etmem, ama vardır ötesi.
Kur’ana kulak ver, duyulur gaybın sesi.
Gayb sırlarla lebaleb, sanki sisli bir deniz.
Lakin korkma, biz o denizde yüzeriz.
